Yedi Kozmik Yasa

İlk zamanlarda Temel Hermetik Öğretiler KİBALİYON adlı bir kitapta toplanmıştı. Kybalion, dışarıdan insanların anlayamayacağı, fakat bizzat hermetik inisiye’ler tarafından Neofitlere örneklerle açıklanmış olan ilkeler, ahlak kuralları ve aksiyomlardan ibaretti. Bu öğretiler, yaygın kanaatin aksine Maddi Elementler’den ziyade Zihinsel Güçler’de ehlileşme ve hakimiyet, bir metali başka bir metale dönüştürmekten ziyade belli türden Mental Titreşimler’in diğerlerine dönüştürülmesi hakkında olan “Hermetik Simya Sanatı’nın temel prensiplerini tesis ediyordu. 

Bütün Hermetik Felsefe’nin dayandığı Yedi Hermetik İlke şunlardır:

  1. Zihinsellik Prensibi
  2. Tekabül Prensibi
  3. Titreşim Prensibi
  4. Kutupluluk Prensibi
  5. Ritim Prensibi
  6. Sebep Sonuç Prensibi
  7. Cinsiyet Prensibi

Titreşim prensibinin anlaşılması, Hermetik öğrencilerin, uygun formüllere sahip oldukları takdirde, kendilerinin ve başkalarının zihinsel titreşimlerini kontrol etmelerini mümkün kılar.

Eskilerden biri “Erk Asası titreşim prensibini anlayanın elindedir.” Diye yazmıştır. 

Kutupluluk Prensibi

“Her şey ikilidir (dual); her şey iki kutba sahiptir, her şeyin kendi zıt çifti vardır; benzeyen ve benzemeyen aynıdır, zıtları doğası bir, dereceleri farklıdır; uçlar buluşurlar; bütün hakikatler yarım hakikatlerdir; bütün paradokslar uzlaştırılabilir.”

“Tez ve antitez doğada bir, derecede farklıdır.” “Bütün doğrular yarı yanlıştır”, “Her şeyin iki yüzü vardır.” 

Soğuk ve sıcak her ne kadar “zıt” olsalar da gerçekte aynı şeydir; fark yalnızca aynı şeyin farklı derecelerinden kaynaklanır. Bir termometreye bakın ve sıcağın bitip soğuğun başladığı yeri bulmaya çalışın! Mutlak sıcak veya mutlak soğuk diye bir şey yoktur. “Sıcak” ve “Soğuk” terimleri yalnızca aynı şeyin farklı derecelerini işaret eder ve kendini sıcak veya soğuk olarak gösteren bu “aynı şey” sadece titreşimin bir oranı, çeşidi ve biçimidir. Demek ki sıcak ve soğuk, ısı dediğimiz şeyin iki kutbundan başka bir şey değildir.

“Karanlık” nerede bitiyor, “Işık” nerede başlıyor? “Büyük ve Küçük” arasındaki fark nedir? Sert ve yumuşak? Siyah ve Beyaz? “Keskin ve Küt”, Ses ve Sessizlik? Yüksek ve Alçak? Artı ve Eksi? Kutupluluk prensibi bu paradoksları açıklar, başka hiçbir prensip onun yerini alamaz. Aynı prensip Zihinsel Plan’da da geçerlidir. Gelin “Sevgi ve Nefret” uç örneğini ele alalım. Bu iki zihinsel hal tümüyle farklı görünür. Bir an düşündüğünüzde bizzat görebileceğiniz gibi bütün bunlar yalnızca aynı şeyin farklı dereceleridir. Ve hermesçilerce daha önemli olan bir şey vardır ki insanın bizzat kendi zihninde ve başkalarının zihninde yer alan Nefret titreşimleri Sevgi titreşimlerine dönüştürülebilir. Sevginin nefrete veya nefretin sevgiye birdenbire dönüştüğüne hepimiz tanık olmuşuzdur. Dolayısıyla bunun iradeyi kullanarak yapılması mümkündür. “İyi ve Kötü” (hayır ve şer) aynı şeyin iki kutbundan başka bir şey değildir, Hermesçiler kutupluluk prensibini zihinsel simyanın bir aşaması olarak kullanıp Kötü’yü İyi’ye dönüştürme sanatını bilirler. 

Zihinsel Dönüşüm

“Zihin (tıpkı metaller ve elementler gibi) halden hale, durumdan duruma, dereceden dereceye, kutuptan kutba, titreşimden titreşime dönüştürülebilir. Gerçek Hermetik Dönüşüm bir Zihin Sanatı’dır.”

Daha önce ifade ettiğimiz üzere Hermesçiler, ilk simyacılar, astrologlar ve psikologlardır. Çünkü bu düşünce okullarının kurucusu Hermes’tir. Astrolojiden astronomi, simyadan modern kimya, mistik psikolojiden modern psikoloji okulları çıkmıştır.

“Zihinsel Dönüşüm”, zihinsel halleri, biçimleri, durumları değiştirip dönüştürme sanatı anlamına gelmektedir. Öyleyse “Zihinsel Dönüşüm” uygulamalı Mistik Psikolojinin bir biçimi, bir başka deyişle “Zihinsel Kimya Sanatı”dır.

“BÜTÜN zihindir; Evren Zihinseldir”

Zihinsel Dönüşüm sanatı, gerçekten de, kadim yazarların mistik çalışmalarında hakkında çok şey söyleyip uygulamaya yönelik çok az bilgi verdikleri “Maji”dir. 

Doğrusunu isterseniz, doğanın elementlerini, fırtınaların çıkarılmasını ve dindirilmesini, depremlerin ve diğer fiziksel fenomenlerin başlatılıp durdurulmasını kontrol edecek derecede hâkimiyet gücüne ileri Zihin Simyacı’ları dışında hiç kimse erişemez.

Bu Üstatlar güçlerini halkın önünde sergilemez, aksine, Erme Yolu’nda daha iyi çalışmak için insan kalabalığından kaçarlar. Üstatlar’ın var olduklarından bahsetmemizin nedeni, gücün tamamıyla Zihinsel olduğuna ve Hermesçi Zihinsellik Prensibi –“Evren zihinseldir”– altında yüksek Zihinsel Dönüşüm çerçevesinde faal olduğuna dikkatinizi çekmektir.

Zihinsel Dönüşüm’ün öğrencisi ve uygulayıcısı, etkili ya da etkisiz biçimde zihinsel şartları, halleri vs değiştirerek Zihinsel Plan’da iş görür. Zihin bilimi okullarının birçok “tedavi”, “telkin”, “inkâr” vs formülleri, Hermesçi Sanat’ın genellikle kusurlu, bilim dışı formüllerinden ibarettir. Modern uygulamacıların büyük bir çoğunluğu kadim üstatlarla karşılaştırıldıklarında hayli cahil kalır; çünkü çalışmanın dayandığı temel bilgiden yoksundurlar.

Birçok modern zihin bilimi öğrencilerinin ve uygulayıcılarının bildiği üzere, güçlü bir dilek, irade ve hayatını değiştirmeyi arzulayan insanın “tedavi” edilmesiyle değiştirilip dönüştürülebilir. Günümüzde insanlar bu konularda genelde bilgili oldukları için, buradaki amacımız ister iyilik ister kötülük için kullanılsın –çünkü Hermesçi Kutupluluk Prensibine göre güç zıt amaçlar için kullanılabilir- bütün bu uygulama biçimlerinin temelinde Hermesçi Prensip ve Sanatın yattığını göstermekten ibarettir.

Bütün

Bütün dış tezahür ve görünüşlerin ötesinde ve altında mutlaka bir Tözsel Gerçeklik (Mana Alemi)  olmalıdır. Bu Yasa’dır. Kendisinin de bir birimi olduğu evreni düşünen insan maddede, kuvvette ve zihinsel hallerde değişimden başka bir şey görmez. Hiçbir şeyin gerçekten var olmadığını, her şeyin OLUŞ ve DEĞİŞİM olduğunu görür. Hiçbir şey hareketsiz kalmaz, her şey doğar, büyür ve ölür. Eşya en yüksek noktasına eriştiği anda düşüşe geçer. Ritim yasası her daim faaldir. Hiçbir şeyde sürekli bir nitelik, sabitlik yoktur. Süren tek şey değişimdir. Hermesçiler “kendinde” BÜTÜN’ün her zaman BİLİNMEZ kalacağına inanır ve bunu öğretir. Tanrıbilimcilerin ve metafizikçilerin BÜTÜN’ün içsel doğasına dair teorilerini, tahminlerini ve akıl yürütmelerini sonsuzun gizini kavramaya çalışan cüzi akılların çocuksu çabaları olarak görürler. 

Din bizim için BÜTÜN’ün varlığının sezgisel farkına varışı ve onunla kurulan ilişki iken, Tanrıbilim insanın ona kişilik, nitelikler ve karakteristikler tayin etmesi demektir; tanrıbilimcilerin teorileri onun işlerine, iradesine, arzularına, planlarına, tasarılarına dairdir; BÜTÜN ile insan arasında “arabulucu” mevkiinde olduklarını zannederler. Bizim için felsefe bilinebilen ve düşünülebilen şeylerin bilgisini aramakken, Tanrıbilimle aynı eğilime sahip olan Metafizik, soruşturmayı bilinmeyen ve düşünülemeyenin alanına, sınırların ötesine götürme çabası demektir. Sonuç olarak hem din hem de felsefenin kökleri Gerçeklikteyken, insan zihni ve ruhu için en güvenilmez destekten başka hiçbir şeye ulaşamayan Tanrıbilim ve Metafizik cehaletin kaygan kumunda yetişen kırık sazlara benzemektedir.

Bütün’ün öz doğası bilinmez olsa da, onun mevcudiyetiyle ilgili bazı hakikatler vardır ki akıl kabul etmek zorunda kalıyor. Bunları incelemek, özellikle yüksek planlardaki Aydınlanmış olanların bildirdikleriyle uyum içinde olduğu sürece, düzgün bir soruşturma konusu oluşturmaktadır.

BÜTÜN zamanda sonsuz veya ebedi olmalıdır, her daim var olan olmalıdır, çünkü hiçbir şey yoktan yaratılamaz; çünkü hiçten hiçbir şey çıkmaz; çünkü o tek bir an bile “var olmamış” ise şimdi “var” olamaz; çünkü bir an bile yokluğa geçemez, tümüyle yok edilemez, var olan bir şey asla yok olmaz. Mekânda sonsuz olmalıdır, BÜTÜN’ün dışında bir şey olmadığı için her yerde olmalıdır. Onun sürekliliğini kesecek, bölecek ve ayıracak, boşlukları dolduracak hiçbir şey olmadığı için Bütün uzayda ara vermeden, ayrılmadan, kesintiye uğramadan, eksilmeden var olmalıdır. Ona son, dış olacak, onu sınırlayacak, zapt edecek, değiştirecek veya şarta bağlayacak hiçbir şey olmadığı için o erkte sonsuz veya Mutlak olmalıdır. O başka bir erkin tebaası olamaz, çünkü başka erk yoktur.

BÜTÜN sonsuz, mutlak, ebedi, değişmez olduğu için sonlu, değişen, akan, cüzi hiçbir şey BÜTÜN olamaz. Ve gerçeklikte BÜTÜN’ün dışında hiçbir şey yoktur. Öyleyse sonlu her şey gerçekte hiçbir şeydir.

Modern bilim bile bize gerçekte Madde denilen bir şeyin mevcut olmadığını, Madde dediğimiz şeyin sadece “engellenmiş enerji”, yani düşük oranlı bir titreşime sahip enerji ya da kuvvet olduğunu söylemektedir.  Çağdaş bir yazarın söylediği gibi “Madde sırra kadem basmıştır.” Maddeci bilim bile madde teorisini terk etmiş ve artık “Enerji” temelinde iş görmektedir.

O zaman BÜTÜN enerji ya da kuvvet midir? Hayır, maddecilerin kullandığı anlamda ne enerji ne de kuvvettir. Çünkü enerji ve kuvvet kördür, mekanik şeyler hayat ve zekâdan yoksundur. Yukarıda bahsedilen “Hiçbir şey kendinden küçük bir kaynaktan çıkamaz” sebebinden dolayı kör enerji ve kuvvetten Zekâ ve Hayat çıkamaz. Demek ki BÜTÜN sadece enerji ya da kuvvet olamaz. Olsaydı, varlıkta Zekâ ve Hayat gibi şeyler olamazdı. Canlı olduğumuz ve bu soruyu düşünürken Zekâ kullandığımız için, her şeyin Enerji ve Kuvvet olduğunu söyleyenlerden daha iyisini biliriz.

“BÜTÜN” Sonsuz Canlı Zihin’dir, aydınlanmış olanlar ona TİN der!

Zihinsel Evren

Evren BÜTÜN değilse, kendini parçalarına ayıran BÜTÜN tarafından yaratılmamışsa, o halde ne olabilir ki? Başka ne olabilir? Başka neyden yapılmış olabilir? Bu çok önemli bir sorudur. Dikkatle inceleyelim. Burada “Tekabül Yasası” (birinci ders) yardımımıza gelir. “Aşağıdaki yukarıdaki gibidir” 

Kendi varlık planında insan nasıl yaratıyor? İlk olarak kendi dışındaki maddelerden bir şey yapar. Fakat bu işimize yaramaz, çünkü BÜTÜN’ün bu şekilde yaratmasına yardım edecek onun dışında bir şey yoktur. İnsan ikinci olarak üreme yoluyla kendi türünü çoğaltır ve yaratır. Burada öz çoğalma kendi maddesinin belirli bir kısmının taşınması yoluyla olur. Fakat bu da işimize yaramaz, çünkü BÜTÜN ne taşınabilir, ne ondan bir parçası ondan çıkarılabilir. Birinci örnekte bir şeylerin ondan alınması, ikinci örnekte BÜTÜN’ün çoğalması veya ona eklenmesi diye bir durum ortaya çıkar ki ikisi de saçmadır. Fakat insanın üçüncü bir yaratma yolu vardır. Evet insan ZİHİNSEL OLARAK YARATIR! Üstelik bunu yaparken ne dışındaki malzemeleri kullanır ne de kendinin bir parçasını; fakat yine de tini Zihinsel Yaratıma nüfuz eder.

Tekabül Prensibini takip ederek BÜTÜN’ün evreni, İnsan’ın zihinsel imgeler yaratmasına benzer biçimde ZİHİNSEL olarak yarattığını düşünmemiz yanlış olmaz. İşte bu noktada Aklın söylediği, Aydınlanmış Olanlar’ın söyledikleriyle, yazdıkları ve öğrettikleriyle tümüyle uyum içindedir. Bu Bilge İnsanlar’ın öğrettiğidir. Bu, Hermes’in Öğretisi’dir.

EVREN VE TÜM İÇERİĞİ BÜTÜNÜN ZİHİNSEL YARATIMIDIR. Gerçekten de BÜTÜN ZİHİNDİR!

 BÜTÜN yaratım ve üreme planında tezahür ettiğinde yasaya ve prensibe göre hareket eder, çünkü daha aşağı bir varlık planında hareket etmektedir. Sonuç olarak Cinsiyet Prensibi de tezahür eder, elbette zihinsel planda.

Hermesçi Öğreti gerçek bir ikiliği (düalite) kast etmez. BÜTÜN BİRDİR. Bu iki yan yalnızca tezahür ediş biçimleridir. Öğretiye göre BÜTÜN’ün tezahür ettirdiği Eril İlke, Evren’in fiili zihinsel yaratımından bir şekilde ayrıdır. O iradesini (“Doğa” diyebileceğimiz) Dişil İlke’ye yansıtır, Dişil İlke bunun ardından kesin bir şekilde belirlenmiş doğa yasalarına göre basit “faaliyet merkezleri”nden insana ve ardından daha yüksek ve daha yüksek planlara geçerek evrenin evrim işine başlar. Eski düşünce biçimlerini tercih ediyorsanız, Eril Prensibi TANRI, Dişil Prensibi her şeyin rahminden geldiği DOĞA, Evrensel Anne olarak tasavvur edebilirsiniz. Bu sadece şiirsel bir konuşma değildir, evrenin fili yaratım sürecine dair bir fikirdir. Şunu sakın unutmayın ki BÜTÜn birdir. Evren onun sonsuz zihninde üretilmiş, yaratılmış ve mevcuttur.

“Ben” dediğiniz ve kendi zihninizdeki zihinsel imgelerin yaratımından, bir anlamda uzakta durup onlara tanık olan şeyi bilirsiniz. Zihinsel yaratıdan “Benim Zihnim” dediğiniz şey sorumludur. Fakat zihninizden geçen düşünceleri, fikirleri, hayalleri uzaktan inceleyen, onlara bakan bir “ben” vardır. “Aşağıdaki yukarıdaki gibidir”, hatırladınız mı? Bir planın fenomeni, daha yüksek ve daha düşük planların bulmacalarını çözmek için kullanılabilir.

Sakın çevrenizde gördüğünüz küçük dünyanın, evrende küçük bir toz tanesinden başka bir şey olmayan Yeryüzü’nün bizzat evren olduğunu sanma yanılgısına düşmeyin. Böylesi milyonlarca dünyalar ve o dünyalardan büyük dünyalar vardır. BÜTÜN’ün Sonsuz Aklı’nda milyonlarca ama milyonlarca böylesi evrenler vardır. Kendi küçük güneş sistemimizde bile bizimkinden çok daha yüksek bölgeler ve planlar vardır, onlarla karşılaştırıldığında insan, okyanus dibindeki belli belirsiz cisimlere sahip hayat formlarına benzerler. İnsanın tanrıların sahip olduğunu hayal ettiği güçlerden çok daha fazlasına sahip varlıklar vardır. Üstelik bu varlıklar bir vakitler sizin gibi, hatta daha aşağıydı ve siz de bir gün onlar gibi olacak, daha yükseğe çıkacaksınız. Aydınlanmış Olanlar’a göre budur İnsanın Kaderi.

Ölüm gerçek değildir. İzafi olarak bile. Ölüm yeni bir hayata doğumdan başka bir şey değildir. Siz büyük çağlar boyunca daha yüksek, daha da yüksek planlara doğru ilerleyecek, ilerleyecek, ilerleyeceksiniz. Evren sizin evinizdir ve zaman sona ermeden evvel onun en ücra köşelerini bile keşfedeceksiniz. Siz BÜTÜN’ün sonsuz aklında yaşıyorsunuz; imkânlarınız, fırsatlarınız hem zamanda hem mekânda sonsuzdur. Devirlerin Büyük Devri sona erip BÜTÜN tüm yarattıklarını kendine çektiğinde, BÜTÜN’le BİR OLMA’nın tüm hakikatini bilebileceğiniz için sevinçle ona gideceksiniz. Yol’da hayli ilerlemiş olan Aydınlanmış Olanlar böyle bildirmektedir.

Bu süre içinde dinlenin, sakinleşin ve huzurlu olun; BABA ANNE AKIL’ın Sonsuz Gücü’nün kanadı altındasınız.

“Evrende anasız babasız hiç kimse yoktur.”

İlahi ikilem

Evren’in BÜTÜN’ün bir Zihinsel Yaratımı olduğunun bilincine varan düşünen insanın ilk aklına gelen şey, onun sadece yanılsamadan, gerçek dışılıktan ibaret olduğu fikridir ki içgüdüsü buna isyan eder. Fakat bu, tıpkı diğer yüce hakikatler gibi hem Mutlak hem de İzafi bakış açılarından değerlendirilmelidir. Mutlak bakış açısından evren, kendinde BÜTÜN ile karşılaştırıldığında elbette bir yanılsama, düş, fantezidir. Olağan görüşümüz de bunu söyler. Çünkü dünyadan gelen ve giden, doğan ve ölen geçip giden bir rüya diye bahsederiz. Çünkü süreksizlik, değişme, sonluluk ve kalıcı olmama, BÜTÜN fikriyle karşılaştırıldığında bir yaratılmış evren fikriyle birleşir. BÜTÜN ve yaratılmış evrenin doğasına dair inançlarımız bunu değiştirmez. Felsefeciler, metafizikçiler, bilim adamları ve tanrıbilimciler bu fikirde birleşirler; bu fikir bütün felsefi düşünce biçimlerinde, dini kavramlarda, metafizik ve tanrıbilim okullarında bulunur.

Bir başlangıcı ve sonu olun her şey bir anlamda gerçek ve hakiki değildir ve bütün düşünce okullarında evren bu kurala tabidir. Konuyu tartışırken veya düşünürken hangi terimleri kullanırsak kullanalım, mutlak bakış açısından, BÜTÜN dışında hiçbir şey gerçek değildir. Evren ister maddeden yaratılmış, ister BÜTÜN’ün zihinsel yaratımı olsun, her zaman gayri maddi, süresiz, zamana, mekâna ve değişime tabidir. 

Mutlak bakış açısı resmin yalnızca bir yüzünü gösterir, diğer yüzü İzafi’dir. Mutlak Hakikat “Tanrı’nın bildiği haliyle eşya” olarak tanımlanırken, İzafi Hakikat insanın en yüksek aklının anladığı biçimiyle eşya” olarak tanımlanmıştır. Öyleyse, BÜTÜN için evren bir rüyanın veya tefekkürün sonucu gerçek olmayan, yanılsamalı bir şey iken, bu evrenin bir parçasını oluşturan ve onu cüzi melekelerle gören fani akıllar için evren hakikaten çok gerçektir ve böyle düşünülmelidir. Mutlak görüşü anlamaya çalışırken, Evrenin cüzi melekelerimize arz edildiği biçimiyle olgularını ve fenomenlerini ihmal veya inkâr etme hatasına düşmemeliyiz. Unutmayın biz BÜTÜN değiliz.

Maddenin yalnızca kuvvetin parçacıklarının ve elektronların bir gruplaşması olduğunu, bunların atom formu içinde birbiri etrafında salınıp dönüp titreştiğini, onların titreşerek molekülleri, moleküllerin daha büyük madde kütlelerini oluşturduğunu bilsek de madde bizim için madde kalmaya devam eder. Soruşturmamızı derinleştirip, Hermesçi Öğretiler’den elektronları oluşturan “Kuvvet”in, tıpkı evrendeki diğer her şeyin tabiatının salt zihinsel olması gibi, BÜTÜN’ün aklının tezahürlerinden başka bir şey olmadığını öğrendiğimizde de madde daha az madde olmaz. Madde planındayken onun fenomenlerini kabul etmeliyiz. Çeşitli derecelerden Üstatlar’ın yaptığı gibi maddeyi kontrol edebiliriz, fakat bunu daha yüksek kuvvetler uygulayarak yaparız. Maddenin İzafi yönünü inkâr etmeye kalktığımız zaman kendimizi aptal yerine koyarız. Onun bizim üzerimizdeki egemenliğini –haklı olarak- inkâr edebiliriz. Fakat bu planda yaşadığımız sürece onu görmezden gelmeye çalışmamalıyız.

Bilim yalnızca Hermesçi Öğretiler’i doğrular.

Bütündeki “Bütün”

“BÜTÜN’ün her şeyin içinde olduğu da doğrudur.” 

Hermetik öğretilere göre BÜTÜN kendi evrenine içkindir (“onun içinde kalır, ondan ayrılamaz, onda ikamet eder”

BÜTÜN yer solucanının içindedir, fakat yer solucanı BÜTÜN olmaktan çok uzaktır. Fakat bu BÜTÜN’in yer solucanına ve yer solucanını oluşturan parçalara içkin olması gerçeğini değiştirmez. “Her şey BÜTÜN’ün içindedir ve BÜTÜN her şeyin” sözünden daha büyük bir gizem olabilir mi?

Ve insan içte yaşayan Tin’in kendi varlığına içkin olduğunu fark ettiği ölçüde hayatın spritüel ölçeğinde o kadar yükselecektir. Spritüel gelişme bu demektir: içimizdeki Tin’in tanınması, gerçekleştirilmesi ve tezahür ettirilmesidir. Spritüel gelişimle ilgili olan bu son yargıyı unutmamaya çalışın. O Gerçek Din Hakikat’ini ihtiva eder.

Hayat merdiveninde her şey yukarı ve aşağı doğru hareket halindedir. Her şey yoldadır ve her şeyin sonu BÜTÜN’dür. Bütün ilerleme Eve Dönüş’tür. Bütün aksi görünüşlere rağmen her şey Yukarı ve İleri doğru hareket eder. Aydınlanmışlar böyle bildirmiştir.

Öğretiler’e göre “Taşma” sırasında titreşim giderek düşer ve sonunda itki sona erer ve sarkacın dönüş hareketi başlar. Fakat iki evre arasında bir fark vardır: “Taşma” sırasında yaratıcı güçler toplu olarak hareket ederken, evrim sürecinin veya “çekilme” evresinin başlangıcında Bireyselleşme Yasası hâkimdir. Yani Kuvvet Birimleri’ne ayrılma eğilimi vardır. Öyle ki, sonunda BÜTÜN’ü bireyselleşmiş enerji olarak terk edenler, sonunda fiziksel, zihinsel ve Spritüel Evriminde giderek daha yükselmiş olarak yüksek ölçüde gelişmiş sayısız Hayat Birimleri halinde kaynağına geri döner.

Evrim süreci bütün fazlarıyla başlar ve “İçe çekilme”, “Soluk Alma” sürecinin tesis edilmiş yasalarına göre ilerler. Bütün bunlar insanın zamanıyla eonlarca sürer, bir eon milyonlarca ama milyonlarca yıl demektir; fakat aydınlanmış olanlar bir evrenin genişleme ve içe çekilme dönemleriyle yaratım sürecinin BÜTÜN’ün bir göz kırpımlık süresinde olup bittiğini bildirir. Sayısız eon sikluslarının sonunda BÜTÜN ilgisini “temaşasını, derin düşünce halini”, evrenden çeker. Çünkü büyük eser tamamlanmıştır ve her şey kendinden geldikleri BÜTÜN’e geri çekilir. Gizemlerin gizemi şudur ki, her canın Ruhu yok olmaz, fakat sonsuz derecede genişler. Yaratan ve Yaratılan birleşir. Aydınlanmışlar böyle bildirir!

Yukarıda örnek verilen BÜTÜN’ün “tefekkürü”u ve peşi sıra “derin düşünceden kalkma, uyanma”sı, unutulmamalıdır ki, Öğretmenlerin sonsuz bir süreci sonlu örneklerle anlatma çabasından başka bir şey değildir. Yine de “Aşağıdaki yukarıdaki gibidir.” Aradaki fark yalnızca bir derece farkıdır. Ve BÜTÜN evren üzerine derin düşünmesinden nasıl kalkıyorsa, insanda (zaman içinde) maddi planda tezahür etmekten çıkar ve kendini giderek içinde ikamet eden Ruh’a, yani “İlahi Ego”ya çeker.

Kesin bir şekilde konuşmak gerekirse, BÜTÜN’ü harekete geçiren bir “Sebep” var olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bir “sebep” akla bir nedeni getirmektedir ki BÜTÜN, iradesi sebep sonuç prensibini harekete geçirdiği an dışında, sebep sonuç yasasının üzerindedir. Gördüğünüz gibi mesele, tıpkı BÜTÜN’ün bilinmezliği gibi, akıl almaz bir meseledir. Nasıl yalnızca BÜTÜN vardır demekle yetiniyorsak, BÜTÜN EYLER ÇÜNKÜ EYLER demek zorundayız. Çünkü BÜTÜN kendinde akıl, kendinde yasa, kendinde eylemdir. Demek ki BÜTÜN kendi kendinin sebebi, kendi kendinin yasası, kendi kendinin eylemidir; dahası, BÜTÜN ve onun Aklı, Eylemi, Yasası BİR’dir, diyebiliriz.

Tekabül Planları

Hermetik Felsefe, düşünme ve araştırma kolaylığı için evrenin üç fenomen sınıfına bölünebileceğini varsayar. Bu Yüce Planlar şunlardır:

I. Yüce Fiziksel Plan. II. Yüce Zihinsel Plan. III. Yüce Spritüel Plan.

Dördüncü boyuta “titreşim boyutu” denebilir. Hem modern bilim adamları, hem de “her şey hareket halindedir; her şey titreşir; hiçbir şey durmaz” hakikati Üçüncü Hermetik Prensibi’ni benimsemiş olan Hermesçiler için bu olgusal bir hakikati gösterir. En yüksek tezahürden en alt tezahüre dek her şey titreşir. Yalnızca farklı hızlarda titreşmekle kalmayıp, farklı yönlerde ve farklı biçimlerde titreşirler. Bir şeyin titreşim oranı, onun titreşim ölçeğinde, başka bir deyişle Dördüncü Boyutta bulunma derecesini gösterir. İşte bu dereceler ökültçülerin Planlar dedikleri şeylerdir. Titreşim oranı ne kadar yüksekse plan o kadar yüksek, o planda iştigal eden hayatın tezahürü o kadar yüksektir.

Yüce Fiziksel Plan ve onun Yedi Küçük Planı, bütün fiziksel, maddi eşyayı, kuvvetleri ve tezahürleri kapsayan Evren fenomeninin kısımlarıdır. Madde, enerji ya da kuvvet dediğimiz bütün biçimleri kapsar. Fakat Hermesçi Felsefenin maddeyi bir “kendinde şey” veya BÜTÜN’ün zihninde ayrıksı varlığa sahip bir şey olarak kabul etmediğini asla unutmamalısınız. Öğretilere göre madde bir enerji formundan, daha doğrusu belirli bir türde düşük bir titreşim oranına sahip bir enerjiden başka bir şey değildir. Hermesçiler buna göre maddeyi enerji başlığı altında sınıflandırır ve onu Yüce Fiziksel Plan’ın Yedi Küçük Plan’ından üçüne dahil ederler. Yedi Küçük Fiziksel Plan şunlardır:

I. Madde Planı (A) 

II. Madde Planı (B)

III. Madde Planı (C) 

IV. Eterik Madde Planı

V. Enerji Planı (A) 

VI. Enerji Planı (B) 

VII. Enerji Planı (C)

Eterik Madde Planı son derece ince, elastik olan ve uzayın her noktasına nüfuz edip ışık, ısı, elektrik gibi enerji dalgalarına taşınmasına ortam görevi gören ve bilimin “Eter” diye bahsettiği şeyi kapsar. Eterik Madde (denilen şey) ile Enerji arasındaki bağlantıyı oluşturur bu ve her birinin doğasından pay alır. Bununla birlikte Hermesçi Öğretiler bu planın (bütün diğer Küçük Planlar’da olduğu gibi) yedi alt kısmı olduğunu; bir değil yedi eter olduğunu söyler.

Yüce Zihinsel Plan olağan yaşamımızda bizce bilinir olan “canlı şeyler”i ve okültistler haricinde pek kimsenin bilmediği başka bazı formları kapsar. Yedi Küçük Zihinsel Plan (sınıfları yeterince ayrıntılı ve tatmin edici bir biçimde açıklanmadıkları taktirde) keyfi bir ayrıma dayanır. Bu açıklamalar elinizdeki kitabın amacının dışında olsa da, adlarından bahsedebiliriz. Bu planlar şunlardır:

I. Mineral Zihin Planı

II. Elementel Zihin Planı (A) 

III. Bitki Zihni Planı

IV. Elementel Zihin Planı (B)

V. Hayvan Zihni Planı

VI. Elementel Zihin Planı (C)

VII. İnsan Zihni Planı

Moleküller, atomlar ve parçacıklar da “sever ve nefret eder”, beğenir ve beğenmez, “çekici ya da itici” bulur, “benzerlik ve benzemezlik” taşır vs. Bazı cesur modern bilimsel zihinler atomların arzu ve irade, duygu ve heyecanlarının, insanlarınkinden çok az bir farklılık gösterdiği görüşünü ifade etmişlerdir. 

İnsan Zihni Planı ve onun yedi alt-bölümü çeşitli dereceleri, aşamaları ve kısımlarıyla bütün insanlarda görülen hayat ve zihin tezahürlerini kapsar. Yeri gelmişken bildirelim ki, günümüzün ortalama insanı İnsan Zihni Planı’nın dördüncü alt-bölümünde yaşar ve ancak en zekileri beşinci alt-bölümün sınırlarını geçmiştir. Türümüzün bu aşamaya gelmesi milyonlarca yıl sürmüştür. Altıncı, yedinci alt-bölümlere ve ötesine ulaşmak yine uzun bir vakit alacaktır. Yol’da ilerleyen kendi türümüz ise (dörtten kaçan) beşinci plandadır. Bununla birlikte aramızda öyle ileri ruhlar vardır ki altıncı ve yedinci alt-bölümleri aşmış, bazı varlıklar ise ötesine geçmiştir. Altıncı alt-bölümdeki insan “üst-insan” iken, yedincideki “Aşkın-insan”dır.

Tüm söyleyebileceğimiz Yüce Spritüel Plan’ın Yedi Küçük Planı’nın (ve her Küçük Plan’ın yedi at-bölümünün) bugünün insanına, onun solucanlardan, minerallerden, hatta bazı enerji ve madde formlarından yüksek olduğu kadar yüksek olan bir cana, akla ve biçime sahip Varlıklar’dan ibaret olduğudur. Bu Varlıklar’ın hayatı bizimkini öyle aşar ki içeriğini aklımız almaz. Akılları bizimkini öyle aşar ki onlara göre bizler düşünme işini binde bir yaparız ve zihinsel sürecimiz kaba maddi süreçler gibidir. Cisimlerini oluşturan madde en yüksek Madde Planı’ndandır, hatta bazıları için “Saf Enerjiye bürünmüş” denir. Böylesi Varlıklar hakkında ne söyleyebiliriz ki?

Bu iç öğretilerin büyük çoğunluğu Hermesçilerce kutsal ve önemli görülür, öyle ki genel halka açıklanması tehlikeli bilgilerdir. Akıllı öğrenciler, Hermesçiler tarafından kullanılan “Tin” kelimesinin anlamının “Yaşayan Erk” “Canlı Güç”; “İçsel Öz”; “Hayatın Özü” vs gibi terimlere yakın olduğunu, örneğin genel olarak “dini, kiliseye özgü, ruhani, eterik, kutsal” vs gibi terimlerle karıştırılmaması gerektiğini söylediğimizde ne kast ettiğimizi anlayacaktır. Ökültçüler “Tin” (Spirit) kelimesini “Canlandırıcı Prensip” anlamında kullanırlar; Canlı Enerji, Mistik Güç, Yaşayan Erk gibi anlamları vardır. Ve ökültçüler “Spritüel Erk” dedikleri şeyin (Kutupluluk Prensibi gereğince) hem iyi hem kötü emellere ulaşmak için kullanılabileceğini kabul ederler. Birçok dinin Şeytan, Beelzebub, Lusifer, Düşmüş Melek, İblis vs gibi kavramlaştırmaları bunu gösterir. Bu planlarla ilgili bilgiler bütün Ezoterik Kardeşliklerde ve Gizli Tarikatlarda Kutluların Kutlusu olarak Tapınağının Gizli Odası’nda muhafaza edilir. Burada şunu söylemek gerekir ki, yüksek spritüel güçlere ulaşmış olup onları kötü kullananları kötü bir kader beklemektedir. Ritmin sarkacı eninde sonunda onları madde varoluşun en ucuna savuracaktır. Ruha doğru aynı yoldan bir daha geçsinler diye olacaktır bu. Fakat bu sefer, kötülükleri yüzünden düşmüş oldukları yükseklerin işkence veren hatırasını da kendileriyle birlikte taşıyacaklardır. Bütün ileri ökültçülerin bildiği gibi Düşmüş Melekler efsanesi gerçek olgulara dayanır. Spritüel Planlar’da bencil erk için çabalamak, kaçınılmaz olarak bencil ruhun spritüel dengesini yitirmesi ve yükselmiş olduğu yerden düşmesiyle sonuçlanır. Fakat böyle bir ruha bile geri dönüş fırsatı tanınır ve bu ruhlar dönüş yolculuklarında değişmez Yasa’ya göre korkunç cezalarını öderler.

Titreşim

Bilim her şeyden önce maddenin ısı veya sıcaklıktan dolayı belirli bir titreşime sahip olduğunu söylemektedir. Bir nesne ister sıcak ister soğuk olsun –ki ikisi aynı şeyin farklı dereceleridir- belirli bir ısı titreşimi yayar ve bu anlamda hareket ve titreşim halindedir.

Her düşünce, duygu veya zihinsel halin tekabül ettiği bir titreşim oranı ve kipi vardır. Ve kişinin veya başka kişilerin iradi çabalarıyla bu zihinsel haller tıpkı bir müzik aletinin belirli bir oranda titreşimiyle bir müzik notası yaratması, titreşimle bir rengin yaratılması gibi yaratılabilir. Bir kişi Titreşim Prensibi bilgisini Zihinsel Fenomene uygulayarak kendi zihnini istediği derecede kutuplaştırarak (polarize ederek) kendi zihinsel durumları, ruh halleri vs üzerinde eksiksiz bir hâkimiyet kurabilir. Aynı şekilde başkalarının zihnini de etkileyebilir ve onlarda istediği zihinsel hali yaratabilir. Kısaca bilimin Fiziksel Plan’da yaptığını, yani iradi olarak titreşim yaratmayı, Zihinsel Plan’da başarabilir. Bu güç elbette ancak uygun dersler, alıştırmalar vs yoluyla kazanılabilir. Zihinsel Dönüşüm bilimi, Hermesçi Sanat’ın dallarından biridir.

“Titreşim Prensibini anlayan erkin tacını kavramıştır.”

Kutupluluk İlkesi

Yüce Dördüncü Hermesçi Prensip –Kutupluluk Prensibi– tezahür eden her şeyin, “iki yanı”, “iki veçhesi”, “iki kutbu”, “bir zıt çifti” olduğu ve uçlar arasında çeşitli derecelerin olduğu gerçeğini anlatır. İnsanın zihnini şaşkınlığa sürükleyen eski paradokslar bu prensip sayesinde açıklığa kavuşur. İnsan bu prensibe benzer bir şeyin varlığından kuşkulanmış ve şu tür sözler, vecizeler, aforizmalar ile bunu anlatmaya çalışmıştır: “Her şey aynı anda hem vardır hem yoktur”, “bütün doğrular yarım doğrudur”, “her hakikat yarı hakikattir”, “her şeyin iki yönü vardır”, “her madalyonun bir arka yüzü vardır” vs, vs.

İlk olarak Madde ve Ruh’un aynı şeyin iki kutbundan başka bir şey olmadığını, aradaki planların yalnızca bir titreşim yoğunluğuyla birbirinden ayrıldığını öğretirler. BÜTÜN ile Çokluk’un aynı şey olduğunu, farkın yalnızca bir Zihinsel Tezahür meselesi olduğunu gösterirler. Bunun gibi YASA ve yasalar aynı şeyin karşıt uçlarıdır. Keza, PRENSİP ve Prensipler, Mutlak Akıl ve Cüzi akıl aynıdır.

Işık ve Karanlık aynı şeyin kutuplarıdır. Aralarındaki fark yalnızca derece farkıdır. Müzik notaları da aynıdır. Do ile başlarsınız ve yukarı çıkınca başka bir do ile karşılaşırsınız, bu böyle gider. Renkler için de aynı şey geçerlidir. Yüksek mor ile yüksek kırmızı arasındaki tek fark yüksek ve düşük titreşimdir. Büyük ve küçük görelidir. Pozitif ve negatif, aralarında sayısız derece bulunan, aynı şeyin iki kutbudur.

İyi ve Kötü mutlak değildir, bir uca İyi öteki uca Kötü deriz. Ya da bir uca Hayır, öteki uca Şer deriz. Bir şey değer bakımından daha yukarıda olan bir şeye göre daha az iyidir, fakat altındaki bir şeye göre ‘daha iyidir’. Daha iyi ve daha kötü tabirleri bir derece farkını gösterir.

Aynı şey Zihinsel Plan için de geçerlidir. Örneğin aşk ve nefret insanların çoğunluğu tarafından birbirine taban tabana zıt, tepeden tırnağa farklı, uzlaştırılamaz şeyler olarak görülür. Fakat Kutupluluk Prensibi’ni uyguladığımız vakit, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış Mutlak Aşk veya Mutlak Nefret gibi şeylerin olmadığını anlarız.

Farklı sınıflara ait şeyler birbirine dönüştürülemezler, fakat aynı sınıfta bulunan şeyler dönüştürülebilirler, kutupları değiştirilebilir. Demek ki aşk hiçbir zaman doğu veya batı, veya kırmızı veya mor yapılamaz, fakat sık sık nefrete dönüşür. Nefret de aynı şekilde kutbu değiştirilerek aşka dönüşebilir. Cesaret korkuya ve tersi korku cesarete dönüşebilir. Sert şeyler yumuşatılabilir. Keskin şeyler köreltilebilir. Sıcak şeyler soğur. Bu böyle devam eder. Dönüşüm ancak aynı türden olup aralarında derece farkı bulunan şeyler arasında mümkündür. Korkak bir insan örneğini ele alalım. Zihinsel titreşimini yükselterek bu insan en yüksek derecede cesaret veya korkusuzlukla doldurulabilir. Keza edilgen bir adam kendini etkin, canlı bir bireye dönüştürebilir. Bunun için istenilen niteliğin iki ucu arasında kutuplaşması yeterlidir.

Öğrenci zihinsel durumlarda ve yine Fiziksel Plan’da karşıt uçların pozitif ve negatif olarak adlandırıldığını kolayca görür. Aşk nefrete göre pozitif, yani olumludur. Cesaret nefretten, etkinlik edilgenlikten vs olumludur. Titreşim Prensibi’ni bilmeyenler bile pozitif kutbun negatif kutuptan daha yüksek bir dereceye sahip olup diğerine hâkim olduğunu kolayca görebilecektir. Doğanın eğilimi pozitif kutbun baskın etkinliğinden yanadır. Bir insanın Kutuplaştırma sanatını kullanarak kendi zihinsel durumunun kutuplarını değiştirmenin yanında, Zihinsel Etki fenomeni bize bu prensibin genişletilebileceğini, etkisinin bir başka insanın zihnine kadar ulaşabileceğini gösterir.

Ritim

Ritim Prensibi bir önceki bölümde anlatılan Kutupluluk Prensibi’yle yakından bağlantılıdır. Ritim, Kutupluluk Prensibi’nin tesis ettiği iki kutup arasında tezahür eder. Bununla birlikte ritim sarkacının uç noktalara kadar salındığı anlamına gelmez bu. Böyle bir şey nadiren olur. Doğrusunu söylemek gerekirse birçok örnekte en uç noktalara pek rastlanmaz. Fakat salınım her zaman “ileri” doğrudur. Bir uçtan ötekine.

Tin’in –BÜTÜN’ün– tezahürlerinden başlamak üzere sürekli olarak bir dışa ve içe hareket, Brahmanların dile getirdiği üzere “Brahm’ın “ciğerlere çekilip ciğerlerden salınması” vardır. Evrenler yaratılmışlardır; maddeselliklerinin en son noktasına varır ve ardından geriye doğru salınım hareketine başlarlar. Güneşler varlığa gelir, güçlerinin en yüksek noktasına vardıktan sonra gerileme süreci başlar ve eonlar sonra ölü madde kitlelerine dönüşür ve yeni bir etkinin iç enerjilerini etkinliğe dönüştürüp hayatlarını tekrar başlatmasını beklerler. Bütün dünyalar için geçerlidir bu: Tekrar doğmak üzere doğar, büyür ve ölürler. Bir şekle ve biçime sahip her şey geçerlidir bu. Etki ve tepki arasında, doğumla ölüm arasında, etkinlikle edilgenlik ve bu uçlardan diğerine salınır dururlar. Canlı şeyler de böyledir. Doğar, büyür ve ölürler, sonra gene doğarlar. Bütün büyük hareketler, felsefeler, inançlar, modalar, devletler, uluslar da böyledir. Hepsi doğar, büyüyüp olgunlaşır, yozlaşır ve çöker, sonra yeniden doğar. Sarkacın salınımı asla durmaz.

Gece günü izler, gün geceyi. Sarkaç yazdan kışa, kıştan yaza salınır. Parçacıklar, ortamlar, moleküller, maddenin bütün kütlesi kendi feleklerinde döner. Mutlak duraganlık veya hareketin tümüyle sona ermesi diye bir şey yoktur. Bütün hareketler Ritim’den pay alır. Prensip evrensel bir uygulamaya sahiptir.

Hermesçi Üstatlar Ritim Prensibi’nin sabit olup zihinsel fenomenlerde her daim mevcut olduğunu, bununla birlikte zihinsel fenomen söz konusu olduğu sürece ritmin iki ayrı planda tezahür ettiğini uzun zaman önce keşfetmişlerdir. İki genel Bilinç planı olduğunu keşfetmişlerdir: Alt ve Üst. Bu olgunun anlaşılması onların daha yüksek plana yükselmesini ve bu sayede alt planda, bir başka deyişle bilinçsiz planda olup bilinci etkileyecek şekilde tezahür eden Ritim sarkacının salınımından kaçınmalarını mümkün kılmıştır. Buna Kutupsuzlaştırma Yasası (Law of Neutralization) derler. Egoyu zihinsel faaliyetin Şuursuz Planı’nın titreşimlerinin üstüne çıkarma yöntemidir bu. Böylece sarkacın olumsuz salınımı bilinçte tezahür etmez ve dolayısıyla onları etkilemez. 

Düşünebilen herkes, insanların ne tür ruh hallerinin, duyguların ve heyecanların yaratıkları olduğunu ve kendilerine hâkimiyetlerinin ne kadar az olduğunu hemen fark edecektir. Eğer bir saniye durup düşünürseniz, bu Ritim salınımlarının hayatınızı ve sizi nasıl etkilediğini, heyecan dönemlerinin ardından nasıl hep zıt bir duygunun, bir depresyon halinin geldiğini fark edersiniz. Keza cesaretli haliniz ve dönemleriniz ardından eşit güçte korku dönemleri gelmiştir. İnsanların çoğunda da böyledir, duyguların gelgitlerini yaşamışlardır. Fakat bu zihin fenomeninin bir sebebi olması gerektiğini ancak çok azı fark etmiştir. Bu prensibi ve işleyişini anlama kişiyi kendini daha iyi tanımasında, bu iniş ve çıkışlarla sürüklenmesini engellemesine yardım eder. İrade ritim prensibinin bilinçli tezahüründen güçlüdür. Bununla birlikte prensip tümüyle ortadan kaldırılamaz. Onun etkilerinden kaçabilsek de o faal olmaya devam eder. Sarkacın hareketiyle savrulmaktan kaçabilsek de, o salınmaya devam eder.

Fakat Hermekçiler daha ileri gider ve insanın zihinsel hallerinin aynı yasaya tabi olduğunu öğretirler. Şevkle zevk alan adam, şevkle acı çeker; küçük bir acı duyan, yalnızca küçük bir zevk duyar. Domuz az acı çeker, fakat küçük zihniyle, aldığı zevk de küçüktür (Telafi edilmiştir). Bir hayvanın şevkle zevk almasını sağlayan sinir sistemi ve mizaç, acısını da aynı şiddette kılar. İnsan için de aynı şey geçerlidir. Yalnızca küçük hazlara izin veren bir mizacın izin verdiği acılar da küçüktür. Yoğun zevklere izin veren mizaçlar, yoğun acılara da izin verir. Her bireydeki acı ve zevk kapasitesinin dengelenmiş olması bir kuraldır. Telafi Yasası burada tümüyle faaldir.

Bir insanın belirli bir haz derecesine ulaşabilmesi için, duygunun öteki ucuna daha önce salınmış olması gerekir. Bununla birlikte Hermesçiler bu meselede Pozitif’in Negatif’e baskın olduğuna inanırlar. Yani belirli ölçüde bir hazzın illa da bedelini ödemek, telafi eden miktarda acı çekmek gerekli değildir. Tam tersine, Telafi Yasası’na göre hazzın kendisi ritmik salınımdır. Çünkü belirli bir şiddete sahip acı ya mevcut hayatta ya da daha önceki enkarnasyonlarda zaten deneyimlenmiştir. Bu durum, Acı sorununa yeni bir ışık getirir.

Telafi Yasası kadınların ve erkeklerin hayatında önemli bir rol oynar. İnsanın sahip olduğu ve olmadığı her şeyin genellikle “bedelini ödediğini” bilirsiniz. İnsan bir şeye sahipse, başka bir şeye sahip değildir; denge gelir. Her şeyin bir bedeli vardır. Her şeyin bir hoş bir de nahoş tarafı vardır. İnsan bir yerden kazanıyorsa, başka bir yerden kaybediyordur. Zenginler, yoksulların sahip olmadığı birçok şeye sahiptir; öte yandan yoksulların sahip olduğu birçok şeye zenginlerin yolu kapalıdır. Milyoner şölen vermek isteyebilir, masaları istediği gibi donatır, fakat iş iştaha gelince o yoktur. Ameleye bakar ve iştahına imrenir. O kuru ekmek ameleye yağlı ballı gelir. Zenginin iştahı sindirimi yerinde olsa bile, istekleri, alışkanlıkları, huyu farklıdır. Bütün hayat böyledir. Ritim Sarkacı’nın geri dönmesi için birçok hayat gerekse de, Telafi Yasası sürekli denge ve karşı denge arayarak, eninde sonunda galebe çalarak, her zaman iş başındadır.

Nedensellik

Gerçeklikte saf tesadüf diye bir şey olmadığını görmek için birazcık düşünmek yeterlidir. Webster sözlüğü “Tesadüf” kelimesini şu şekilde tanımlamaktadır: “Herhangi bir kuvvet, yasa veya amaç haricinde olduğu varsayılan amil veya faaliyet kipi; bu amilin işleyişi veya eylemi; böyle bir amilin etkisi; gelişigüzellik, rastlantısal olay vs.” Fakat birazcık düşündüğümüz zaman, Yasa’nın dışında, Sebep Sonuç Prensibi’nin dışında Tesadüf diyebileceğimiz bir amilin olamayacağını görürüz. Evrende, evrenin yasalarının, sürekliliğinin, düzeninin dışında işleyen bir şey nasıl olabilir? Böyle bir şey evrenin düzeninden tümüyle bağımsız ve dolayısıyla onun üstünde olacaktır. BÜTÜN’ün, Yasa’nın dışında hiçbir şey hayal edemeyiz, çünkü BÜTÜN bizzat YASA’dır. Evrende bir şeylerin Yasa’nın dışında var olabileceği yer yoktur. Böyle bir şeyin varlığı bütün Doğal Yasalar’ı etkisizleştirecek ve evreni kaotik bir düzensizlik ile yasasızlığa sürükleyecektir.

Zar düşüp belirli bir sayıyı gösterdiğinde, gezegenlerin Güneş’in etrafında dönüşünü yöneten yasalar kadar kaçınılmaz bir yasaya tabidir. Zarın düşüşünün ardında sebepler, daha doğrusu sebep zincirleri vardır ve bunlar zihnin izleyemeyeceği kadar gerilere gider. Zarın fincanın içindeki pozisyonu, atılırken sarf edilen kas gücü, masanın sathı vs, vs. Bunların hepsi sebeplerdir ve görünürdür. Fakat bu görünür sebeplerin ardında, daha önce gelen görünmez sebep zincirleri mevcuttur ve hepsi zarın üstte kalan yüzüyle ilişkilidir.

Havaya bir para attığınızda yazı veya tura gelebilir, fakat yeterince atarsanız, yazılar ve turalar eşitlenecektir. Ortalama yasasının işleyişidir bu. 

 Doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir “şey” hiçbir başka “şeyi” yaratmaz veya ona sebep olmaz. Sebep ve Sonuç sadece olaylarla ilgilenir. Bir “olay” “daha önceki bir olayın sonucu veya sonrası olarak meydana gelen, tezahür eden” şeydir. Hiçbir “olay” başka bir olayı yaratmaz; o sadece BÜTÜN’ün yaratıcı enerjisinden akan yüce düzenli olaylar zincirinde bir önceki halkadır. 

Düşündüğümüz her düşünce, gerçekleştirdiğimiz her eylem, yüce Sebep Sonuç zincirinde doğrudan veya dolaylı bir etkiye sahiptir.

Kutupluluk Prensibi gösteriyor ki taraflar yarı haklıdır, hakikatin farklı iki kutbundan bahsederler. Öğretilere göre bir insan hem özgür hem de mecbur olabilir; bu terimlerin anlamına ve meselenin incelenme derinliğine bağlıdır. Kadim yazarlar meseleyi şöyle ifade etmiştir: “Yaratım Merkez’den ne kadar uzaksa o kadar bağlıdır; Merkez’e yaklaştıkça özgürleşir.”

İnsanların çoğu çevrelerine, dış etkilere, içsel hallere ve arzulara boyun eğerek yuvarlanan taş misali yaşar. Kendi paylarına hiçbir direnç veya irade olmadan teslim oldukları daha güçlü olanların irade ve arzularını, kalıtımı, çevreyi, telkini söylemedik bile. Satranç oyunun piyonları gibi hareket ettirilip oyun bitince kenara konurlar. Fakat Üstatlar, oyunun kurallarını bildiği için maddi hayat planının üstüne yükselir, doğalarının daha yüksek güçleriyle temasa geçer, kendi ruhlarını, karakterlerini, niteliklerini, Kutupluluklerini, hatta etraflarındaki şartlarına egemen olur ve bu sayede Piyon yerine oyuncu, sonuç yerine sebep olurlar. Üstatlar yüksek planlardaki nedensellikten kaçamazlar, fakat daha yüksek yasalara uyar ve bu şekilde alt plandaki şartlara egemen olurlar. Böylece kör araçlar olmak yerine Yasa’nın bilinçli bir parçası olurlar. Yüksek planlarda hizmetkâr, alt planlarda efendidirler.

Cinsellik

Eril prensip kısmı belli bir temel enerjiyi dişil ilkeye doğru yöneltip yaratıcı süreci harekete geçirir görünmektedir. Asıl yaratıcı işi yapan her zaman dişil prensiptir, bütün planlar için böyledir bu. Yine de iki prensipten hiçbiri diğerinin yardımı olmadan iş görebilecek bir enerji kapasitesine sahip değildir. Bu açıdan organik dünyadaki her şeyde iki cinsiyet tezahür eder; dişil biçimde her zaman bir eril biçim, eril biçimde hep bir dişil biçim mevcuttur. 

Atomların herkesçe bilinen “çekim ve itim”, kimyasal yakınlık, atomik parçaların “aşk ve nefreti”, maddenin molekülleri arasındaki cazibe ve kohezyon hakkında vaktinizi almak istemiyoruz. Bu gerçekler yorum gerektirmeyecek kadar iyi bilinirler. Fakat acaba bütün bu şeylerin Cinsiyet Prensibi’nin tezahürleri olduğunu hiç düşündünüz mü?

Bu parçacıklar ya da elektronlar sayesinde cinsiyet fenomeninin dört bir yanımızda olduğunu göremiyor musunuz? Dahası, Kütle yasasının –evrendeki bütün parçacıkların ve cisimlerin birbirine doğru tuhaf bir şekilde çekilmesinin– eril enerjileri dişil enerjilere ve dişil enerjileri eril enerjilere cazip kılarak işleyen Cinsiyet Prensibi’nin bir diğer tezahüründen başka bir şey olmadığını iddia eden Hermesçi Öğretiler’in akla yatkınlığını göremiyor musunuz? Bu konuda size bilimsel kanıtlar sunamayız, fakat konuyu Hermetik Öğretiler ışığında inceleyin ve bakın bakalım fiziksel bilimlerin önerdiğinden daha iyi bir varsayıma sahip değil misiniz? Bütün fiziksel fenomenleri teste tabi tutun, her yerde Cinsiyet Prensibi’yle karşılaşacaksınız.

Zihinsel Cinsiyet

Eril Zihin Prensibi, Nesnel Zihin, Bilinçli Zihin, İstemli Zihin, Etkin Zihin vs denilen şeye tekabül eder. Dişil Zihnin Prensibi ise Öznel Zihin, Bilinçaltı Zihin, İstemsiz Zihin, Edilgen Zihin vs denilen şeye tekabül eder.

Hermesçi Öğretmenler öğrencilerine Benlik ile ilgili olarak bilinçlerinin söylediklerini incelemeyi öğütlerler. Öğrenciler dikkatlerini içe, herkesin içinde var olan Benlik’e yönelmekle görevlendirilirler. Böylece her öğrenci bu bilincin Benlik’e dair ilk bildirisini, “Ben varım”ı görür. İlk başta bilincin bütün söyleyip söyleyeceği bu imiş gibi görünür. Fakat daha derin bir araştırma bu “Ben Varım”ın iki ayrı kısma ya da yana ayrılabileceğini gösterir. Bunlar birlik halinde ve aynı zamanda faal olsalar da, bilinçte yine de ayrıdırlar.

Oysa bilincin üst düzeylerine yükselmeyi başaran birçok insan kendi benliğini beden fikrinden ayırmaya ve bedenlerini zihinlerine ait bir şey olarak görmeye muktedirdir. Fakat bu insan bile benliğini içinde var olduğunu hissettiği tümüyle zihinsel haller, duygular vs ile özdeşleştirme eğilimindedir. Duyguların içsel hallerini iradi çabayla değiştirebildiğini, tümüyle zıt doğaya sahip bir ruh halini veya duyguyu yaratabildiğini görür, fakat aynı benlik var olmaya devam eder. Fakat bir süre sonra bu çeşitli ruh hallerini, heyecanları, duyguları, alışkanlıkları, nitelikleri, karakteristikleri ve diğer zihinsel mülkleri, maddi değere sahip mülkleri ile birlikte “ben-olmayan”ın tuhaflıklar ve yüklerle dolu yığınına fırlatır. Öğrenci adına güçlü bir zihinsel konsantrasyon ve zihinsel analiz yeteneği gerektirir bu. Fakat ileri öğrencilerin bu görevi yerine getirmesi mümkündür, ileri olmayan öğrenciler bile sürecin nasıl işlediğini hayal etmeleri mümkündür.

Bu bir kenara atma işlemi gerçekleştirildikten sonra öğrenci bilincinde iki farklı veçheye sahip bir “benlik”e sahip olduğunu görür. Yüzeydeki benlik içinde düşüncelerin, fikirlerin, heyecanların, duyguların ve diğer zihinsel hallerin üretildiği zihinsel bir şey olduğu hissedilir. O kadimlerin verdiği isimle, yavrular üretme yeteneğine sahip “zihinsel rahim” olarak görülebilir. Bilinç onun gizli yaratıcı güçlere, envai çeşit zihinsel yavrular üretme kapasitesine sahip olduğunu görür. Fakat zihinsel yaratımını varlığa taşımak için hâlâ bir “ben”e, başka türden bir benliğe ihtiyacı var gibidir. Bu bilinç kendisiyle birlikte devasa bir zihinsel çalışma kapasitesi ile yaratıcı yeteneğin gerçekleşmesini getirir.

Eril Cinsiyet Prensibi varlık veçhesiyken, Dişil Cinsiyet Prensibi oluş veçhesidir.

Dişil Prensibin eğilimi her zaman izlenimler edinme yönünde iken, Eril Prensip her zaman verme, ifade etme yönündedir. Dişil Prensibin çalışma alanları çeşit bakımından her zaman Eril Prensipten daha fazladır. Dişil Prensip yeni düşünceler, kavramlar, fikirler üretme ve hayal gücü işlerini yönetir. Eril Prensip “irade” işi ve onun çeşitli veçheleriyle yetinir. Bununla birlikte Eril Prensip’in iradesinin etkin yardımı olmadığında, Dişil Prensip orijinal zihinsel yaratımlar üretmek yerine, dış dünyadan almış olduğu izlenimlerin sonucu olan zihinsel imgeler üretmekle yetinmeye eğilimlidir.

Bir konuya üzerinde sürekli bir enerji ve dikkat sarf eden kişiler, etkin zihinsel üretim de Dişil, zihnin yaratıcı kısmını uyarma ve etkinleştirmede irade kullanımıyla Eril olmak üzere iki Zihinsel Prensip’i birden kullanır. Çoğu insan Eril Prensip’i çok az kullanır ve zihinlerine başkalarından gelen fikir ve düşüncelerle yaşamaya razı olur.

Psişik Fenomenler hakkında çalışan öğrenciler Telepati, Düşünce Aktarımı, Zihinsel Etkileme, Telkin, Hipnotizma vs başlıkları altında sınıflandırılmış olan mucizevi fenomenleri bilirler. Birçok insan zihin fenomeninin bu çeşitli yönlerine “ikili zihin” öğretmenlerinin çeşitli teorileri altında bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Bir yere kadar haklıdırlar da. Çünkü zihinsel faaliyetin birbirinden kesin bir biçimde ayrılmış iki yönünün net bir tezahürü mevcuttur. Oysa öğrenciler bu “ikili zihin” olgusunu Titreşim ve Zihinsel Cinsiyet ilkeleriyle ilgili Hermesçi Öğretiler ışığında değerlendirdiklerinde uzun zamandır aradıkları anahtarın ellerinde olduğunu görecektir.

Telepati fenomeninde Eril Prensibin Titreşimli Enerjisi’nin nasıl bir başka insanın Dişil Prensibine yöneltildiğini ve bu ikinci kişinin tohum-düşünceyi alıp nasıl olgunlaşmasına izin verdiğini görürüz. Telkin ve Hipnotizma da aynı şekilde işler. 

Fakat ne yazık ki ortalama insandaki Eril Prensip harekete geçemeyecek kadar tembel, irade gücünün ortaya çıkışı çok zayıftır; böylesi kişiler sonuç olarak düşünme ve irade işini onlar adına yapan başka insanların düşünce ve iradeleriyle idare edilirler. Ortalama insanın ne kadar az orijinal eyleme ve fikre sahip olduğunu fark ettiniz mi? Sorun şu ki ortalama insan hemen her zaman bilincin dişil kısmında yaşar ve kendisinin de bir “Ben”e, eril prensibe sahip olduğunu fark etmez. Zihninin Dişil Prensip’inde polarize olmuştur ve İrade’nin ikamet ettiği Eril Prensip edilgen ve işlemez halde bırakılmıştır.

 Güçlü insanlara bakın. İnsan kitlelerine kendi tohum-düşüncelerini ekmeyi nasıl başardıklarına ve kitlelerin güçlü bireylerin irade ve arzularına göre fikirler düşünmesine sebep olmasına bakın! İnsan yığınlarının koyun gibi olmalarının, kendi başlarına bir fikir üretememelerinin, zihinsel faaliyetin gücünü kullanamamalarının nedeni işte budur.

Hermetik Aksiyomlar

“Ruh halini veya zihin durumunu değiştirmek için titreşimini değiştir.” 

İnsan dikkatini bilerek istenilen ruh haline yoğunlaştırarak irade gücüyle zihinsel titreşimini değiştirebilir. İrade dikkati yönetir ve dikkat titreşimi değiştirir. İrade kullanarak dikkat sanatını geliştirirseniz, ruh hallerinin ve zihinsel durumların ustalığının gizini çözmüşsünüz demektir.

“İstenmeyen bir zihinsel titreşim oranını yok etmek için, Kutupluluk Prensibini harekete geçir ve dikkatini yenmek istediğin şeyin karşıt kutbu üzerine yoğunlaştır. İstenmeyeni kutbunu değiştirerek öldür.”

Eğer bir korkunuz varsa, korkuyu öldürmeye çalışmakla vaktinizi boşa harcamayın, bunu yerine cesareti üretin, korku kendiliğinden kaybolacaktır.

Olumsuz bir niteliği öldürmek için, dikkatinizi aynı niteliğin olumlu kutbu üzerine yoğunlaştırın. Titreşim yavaş yavaş olumsuzdan olumluya dönüşecek ve kendinizi olumsuz değil, olumlu tarafta bulacaksınız.

“Zihin (metaller ve elementler gibi) halden hale, merhaleden merhaleye, şarttan şarta, kutuptan kutba, titreşimden titreşime dönüştürülebilir.”

Hermesçiler, yukarıdaki aksiyomla bir insanın kendi çevresini etkileme zor işinin zihin gücüyle başarıldığını öğretirler. Evrenin tümüyle zihinsel olması gerçeğinden, onun ancak zihinsel olarak yönetilebileceği gerçeği çıkar. Bu doğruda, Yirminci Yüzyılın şu başlangıç yıllarında büyük ilgi gören ve hakkında araştırmalar yapılan çeşitli zihinsel güçlerin tezahürleri ve fenomenlerine dair bir açıklama mevcuttur. Birçok kültün ve okulun öğretilerinde Evren’in Zihinsel Tözü prensibi sabittir. Eğer evren tözsel doğasında zihinsel ise, bundan Zihinsel Dönüşümün evrenin şartlarını ve fenomenlerini değiştirdiği sonucu çıkar. Eğer evren zihinselse, onun fenomenlerini etkileyen en yüksek güç Zihin’dir. Bu anlaşılırsa, “mucizeler” ve “harikalar” denilen şeylerin işleyişi olduğu gibi görülür.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Hatalı Alanlarınız