Hemingway'in kaleminden: Türkler, Atatürk ve İnönü

Amerikalı yazar Ernest Hemingway, gençlik yıllarında savaş muhabirliği yapmış ve bu yüzden iki dünya savaşını da bizzat iliklerine kadar yaşamıştır. Yazar, birinci dünya savaşı yıllarında Türkiye'de bulunmuş, Lozan'a katılmış, hatta İsmet İnönü ile sohbet bile etmiştir. Türkiye'de bulunduğu yıllarda kaleme aldığı yazılar, dönemin yabancı gazetelerinde köşe yazısı olarak yayınlanmıştır. Daha sonrada bu köşe yazıları derlenerek kitap haline getirilmiş. Yazarın köşe yazılarından derlenen kitabın Türkçe ismi "İşgal İstanbul'u ve İki Dünya Savaşı". Kitaptaki Atatürkİnönü ve Türkler ile ilgili dikkat çekici bölümleri buraya aktarıyorum.

Alıntıların yapıldığı kitap

Eski İstanbul (30 Eylül 1922, The Toronto Daily Star)

Pencere camında yansıyan görüntünüze bakınca, sizi dün gece keşfeden sineklerin ısırıp kızarttığı yerleri görüyor ve kendinizi tam tamına doğuda buluyorsunuz. Pierre Loti'nin hikayelerindeki doğuyla, günlük yaşantının doğusu arasında gerçekten mutlu bir orta yol bulunabilir. Ama bunu, ancak göz kapakları yarı aralık bakan biri görebilir. Ayrıca yediklerine aldırmaması, sinek sokmalarına dayanıklı olması da gerekli tabii.

İstanbul'da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte, bir buçuk milyon kadar insanın yaşadığı sanılıyor. Parçalanan Çar ordusunun her türlü üniformasını giymiş 40.000 Rus mültecisiyle, sivil olarak kente sızan ve barış konferansı ne sonuç verirse versin, kentin Mustafa Kemalcilere geçmesini sağlamakla görevli bir o kadar da Milliyetçi, bu sayının içinde değil. Bunlar, son varsayımlardan sonra kente sızanlar.

Hindi, Türklerin ulusal yemeği. Bu iri kümes hayvanları, güneşli yakındoğu tepelerinde yoğun bir yaşantı sürdürüyorlar ve hepsi de birer katır kadar inatçı. Büyükbaş hayvanların eti kötü, çünkü Türkler sığır beslemiyor. Sığırların en işe yarayanları Mustafa Kemal'in ordularına silah ve cephane taşıyan kağnıları çeken iri, ay boynuzlu öküzler. Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir buldok köpeğinin kasları kadar sağlamlaştı. Balıkları iyi, fakat balık genellikle içki mezesi.

İstanbul'da tam 168 resmi izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesileri Yahudilerin, pazarları da Hıristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslümanların ve Rumların hafta içlerinde dini bayramları var. Yahudilerin dini bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul'da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak.

Türkler, günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyor, bir yandan da insanın midesini yakıp kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi bir şey.

Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır; sıska sokak köpekleri çöp tenekelerini karıştırır. Bir barın kapısından sızan ışık sokağa düşerken, içeriden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahkahası, müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısıyla çelişir. Ve İstanbul'un kara yüzlü, çarpık, pis pis kokan sokaklarında sabahın ilk saatlerinde göreceğiniz şeyler, büyüleyici doğunun tam anlamıyla gerçek yüzüdür.

Mudanya Antlaşması (23 Ekim 1922, The Toronto Daily Star)

Mustafa Kemalcilerle aynı şey demek olan Türk milliyetçileri şu anda, Fransız etkisi altında. Bu iş, çok basit bir biçimde gerçekleşti. İki yıl kadar önce Mustafa Kemal Paşa, Balfour tarafından sıradan bir eşkıya diye nitelenmişti. En çok arttıran, kendisini satın alabilirdi. Sonunda Fransızların üzerine kaldı. Ona silah, cephane, para verdiler. Söylentilere göre, karşılığında da yakındoğu petrollerinden bazı çıkarlar kopardılar.

İngilizler, yakındoğuda kontrolü kendi ellerinde tutmak istiyorlardı. Fakat Mustafa Kemal'i, pek gözleri tutmamıştı. Bu yüzden Yunanlıları desteklediler. Yunanlılar, iyi bir yatırıma benziyordu. Fakat Avam Kamarasında birçoklarının da belirttiği gibi, Lloyd George yanlış ata oynamıştı.

Herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal, Yunanlıları silip süpürdü. Mustafa Kemal'in yendiği derme çatma ordunun erlerinin dokuz yıldan beri silah altında tutulduğunu, kişi olarak Küçük Asya'nın ele geçirilmesi için istekli olmadıklarını ve başkalarının çıkarlarına hizmet amacıyla savaşa girip ölmeye zorlandıkları düşüncesiyle beslendiklerini, göz önüne getirecek olursanız, bunun hiç de parlak bir askeri zafer olmadığını anlarsınız. 

İyi eğitim görmüş, iyi silahlandırılmış ve hırslı yurtseverlerin kendi topraklarında, gönülsüz, subay kadrosu yeteneksiz, sıla özlemi çeken toplama istila ordusu karşısındaki etkililik derecesi, ona karşı birdi. Oysa İngiltere, Yunanlıları desteklerken, Mustafa Kemalcilerin bu derece etkili olabileceklerini bilmiyordu.

Düşmanı yenmiş Mustafa Kemalci askerler arasında Fransız etkisi, şimdi en yüksek düzeyine erişmiş durumda. Bu etkinin doruğa ulaştığını ve Mustafa Kemal'in Sovyet Rusya'ya olan yakınlığı dolayısıyla bundan böyle düşmeye başlayacağını sanıyorum. Er geç bu onu. Fransızlarla çatışmaya götürecek; İslam ve Hıristiyan dünyaları arasındaki anlaşmazlık, dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike durumuna gelecektir.

Mustafa Kemal (24 Ekim 1922, The Toronto Daily Star)

Daha bir kaç ay öncesine kadar İslam dünyasında Mustafa Kemal'e yeni bir Selahattin Eyyubi gözüyle bakılıyordu. İslamiyeti, Hristiyanlığa karşı savaşa yöneltecek, bütün doğu ülkelerinde bir kutsal savaşın öncülüğünü yapacaktı. Ama şimdi doğu dünyası ona karşı güvenini gitgide yitirmeye başladı. Konuştuğum Müslümanlar bana: "Mustafa Kemal bize ihanet etti" dediler. Artık kimsenin kutsal savaştan bahsettiği yok. Bu, galip kumandan Mustafa Kemal, sivil Mustafa Kemal olarak göründüğü için böyle oldu. Şöyle ki kendisine sunulan elle tutulur kazançları almakta, Panislamcıların kendilerince küçük düşürücü saydıkları uzlaşmalara yanaşmakta, kazançlarını hep ayırıp saklamayı denemekte, bunları garantiye aldıktan sonra da daha fazlasını elde etmek için yeni tasarılar kurmaktadır.

Mustafa Kemalciler, Bolşevik Rusya ile bir antlaşma ve ittifak imzaladılar. Fransa ile de aralarında bir antlaşma ve ittifaka benzeyen bir bağ var. Bu ittifaklardan biri bana kalırsa reddedilmeli. Türkiye hangi ittifakı inkar ederse etsin, bu, havayı pek az düzeltecektir; çünkü Mustafa Kemalcilerin en büyük isteklerinden biri de, bu istek yazılı hiçbir paktta belirtilmediği, ama ülkede herkesçe bilindiği üzere, Arap Yarımadasına sahip olmaktır. (Yazı işlerinin notu. Dün alınan bir telgrafla Türklerin, Arap Yarımadası ile ilgili isteklerini barış konferansına bıraktıkları bildirilmektedir.)

Mustafa Kemal, Arap Yarımadasına petrol yüzünden sahip olmak istemektedir; İngiltere de petrol uğruna Arap Yarımadasını elden çıkarmaya karşıdır. Şöyle ki, bekledikleri Selahattin Eyyübi kişiliğini Mustafa Kemal'de bulamamaktan düş kırıklığına uğrayan ve onun körü körüne bir savaşa girmeyeceğini kestiren doğu dünyası, yine de Mustafa Kemal'e savaşlarını belki yaptırtabilirler.

İkinci Truva Kuşatmasının Sonu (3 Kasım 1922The Toronto Daily Star)

Benim şu satırları yazmaya başladığım sırada Yunan birlikleri de Doğu Trakya'yı boşaltmaya başlıyorlar. Üzerlerine hiç uymayan Amerikan üniformaları içinde, başlarında kol gezen süvari devriyeleri, ülkenin iç taraflarına yürüyorlar. Askerlerin hepsi de asık yüzlü, ancak yanlarından bir geçen olursa zorlanarak sırıtmaya çalışıyorlar. Artlarında kalan bütün telgraf hatlarını kestiler. Tellerinden direklerden aşağı sallandığı görülüyor. Barınaklarını, iyice gizlenmiş savunma hatlarını, makineli tüfek yuvalarını, Türklere karşı son bir direniş göstermeyi tasarladıkları sırtları hep terk ettiler. Yunanlıların giriştiği büyük askeri serüvenin sonu bu.

Böyle olmasaydı, şöyle olurdu diye masallar okumak, gerçekten hazin bir şey! Yunan askeri serüveninin sonu da böyle hazin işte. Ama olanca suçu Yunan askerinin sırtına yüklemek, yersiz. Boşaltma sırasında bile Yunan askeri, yine de iyi bir savaşçı olduğunu gösterdi. Mustafa Kemal'in orduları Doğu Trakya'yı Mudanya Mütarekesinin bir armağanı olarak geri almasalardı, herhalde Yunanlılarla burada bir hayli sert kapışmaları gerekecekti. 

Yunanlıların Mustafa Kemal'e karşı giriştikleri savaşta Anadolu'daki Yunan ordusunda gözlemci olarak bulunan Hint Süvari Birliği subaylarından Yüzbaşı Wittal, Yunan ordusunun uğradığı yenilgiye neden olan entrikaların içyüzünü bana şöyle anlattı:

"Yunan askeri birinci sınıf savaşçıydı. İngiliz ve Fransızlarla birlikte çalışan subaylar tarafından da çok iyi yönetiliyorlardı. Mustafa Kemal'in ordularını yenilgiye uğratmışlardı. İhanete uğramamış olsalardı, ben Ankara'yı işgal edeceklerinden ve savaşı bitireceklerinden emindim. Konstantin tahta çıkar çıkmaz, cephedeki bütün subaylar, genelkurmay başkanından takım kumandanına kadar, görevlerinden alınmıştı. Bu subayların çoğu cephede terfi etmiş, gerçekten iyi askerlerdi; başarılı önderlerdi. Yerlerini savaş yıllarını İsviçre ya da Almanya'da sürgünde geçiren kralcı subaylar almıştı. Bunların pek çoğu hayatlarında tek bir silah sesi bile duymamıştı. Bu davranış, orduda büyük bir çöküntüye yol açtı ve Yunan yenilgisinin başlıca nedeni oldu."

Yüzbaşı Wittal hiç savaş deneyimi olmayan topçu subaylarının nasıl batarya kumandanlıklarına getirildiklerini ve nasıl kendi piyadelerini biçtiklerini de anlattı. Yüzlerine pudra süren, dudaklarını rujla boyayan piyade subaylarından, bilgisizlik, umursamazlık yüzünden cinayet halini alan kurmay çalışmalarından söz etti.

Yüzbaşı Wittal "Anadolu'daki çatışmada Yunan piyadeleri başarılı olmuşlardı ve ilerliyorlardı" dedi. "Sonra kendi topçuları hepsini biçti. Binbaşı Johnson (kendisi daha sonra İstanbul'da basınla ilişkileri düzenleyen irtibat subayı olarak çalışmıştır.), bildiğiniz gibi topçu subayıdır. Üstelik, iyi bir topçu subayıdır. Topçuların piyadeye oynadığı oyunu görünce, üzüntüsünden hüngür hüngür ağlamıştı. Binbaşı Johnson istese topçuyu rahatça yönetebilirdi. Fakat hiçbir şey yapacak durumda değildi. Sıkı bir tarafsızlık izlemek için kesin emir almıştı. Bu yüzden hiçbir şey yapamazdı."

Kral Konstantin'in Yunan ordusuna ihanetinin hikayesi budur işte. Bu yüzdendir ki, Atina'da patlak veren ihtilal, birçok kimsenin sandığının aksine, hiçbir zaman bir maskaralık olmamıştır. Bu ihtilal, kendisine ihanet edene karşı, bir ordunun ihanetidir. 

İhtilalden sonra eski Venizelosçu subaylar, Doğu Trakya'daki orduyu yeniden örgütlendirdiler. Yunanistan, Trakya'ya bir "Marne" gözüyle bakıyordu, ya burada dayatıp son bir direniş gösterecek, ya da ölecekti. Asker yığınağı buraya yapılmıştı. Her şey çok iyi tasarlanmıştı. Derken müttefikler, Mudanya'da, Doğu Trakya'yı Türklere veriverdiler ve Yunan ordusunun da bu toprakları terk etmesi için üç günlük bir süre tanıdılar.

Ordu, hükümetinin mütarekeyi imzalayacağına inanmadığı için, bekledi. Ama hükümet, mütarekenin altına imzayı bastı. Şimdi de askerler emir kulu olarak çekiliyorlar. Bütün gün boyunca onların pis, perişan durumlarını, sakallı, rüzgardan yanmış yüzlerini seyrettim.Trakya'nın kahverengi,sert topraklarında, uzun kollar halinde ilerliyorlardı. Ne bando vardı, ne bir örgüt, ne kurtarma ekipleri. Pis ve ince battaniyelerle geceleri saldıran sivrisineklerden başka hiçbir şey yoktu. Yunanistan'ın şan ve şöhretinin sonuydu bu. İkinci Truva kuşatmasının sonu!

İsmet Paşa (27 Ocak 1923, The Toronto Daily Star)

Lozan konferansının toplantıları Partenon'a benzeyen ve çok çirkin bir yapı olan Ouchy şatosunda yapılıyor. Göle bakan şatoda toplantının başlayıp başlamadığını, şato boyunca sıralanan limuzin arabalara bakarak anlayabilirsiniz. Limuzinlerin hepsinin üzerinde delegasyonların mensup oldukları ulusların bayrakları asılı. Bulgar ve Rus bayrakları yok. Bulgar Başbakanı Stambuluski şatonun döner kapısından koca gövdesiyle çıkıyor, kalabalığı selamlayıp, tepeye, oteline doğru yürüyor. Stambuluski parası olsa bile bir limuzine binmeyi göze alamaz, çünkü bunu Sofya'ya rapor ederler. Köylü hükümeti de kendisinden derhal bir açıklama isteyebilir.

Herkes asıl İsmet Paşayı görmek istiyor, fakat bir gören bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal'in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşanın da, kimselerin hatırlayamayacağı bir yüzü var.

Konferansın ilk günlerinde kalabalık bir gazeteci topluluğunun Georgiy Çiçerin'in toplantısından çıkarken, İsmet Paşa'nın da Savoy Oteline girdiğini hatırlıyorum. Paşa, asansörün gelmesini bu kalabalığın arasında beklemişti ve kalabalıkta kendisiyle görüşmek için randevu kopartmaya çalışanlar da olduğu halde, hiçbiri onun kim olduğunu bilmemişti. O kadar sıkıcı bir sokuluşu vardı ki.

Onu tanımış olmak iyi bir atlatmaydı ve yürüyüp kendisini karşıladım. Asansörün kapısı önünde birkaç gazeteci onu kalabalıkta itip kakalayınca, "Ne komik bir durum, değil mi ekselans?" dedim. Okullu kızlar gibi gülümsedi omuzlarını silkti ve alaycı bir davranışla ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Güldüm. O da kıkırdadı. "Randevu alıp benimle görüşmeye gelin"dedi. El sıkıştık. Asansöre girdikten sonra yüzüme bakıp güldü. Görüşme sona ermişti.

Kendisiyle yaptığım mülakatta çok iyi anlaştık. Çünkü ikimiz de oldukça kötü bir Fransızcayla konuşuyorduk. Türkiye'de kültürlü bir Türk için büyük eksiklik sayılan kötü Fransızcasını, İsmet Paşa da sağır taklidi yaparak örtmeye çalışıyordu. Fransızca bilmek, tıpkı Rusya'da olduğu gibi, Türkiye'de de toplumsal bir ihtiyaçtı. İsmet Paşa şakayı değerlendirmeyi de biliyor, koltuğunda arkaya doğru yaslanıp memnun memnun gülümsüyor ve Türk sekreterinin kulağına fısıldadığı sözleri dinliyordu.

İsmet Paşayı, mülakattan sonra bir kere daha gördüm. Montreux'de bir dansingde oturmuş, gülümseyerek dans edenleri seyrediyordu. Masasında oturan iriyarı, ak saçlı diğer iki Türk de, Paşanın yediği bir sürü kekle, içtiği üç fincan çayı asık suratla seyrediyorlardı. Paşa, kötü Fransızcası ile servis yapan kadın garsona durmadan şaka yapıp takılıyordu. Dansingde yine kimse kendisini tanıyamamıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız