Para için her şeyi yaparım
Çağımızın temel ihtiyaçlarından birisi hiç kuşkusuz "para". Artık su bile parayla satın alınıyor; fakat yine de insan sormadan edemiyor, paranın sunduklarına gerçekten muhtaç mıyız? ya da sundukları için mi paraya bu kadar değer veriyoruz? Schopenhauer şöyle diyor: "Böylesine değişken arzularımızın ve çok çeşitli ihtiyaçlarımızın o anki nesnesine dönüşmeye her an hazır olan parayı sevmek doğal ve hatta kaçınılmazdır." Ekonomi konusunda uzman olmadığım için kıt bilgimle ekonomi hakkında analiz yapmayacağım. Beni ilgilendiren paranın çıkış noktası ve nasıl bir düzenin parçası olduğumuz konusu. Binaenaleyh şair İsmet Özel, yazar Mustafa Özel ve yazar Sevan Nişanyan'ın bu konudaki derlediğim düşüncelerini aktaracağım. Bizler planlanmış bir kurgu içerisindeki figüran bile değiliz, belki sabit duran ve oyunu etkilemeyen dekor olabiliriz.
PARANIN KULU HALİNE GETİRİLME
Birinci cihan harbi imparatorlukları yok etti. Neden yok etti? Çünkü malî hakimiyet imparatorluklar sebebiyle tehdit altındaydı. Ne demek bu? şu demek: Bir Rus “Rusya ana, çar baba.” diye biliyor. Bunun için her şeyi yapıyor. Para için yapmıyor. Anlatabiliyor muyum? Benim Rusya anam, çar babam var diyor. Alman imparatoru, yani kim olursa olsun kayser. Kayser, bir alman için her şey. Aynı şekilde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda ne Alman olan ne Macar olan birçok insan “monarşi ideal bir idare şekli” diye düşünerek imparatora bağlıydılar. Bunların arasında ciddi bir Yahudi zümre de vardı. İmparatorluklar bu bakımdan mali hakimiyete tehdit oluşturuyorlardı. Yani mesela “para her şeyi çözer!” diyorsa bir insan, “ben para için her şeyi yaparım!” demek istiyordur. Para her şeyi çözmez, para her kapıyı açmaz. Para sadece para için yaşayanların kapısını açar. İmparatorluklar yok edildikten sonra onların önü açıldı. Neyin önü açıldı? Dünya sisteminin, bütün insanları paranın kulu haline getirmenin önü açıldı. O yüzden bu birdenbire olabilecek bir şey değildi. Pürüzleri temizlemek üzere önce Sovyet düzeni, sonra faşist İtalya, sonra Türkiye Cumhuriyeti, sonra Nasyonal Sosyalist Almanya üretildi.
GELİŞMİŞ YOKSULLUK
Gerçek yoksulluk dediğimiz şey bazı yaşama imkanlarından yoksunluğu içinde barındırıyor. Yani insanlar daha az yiyorlar, daha kötü giyiniyorlar vs. idi. Şimdi gelir grupları arasında çok büyük uçurumlar var ve yoksul diyebildiğimiz insanlar daha kötü yedikleri daha kötü giyindikleri için yoksul değiller. Daha dar imkanları kullandıkları hatta daha kötüsü şu, aynı şeyin çok kalitesizini kullandıkları için yoksul sayılıyorlar. Burada demek ki bir ruhsal yoksulluk başlıyor. Yani bu gelişmiş yoksulluk telefonlu, televizyonlu bir yoksulluk. Eskiden yoksul için güvenilir bir nokta vardı o da şu: Azıcık aşım ağrısız başım derlerdi. Şimdi azıcık aşınız varsa başınız daha çok ağrıyor. Yani gelişmiş yoksullukta yoksulluk ruhsal bir problem yaratıyor. Eskiden tam tersi yoksulluk bir bakıma ruhsal problem yaratmıyordu. İnsan kaderine razı oluyordu. Şimdi o gelişmiş toplumda o şeylere ulaşamamak o eşyalara sahip olamamak (cep telefonu, araba, televizyon, ayakkabı vs.) daha çok acı veriyor. Ulaşmak istenen şey değerli değil. Acının katmerli oluşunu düşünün. Hatırlarsınız bir İngilizce şarkı vardı bir zamanlar, Tanrım bana renkli bir televizyon gönder, derdi. (Janis Joplin - Mercedes Benz)
TABULAŞMIŞ MARKA
Kapitalizm adı verilen sistem bize bir bolluk sistemi gibi gözüküyor; ama insanlar ihtiyaçlarının genelde karşılanmadığını ihsas ettiren şeyler söylüyorlar. Bolluk, kıtlık bir realite değil zihni bir kurgudur. Sizin ihtiyaç dediğiniz olaya nasıl baktığınızla ilgilidir. Kapitalizm dediğimiz sistem doğal bir sistem değil, oynanmış bir sistemdir. Bu sistem içerisinde ihtiyaç dediğimiz şeyler gerçekte ihtiyaç değil uyarılmış arzulardır, isteklerdir. Mesela kola örneğini verelim. Reklamcılar ürünü satmak için ürünün gerçekliği ile oynamak zorundadırlar. Bu kolada aşk, hayat, dostluk var gibi. Her markalı ürün aslında bir tabudur. Misal aynı kalitede iki tişört düşünelim. İkisi de aynı tezgahtan çıkıyor; ama biri 15 lira iken diğeri 100 liraya satılıyor. Bu maliyet farkını anlatabilecek hiçbir bilgin yoktur. Artık o marka bir tabudur. Dolayısıyla dokunamıyorsun, mahiyetine nüfuz edemiyorsun, yüceltiyorsun, tapıyorsun. Niye 100 lira? Çünkü insanlar onu istiyor. Peki aptal mı insanlar? Tek tek hiçbir insan aptal değildir; ama insanlar topluca aptallığa, topluca aldanmaya can atarlar. Bunu en iyi anlamış olanlar da reklamcılardır. Niye markalı ürün giyiyorsun? Kendini ayırmak için ama sadece o ürünü alamayanlardan ayırıyorsun, bir sürü insanla da özdeşleştiriyorsun. Elbette bir insanın güvenilir, sağlam arabaya binmesi normaldir; fakat onu prestij haline getirmesi, itibar görme aracı olarak kullanması vahimdir.
KUMARBAZ HAYVAN
Kapitalist dünya ekonomisinin büyük krizi henüz başlamadı. Ama 5 yıl ama 50 yıl sonra bir gün gerçekleşeceği kesin. Tıpkı büyük İstanbul depremi gibi sadece zamanını kestiremiyoruz. Çoğu insanın anlamakta zorluk çektiği borsa ekonominin bizzat kendisidir. Borsayı basit bir şekilde şöyle izah edebiliriz. Dünyada 200 ülke var ve bu 200 ülke her gün birbiriyle alışveriş ediyor. Dünyada üretilen dört üründen biri ülkeden ülkeye gidip geliyor. Yani bir günde bir ülkeden diğerine 30 - 35 milyar dolarlık bardak, çay, otomobil, uçak, şeker gidiyor. Ama günlük ülkeden ülkeye ticaret işlem hacmi 4 trilyon 500 milyar dolardır. Bunun 4 trilyon 300 milyar doları işin içinde bir nesnenin, ürünün olmadığı ticarettir. Sürekli hisse senetleri; euro, yen, lira, yuan, dolar gidip geliyor. Petrol, kauçuk, kalay, pamuk, buğday, kakao, kahve gidip gelmeden onların üzerindeki haklar gidip geliyor. Diyelim ki ben 6 ay vadeli kakao alıyorum. 6 gün sonra ya da 5,5 ay sonra onu satıyorum. Kakaonun kendisi gidip gelmiyor. Benim kakao üzerindeki haklarım gidip geliyor. Yani ben kakao üzerinde oynuyorum. İnsanlar bunu neden yapıyor? Kapitalist sistemin gelişim mantığı içinde konuşursak insan kumarbaz bir hayvandır. Ekonominin bütün alanlarındaki insanlar rasyoneldirler, hesapçıdırlar. Mesela Ev kadınları hesapçıdırlar. Evin bütçesine göre alışveriş yaparlar. Bir yatırımcı bir fabrika kuracaksa ne kadar kaynak ayıracağını, ne kadarını bankalardan alacağını iyice planlar. En kötü ihtimali -sel, kriz, ihtilal vs. düşünür. Bu insanlar rasyoneldirler. Ama finans piyasalarında oynayanların %90'ı rasyonel değildir. İrrasyonel varlıklardır. Keynes bunlara hayvani ruhlar, diyor. Sürekli hesapsız şekilde hep kazanacağını düşünen hayvanlar... Genel ticaretin %99'u finansal ticarettir. Sadece %1'i reel ticarettir. Bu %99 içindekiler ağırlıklı olarak irrasyonel, akıl dışı hayvani ruhlar iken bu %1'in içindekilerin hepsi rasyonel olsa ne yazar? Dünya kapitalist sistemi %99 nispetinde finanslaştığı (sanallaştığı) için ve bu finans piyasalarına o kumarbaz ruhlu, irrasyonel, hayvan herifler yön verdikleri için onların aşırılıkları dönüp dolaşıp reel sistemi kilitliyor. O kilitlenme içerisinde en fazla kısa vadede etkilenenler işlerini kaybedenler oluyor.
KOMÜNİZM KAPİTALİZME HİZMET EDİYOR
Kapitalizm öyle bir sonuç ortaya çıkarıyor ki dünya nüfusunun %10'u dünyada kazanılan servetin %90'ına el koyar hale geliyor. Bir yandan insanlık tarihinin en fazla değer ürettiği söylenen sistemi bir yandan da insanlık tarihinde en fazla açlığın çekildiği ve adaletsizliğin zirveye çıktığı bir sistem. Kapitalizm bunu sadece ekonomik mekanizmalarla yapmıyor. Askeri mekanizmaları, siyasi mekanizmaları kapitalist sömürünün emrine vermiş oluyor. Emperyalizm dediğimiz de budur. Çinliler daha ucuza çalışıyor, Mısır daha da ucuza çalışıyor. Küresel olarak işçiler sanki sürekli fiyat indiriyorlar. İşçiler adeta birbirlerinin ekmeğiyle oynuyor. Firmalar ürünlerini Uzakdoğu'da imal ediyor. Dünya nüfusunun %100'ü kapitalistleşmedikçe bu problem ortadan kalkmaz. Komünizm Çin'den bugün niye kalkmıyor? Komünizm demek ucuz işçilik demektir. Komünizm şu anda Çin'de kapitalizme hizmet eden bir siyasi sistemin adıdır.
PARA VE ŞİİR
Yaşadığımız dünya paradan daha üstün değer kabul etmeyen bir dünya. Bu şiirin nefes alamayacağı bir ortam demektir. Şiir ne olursa olsun alıcısı ve vericisi olan bir hadise. Şair de kendini bu şekilde kanıtlar, ortaya çıkarır. Paranın ölçü olduğu bir ortamda şairin anlaşılmaması ve tanınmaması olağandır; ama böyle bir ortamda şair yok anlamına gelmez. Şair çünkü bunu yok ederek böyle bir ortamın zavallılığını, böyle bir ortamın ihanetini böyle bir ortamın rezaletini fark ederek belli bir alana çekilmiş kişidir. Şiirin kıymetini bilecek insan sayısı azalmıştır.
TOPLUMA DAHA ÇOK ŞAİR Mİ LAZIM, DAHA ÇOK DOKTOR MU LAZIM?
“Şairlik boş iş, avare dolaşma sanatı” diye cevap vermeyin lütfen. Halen toplum hangisine daha çok değer veriyor diye sormuyorum. Hangisine daha çok değer vermeli diye soruyorum. Sen eğitimde tıbbı öne çıkarır, en yetenekli çocukları doktorluğa özendirirsen elbette toplum da tıbbı ödüllendirir. Günün ve avamın ön yargılarını at aklından, Mutlak’ı referans almaya çalış. Sor: Leş bedenleri canlı tutmak mı daha önemli, yoksa dilde – ve mekanda, tınılarda, görsel imgelerde, günlük hayatın detaylarında – güzelliği aramak ve sunmak mı daha önemli? Hangisi insan hayatına daha çok şey katar? Hangisi insan soyunun geleceğini daha çok ilgilendirir? Güzelliğin kaynakları kurusa dünya yaşanmaz olur. Herkes on sene erken ölse dünyadan bir şey eksilir mi? Aynı sorular mühendislik eğitimi için geçerlidir. Teknisyen ve mühendis lazım elbette. Ama bu kadar lazım mı? Daha önemlisi, teknolojiyi kendi içinde bir amaç ve bir değer haline getiren anlayış insan yaşamının kalitesine ne eklemiştir? Güzelliği yaşamın amacı mertebesine yükseltebilen insan için mühendis faydalı bir araçtır, hizmetkardır, danışacak kişidir. Ama bir toplumun en yetenekli gençlerini teknolojiye, ve onun altyapısı olan fen bilimlerine yönlendirirsen o gençler mesleklerini araç değil amaç olarak görmeye başlarlar. Hizmetkar olmayı gururlarına yediremezler. Danışmanlık yerine amirlik yapmaya özenirler. Sonucu görüyorsun. Dünyayı otoparklar ve elektrik santralleri kaplar, kutsal ikonların yerini Çin malı oyuncaklar alır. Batı dünyasında şiir son yüz yılda çöktü. Türkçede daha önce (mesela 1850’lerde) mi çökmüştü, 1920’lerde mi çöktü tartışırız. Ama çöktü.
TEMENNİ
Fransız yazar Marguerite Duras, 1985 yılında verdiği röportajda 2000 yılında hayatımızın nasıl olacağını tahmin ediyor. Öngörüsü yüksek bir yazar olduğu tescillendi. Söylediklerinin hepsi gerçekleşti. Umarım röportajın sonundaki dileği-tahmini de gerçekleşir.

Yorumlar
Yorum Gönder