Bu dünyadan bir defa geçeceksin

Kemal Sayar'ın "Yavaşla" adlı kitabında yaşadığımız çağa ait çarpıcı tespitler bulunuyor, beğendiğim kısımları alıntılıyorum.


Hız yapmak, bugünün dünyasında en yaygın sivil itaatsizlik tarzı. Araba kullanmak yürümenin yerini almış bulunuyor. Yürüyerek kolayca gidebileceğimiz yerlere bile arabayla gitmeyi yeğliyoruz. Hız yapmak bize zaman kazandırmıyor. Şehir içi trafiğinde hız yapanlar daha fazla ışığa yakalanıyor. Hızla birlikte daha uzak mesafelere gidiyor ve zamanımızın çoğunu yine yollarda harcıyoruz. Hız mimariyi de değiştiriyor: Artık göz alıcı şehirlere, durup temaşa edeceğimiz süslemeli, oymalı binalara ihtiyaç yok. Hızlanan sürücünün gözü tarafından daha kolay algılanacak beton ve cam karışımı binalar şehirlerin yeni tarzını oluşturuyor. 

Otoyollar, içinde yaşadığımız doğayla duygusal bağımızı kesintiye uğratıyor ve çarpık bir şehirleşmeyi beraberinde getiriyor. Bizi bir yerden diğerine, içinde yaşadığımız doğayı fark etmeksizin taşıyor. Hız ve hareketliliğin sınai ilerlemenin merkezi kabul edildiği bir anlayışı yansıtıyor. Bir metro veya hava seyahati gibi, yer duygusunu yok ederek, zaman ve mekanı sıkıştırarak her şeyin aynı olduğu bir yaşantı doğuruyor. Küreselleşmenin dünyayı aynılaştırdığı ve düzleştirdiği söylenir, öyle ki nereye giderseniz gidin aslında yola çıktığınız yerden hiç ayrılmamış, hiçbir yeri geride bırakmış olmazsınız. McDünya'da her şey aynıdır.

Hız ve artan hareketlilik, toplumu daha fazla kutuplaştırır. Özel taşıtlarıyla seyahat edenler ile ulaşım için toplu taşıma araçlarına bel bağlayanlar arasındaki uçurum büyür. Araba kullanamayacak kadar genç ve yaşlı olanlar veya maddi sorunlar yüzünden araba sahibi olamayanlar, giderek ikinci sınıf vatandaş oluverirler.

Çok yakın mahallerde olsalar da, hareketli zenginler ve hareketsiz fakirler farklı dünyalarda yaşamaya başlar. Fukara, görünmez duvarlarla çevrilen zindanlara hapsolur. Zenginleri yanından yöresinden hızla geçerken görür. Zenginler otoyollardan arabalarıyla, gökyüzünden uçaklarla geçer; fukara televizyonda onların yaşadıkları göz kamaştırıcı hayatları izler. Oysa zenginler için fukara görünmezdir, seyrettikleri hız ve yükseklik, dünyayı daha düşük çözünürlükte görmelerine yol açar.

İçinde bulunduğumuz çağ, şimdiyi yaşamamıza fırsat vermiyor, her şey gelecek için yapılıyor.

Cüzdanımızda daha fazla para var; ama alınması gereken daha çok şey ve bütün bunları kazanmak için harcanması gereken daha fazla mesai de var. Başarımızın göstergesi, sahip olduklarımız ve hayatın öncelikli gündemi ekonomik mücadele olduğunda, anne babalık da iş hayatındaki sert ve rekabetçi üsluba bürünüyor. 

Hızla birlikte tabiata bakışımız değişiyor. Atlı arabadan trene geçmekle, insanın manzarayı izleme biçimi köklü bir değişiklik geçirmişti. Zaman ve mekan, hızla birlikte farklı algılanıyor, gerçeklik bambaşka bir şekilde tecrübe ediliyordu. Geçtiği yerlerin ses ve kokularını içine çekerek değil, bir pencerenin izin verdiği kadarını çok kısa bir zaman parçasında görerek seyahat ediyordu tren yolcusu. Günümüzde ise demir yolunun yerini uydu dalgaları ve fiberoptik kablolar almış bulunuyor.

Hız, tabiata içkin olan güzelliği görmemizi engelliyor. Bedenlerimiz bu hıza programlı olmadığından, ağır ağır çözünmeye başlıyor. Hıza dönük hayat tarzlarımızdan kaynaklanan bedensel ve ruhsal hastalıklarda patlama yaşanıyor. Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Orada ama buradayız. Dostumuzla sohbetteyiz ama telefonun veya sohbet ağının ucundayız. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız.

Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekan. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir. İnsana ve gerçek hayata ayrılan zaman azaldıkça yabancılaşma çoğalıyor.

Zamanın para demek olduğu bir çağda dinlemeye ve düşünmeye ayrılan vakit giderek azalıyor. Yüz yüze konuşmanın gerektirdiği duraklamalar, düşüncenin ufak molalarla derlenip toparlanma ihtiyacı, fazlasıyla sıkıcı ve yavaş bulunuyor. Böylece diyaloğun yerini veriler, yorumun yerini power point sunumları alıyor.

Güzel olan, kayda değer olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. Telaş ve acelecilik toplumuna karşı, ağırdan alma ve sükunet toplumunu diriltmemiz gerekiyor.

Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Zaman algımız ruh halimize göre değişiyor. Sinirli, beklentili, çökkün veya korkulu olduğumuzda zaman yavaşlıyor. Yaşlandığımızda hızlanıyor. Çocuk için ertesi gün uzak bir gelecek olarak görünürken, yetişkin birisi için gelecek hafta, çok yakın bir zamandır.

Bize düşen, hayatımızı, o uzun şimdiyi, Tanpınar'ın dizeleri eşliğinde bir kez daha düşünmek: "Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında" Anı yaşamayı bilmek büyük meziyet.

Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "içime çektiğim hava değil gökyüzüdür" diyebilenler, eve mutlu dönüyor.

Kendi ölümlülüğünün, sonlu hayatının farkında olan tek varlık insandır. Bugün geçmişe ışıklarını düşürdüğünde, kendimizi 'kader kurbanı' olarak mı göreceğiz yoksa "Acılarımdan öğrendiğim bir şeyler var" mı diyeceğiz? Geriye dönüp baktığımızda, "içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayat"ın suçunu mu duyacağız yoksa "Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar"mı diyeceğiz?

Sağlık, Ivan Illich'in on yıllar önce büyük bir öngörüyle dile getirdiği gibi, insanın ölüm, acı ve hastalık gibi gerçeklerle başa çıkabilme yetisidir.

Video oyunları akıl almaz bir şiddete gömülü, televizyon yapımlarında sinek gibi insan öldürülüyor, gün geçmiyor ki dışarıdaki dünyadan bir vahşet haberi ulaşmasın. Ümitsiz bir dünyada hak aramanın yegane yönteminin şiddet olduğunu düşünerek yetişen bir kuşak karşısındayız. Onları hayata bağlayacak, bir yön ve anlam duygusu verebilecek şey, birlikte yapacağımız konuşmayı zenginleştirmek, onlarla hikayeleri ve hayalleri paylaşmak olabilir. Çocuklarımıza hikaye anlatmalı, onları hikayelerle emzirmeliyiz.

Günümüzün kapitalist toplumu vicdan yoksunluğunu bir değer olarak öne çıkarıyor, antisosyal acımasızlığı bir hayatta kalma stratejisi olarak öneriyor. Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve 'güçlü olan ayakta kalır' düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor. Değer boşluğu, antisosyal kişiliğin gelişimi için en uygun fideliktir, her şeyin hızla değiştiği bir dünyada eski değerler erozyona uğrarken insanlara rehberlik edece yeni değerler oluşmayabilmektedir. (Yazar burada sıçmış.)

İnsan tabiatının özde merhametle dokunduğunu söyleyen Doğu öğretilerinin aksine, Batı geleneği, insan tabiatının özünde zalim olduğuna inanır. İnsan, bu görüşe göre, kötü mizaçlı bir varlıktır. Batının binlerce yıllık tarihi; kitle halinde çarmıha germeler, işkence odalarının icadı, dünya savaşları, soykırım, etnik temizlik gibi günahlarla tıka basa dolu. (Cemil Meriçciliğe soyunmuş.)

İnsan bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından. (sehl-i mümteni bir aforizma)

İnsan, fark edilmek ister. Oysa giderek aynılaşan ve anonimleşen bir dünyada, fark edilmek zorlaşmıştır. Bir süre önce Boğaz Köprüsünden atlayarak intihar eden bir genç kız, "Yavaş yavaş delirdim ve siz fark etmediniz" diyordu.

Yalnızlık ve kayıtsızlığı aşabilmek için pek çok genç cinselliği kullanır. Bedensel yakınlık kişisel ilişkinin yerine konulmaya çalışılır. Ruhunu katmadan, kendini adamadan, aidiyetten uzak cinsellik, Rollo May'in harika ifadesiyle, "Duyarlılık olmadan duyum ve mahremiyet olmadan birleşme" ile sonuçlanır. 

İnsan yalnızlaşıyor. Şöyle dikkatlice etrafınıza bir bakın. Kaç kişi bir diğerini dikkatle dinliyor? Kaç kişi gönlünden geldiği gibi meramını ifade edebiliyor? İnsan dili kötürüm ve kekeme bir hal almış durumda. Televizyonun uğultusu, cep telefonunun zırıltısı, hayatın telaşı sahici bir konuşmayı giderek imkansız hale getiriyor. Oysa insan hikayeler anlatmak isteyen bir varlık. Anlattığı hikayelerin yankılarını duymak isteyen, varoluşunu başkasının yüzünde seyretmek isteyen bir varlık. Can, dilde hayat buluyor. Düşünürün söylediği gibi, 'dil varlığın evidir'

İnsan yabancılaşıyor. Sadece ruhuna değil, bedenine de yabancılaşıyor. Dünya artık sisler arasından görünüyor. McDünya'da farklı olmak giderek zorlaşıyor. Bağımlılık ve özerklik, yakınlık ve mesafe, içini dökme ve korunaklı durma gibi ikilemler günümüz insanını çok fazla meşgul ediyor. İlişkilerin, aşkların, dostlukların ve hatta sohbetin bile kısa ömürlü ve sanal olduğu bir dünyada, insanların kendilerini gerçek olarak hissetmeleri zorlaşıyor. Ne dünya ne de kendileri gerçek. Her şey, 'bir dürbünün tersinden bakıyor gibi' bulanık.

Türkiye'de yaklaşık yirmi yıldır ilginç gelişmeler yaşanıyor. Türk modernleşmesi yoğun bir bireyselleşme şeklinde tecelli ediyor. Bu topraklarda son on yılda bu kadar çok alışveriş merkezi, bu kadar çok spor merkezi açılıp bir o kadar çok roman yazılmaya başlandıysa, "Ne oluyor?" diye sormak zamanıdır. Pek çok insan anlattığı hikayenin çok önemli olduğuna ve mutlaka anlatılması gerektiğine inanıyor. Kaldı ki roman yazarlığının da 'bir başarı öyküsü'ne tahvil edilebildiği günlerde yaşıyoruz. Roman yazabilmek için bir meselenizin olması gerekmiyor, büyük anlatıların kayıplara karıştığı bir zamanda zaten küçük hikayeler öne çıkıyor.

Romanın ahlaki meseleleri yok artık; roman 'kalbin kendi çelişkileri'nden beslenmiyor. Dostoyevski kahramanlarının o yakıcı varoluşsal meseleleri, insanın özünün sorgulandığı o peygamberi söylem bir kenara bırakıldı. Varsa yoksa şaşırtmaca ve kurgu, varsa yoksa mühendislik! Her şeyin ruhunu kaybettiği bir çağda, romanı eğlencelik bir televizyon dizisinden ayıran özellik kayboluyor ve edebiyat, ruhu ve meselesi olmayan, edebi metni oyuncağa çeviren, egoperest oyunbazların elinde can çekişiyor.

Alışveriş merkezi bir baştan çıkarıcıdır, orada hem ilgi hem mesafe vardır. Yakınlık ve uzaklık. Sizi kolunuzdan tutup içeri çeken, zorlayan, "Malım iyi, al" diyen kimse yok. Görünür olup da kendini satmaya çalışmayan, arzuyu nasıl da kamçılar, değil mi?

Para değilse, mutluluğu sağlayan şey ne? Mutluluğu sağlayan en önemli etken, yakın sosyal ilişkiler. Öznel iyilik hissini, diğer insanlara duyduğumuz bağlılıktan devşiriyoruz.

Bir ayağı çukurda olan yaşlı kişi, ölümü hatırlattığı için hayattan kovulmak isteniyor. Ölüm çağdaş Batılının sürekli bastırdığı, inkar ettiği, ona karşı savaştığı, kabullenilemez bir durum. Foucault'yen bir dille konuşacak olursak, nasıl akıl hastalarının maruz bırakıldığı 'büyük kapatma' toplumun sahte standartlarına uyum sağlamış 'normaller'i korumak amacına matufsa, yaşlıların huzurevlerinde toplanmaları da ölümün her türlü tezahür ve hatırlatıcısını sosyal hayattan tehcir etmek amacını taşıyor. 

Geniş ailenin kaybedilmesi, kapitalizm için bir fayda sağlıyordu, böylece küçül(tül)müş ailenin toprağa ve atalara sadakati kalmayacak, hareketlilik artacak, yer değiştirmeyle birlikte iş ve tüketim sahaları da genişleyecekti. Ama çekirdek aile, bir evvelki nesille en yeni neslin irtibatının kopması, onlardan alınan hayat bilgisinin azalması anlamına da geliyordu.

Ölümün yanı başında, ondan bir adım ötede yaşadığımız bilgisi, bizi endişelendirir ve işte bu yüzden, dünyanın kontrol edilebileceğine inanmak isteriz. İnsan, değiştiremeyeceği karşısında, kaderine rıza göstermeyi bilmeli. "Kaderini sev" demişti Nietzsche, "kaderini sev ki o senin hayatındır."

Kim ki entelektüel, fiziksel veya duygusal güçlerinin bir sınırı olduğunu bilir ve bu sınırları gönülden kabullenirse, o bilgeliğe doğru bir adım atmış demektir. Hayatın büyük resmini dikkate alarak, bir denge ve oran tutturmak demektir bu.

Eğlendiğimiz, yeyip içtiğimiz mekanlar, bindiğimiz arabalar, taktığımız mücevherler bizi soylu kılmaz. Soyluluk ötekini işitebilmekten yapılma bir mücevherdir. Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. Bu ülkenin en soylu insanları, diğerlerinin acısını en çok içinde hissedenlerdir. (Rüyalarda buluşuruz.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız