Bilgi kirliliğinde temiz kalabilmek


Varlığın tehdit altında olması konsepti toplumsal bir paranoya seviyesinde gerçekleştiği takdirde kitleler otokratik eğilimleri yüceltebilir. Mesela terör saldırılarının genellikle otoriter yöneticileri güçlendirmesi bir tesadüf değildir. Keza korkudan beslenme durumu bu kuram ile açıklanabilmektedir. Dehşet, insanda sığınma ihtiyacı doğurur.

Kozmostaki yerimiz yolda yürürken ezdiğimiz bir bakteriden daha büyük değil. Evrenin gözünde eşsiz, özel, narin kar taneleri değiliz. Yalnızca “bilinç” hediyesi ile donanmış ve hedefleri peşinde koşan kendi halinde canlılarız.

Gerçek hayat, bütün güzelliklerine karşın acı, keder, başarısızlık ve adalet yoksunlukları ile bezenmiş durumda. En önemlisi hayat, kayıplar ve ölümle dolu. Modern dünyanın en acımasız yan etkilerinden birisi de başarısızlığı yok oluşla eşit tutan düşünce yapısının, toplumsal bilince derinlemesine işlenmiş olması.

Sosyal medya ise bu yok oluş kaygısından kurtulmak isteyen insanlara alternatif bir çıkış kapısı sundu. Gölgenin getirdiği bütün zayıflıklar ve korkulardan arındırılmış yeni bir kimlik yaratma şansı.
Gölge; varlığımıza yönelik tehdit içeren, bizi kaygıya sürükleyen ve günümüz dünyasında çerçevesi son derece genişlemiş ölümcül uyaranlardır. Bu bağlamda gölge terimi ile bize ölümlülük, hiçlik ve yok oluşu hatırlatan unsurlardan bahsedilmektedir.

Milattan önce 40.000’li yıllardan kalma mağara çizimlerini inceleyen uzmanlar, çizimlerin sanat veya kendini ifade amacından farklı bir fonksiyonu olduğu kanaatindeler. Öne çıkan iki tahmin ise çizimlerin genel olarak totem ya da genç avcıların eğitimleri amacıyla kullanıldığı yönünde. Totem olduğu düşünülen çizimler, ulaşımı oldukça zor olan ve yaşam alanı için kullanılmamış mağaralarda keşfedilmiş. O dönemin insanlarının kutsal saydığı düşünülen bu alanlarda, duvarlara resmedilen başarılı ve büyük av resimleri “ölüm ve yaşam üzerinde kontrol sahibi olma isteği ve buna yönelik gerçekliğin değiştirilmesine” önemli birer örnek niteliğinde. Bu tür eylemlerin özellikle Hıdrellez günlerinde içine ev, araba gibi dilekler çizilen kağıtların akar sulara atılmasıyla devam ettiğini biliyoruz.

Yalnızca yaşadığımız son yüzyıldaki moda akımlarını göz önünde bulundurarak beğeni algısı ve kolektif gerçekliğin defalarca değiştiğini görürüz. Kişiler beğeni algılarını düzenli olarak değiştirerek toplumdan dışlanmaktan kurtulurlar. Tutsakların, onları tutsak eden kişilere karşı duygusal bağlanma halini ifade eden Stockholm Sendromu da başka bir içgüdüsel uyumlanma ve hayatta kalma stratejisidir. Tutsak kişi hayatta kalabilmek için gerçekliğini değiştirmeye yönelir ve bu yolla kaçıran kişinin de kendisine bağlanacağına ve merhamet edeceğine yönelik bir inanç geliştirir.

Dünyada yaşanan hemen tüm savaş ve soykırımlar birey ve toplumların varlıklarını sürdürmeye yönelik öne sürülmüş somut veya fabrikasyon gerekçeler üzerine inşa edilmiştir. Bu durum ise genellikle dehşetten kaçınma adına doğan yeni dehşetlerin tetikleyicisi olmuştur. Bahsettiğim olay akışı belki de en net bir biçimde nazi rejiminin başlattığı ikinci dünya savaşında gözlemlendi.

Dünyayı sarmalayan internet, günümüz insanını gerçek zamanlı bir şekilde yeni stres faktörleri ile tanıştırıyor.

Gerçekliğimiz yeni tehditlere karşı düzenli olarak uyumlanırken tüm bu hengamenin ortasında ise ne yapacağını bilmeyen, kimliksiz çocuklar duruyor. Sosyal medyaya hapsolmuş, hayattan neler bekleyebileceğini bilmeyen, depresyonun elinde kıvranan milyonlar. Önlerine konulmuş hedeflere sorgulamadan koşan kimliksiz çocuklar.

Yaşamımız için yiyecek ve su ne kadar önemliyse kendimizi geliştirmek ve gerçekleştirebilmek için “boşluk” da o denli önemlidir. Zihnimizde ancak boş bir alan olduğunda yeni bilgileri alır, yorumlar ve nihayetinde kişiselleşmiş yaratıcı bir çıktı ortaya koyabiliriz. Günümüzün hızlanan dünyasında ise etrafımızı sarmalayan bilgi ve misyon kirliliği; “boşluğu” korkulası, kaçınılası bir olguymuş gibi gösteriyor. Bir arkadaşımızla konuşurken ara verdiğimizde, uğraşacak bir şey bulamadığımız her anda, yabancı bir topluluk içindeyken gerildiğimizde telefonlarımıza yönelmemiz biraz da bu yüzden belki.

Hayat yolculuğumuz süresince kişiliğimizi şekillendiren dört temel etmenden söz edebiliriz. Bunlar sırasıyla; genetik yatkınlıklar, ebeveynlerin yetiştirme biçimi, sosyal çevre ve şanstır. Kişisel olarak şansın bu süreçte en az yarı yarıya yer kapladığına inanıyorum. Yaşam süremiz boyunca kontrolümüz dışında gerçekleşen ve bizi pozitif veya negatif anlamda derinlemesine etkileyen, şekillenmemize katkıda bulunan yüzlerce olayla karşılaşırız.

Kimliksiz çocuklar, ebeveynlerinin iç dünyalarında verdiği varoluş savaşının en büyük kaybedenleridir. Önlerine koyulan hedefleri çaresiz biçimde gerçekleştirmeye çabalar veya ailenin yarattığı illüzyon içerisinde yaşarken kendilerini tanıma ve anlama konusunda zorlanırlar. Bu nedenle milyonlarca kişi 10 soruluk “aslında kimsiniz” testlerine ihtiyaç duyuyor, kendilerini başkalarının sözleri üzerinden tanımlıyor ve kendi değerlerini fotoğraflarına verilen beğenmeler üzerinden ölçümlüyor.

Milyonlarca insan kendisine bir türlü yöneltemediği “Ben kimim?”, “Gerçekten ne istiyorum?” sorularına aldıkları yanlış veya eksik cevaplarla idare ediyor. İçlerinde oluşan boşluğu yaratıcılığa dönüştürmek yerine o boşluğu sosyal medya reaksiyonları, yemek veya alışveriş ile doldurmaya çalışıyor.

Yetişkinleşme sürecindeki bireyin tek başına mücadele vermek zorunda kalacağı zorluklarla karşılaşma anı, önemli bir kırılma noktasıdır. Aileler tarafından dayatılan lineer yükseliş hedefli paket kimliklerin çözüm üretemediği durumlarda kişi ya kendisini keşfetmek ya kopya çekmek ya da kişisel gelişimciler tarafından üretilmiş yeni paket kimlikleri satın almak zorunda kalacaktır.
İnternet ve alt kümesi olan sosyal medya, kendine “yeni bir ben” arayanlar için gereken tüm altyapıyı sağlamış vaziyette. Kişiler yarattıkları sosyal medya hesapları yoluyla başlangıçta kendilerini farklılaştırmak için küçük estetik dokunuşlar yaparken günümüzde bu durum bambaşka bir noktaya taşındı.

Yükselen farklılaşma ihtiyacı günümüzün sosyal medya profillerini yaşamın çok merkezi bir konumuna yerleştirdi. Sosyal medya hesapları da böylece, kullanıcıyı dijital ortamda temsil eden idealize vekil kimliklere dönüştüler. Daha çok etkileşim alabilmek için dönüşüme uğruyoruz. Kendimizi reddederek farklılaşma çabamız ise ironik biçimde “aynılaşmaya” götürüyor bizi. Böylece sosyal medya yardımıyla kendimizi arayış maceramız bir sonuca ulaşıyor.

Sosyal medyanın gelişim sürecini “anonim” ve “gerçek kimlikli kullanım” olmak üzere iki farklı dönem olarak ele alarak incelemek doğru olacaktır.

2000’li yılların başlarında anonim kullanıcının genel davranış kalıplarına baktığımızda gerçek hayatta sahip olduğu sosyal kimlikten derin sapmalar yaşamadan içerik ürettikleri rahatlıkla gözlemlenebilir. Kullanıcılar anonimliğin bir getirisi olarak sosyal hayatta ifade edemedikleri düşünce ve deneyimlerini daha rahat konuşur hale gelmişti. Salt yazılı iletişimin getirdiği sınırlamalar kullanıcının kendini ifade edebilmek için iyi ve akıcı bir anlatım dili kullanmasını zorunlu kılıyordu ve bu nedenle anonim dönemde kullanıcılar arasındaki farklılaşma ancak bu kişilerin kendini daha iyi ifade edebilmesi ile mümkündü. Bu durum internet toplulukları içerisinde sosyo-ekonomik farklılaşmaları anlamsızlaştırırken entelektüel birikimin yücelmesini sağladı. Anonim dönem sosyal medya organları ile yeni nesil sosyal medyanın önemli farklarından bir diğeri de eski dönem platformlarda içeriklere “olumsuz oy” verilebilmesidir. Negatif oylamanın yarattığı “onaylanmama korkusu” narsisist özelliklere sahip kullanıcıların bu platformlarda ön plana çıkmalarını zorlaştırıyordu.

Sosyal medya üzerinde anonim kimlikten gerçek kimlik kullanımına doğru geçiş dönemi aynı zamanda sanal zorbalığın da yükselişine sahne oldu. Onay ihtiyacı çeken, kendisini güvende hissetmek isteyen ve kendi kimliğiyle etki alanını genişletmeyi arzulayan kullanıcılara kendilerini ifade edebilmeleri için yeni bir alan açılmıştı artık. 

Bu dönemlerde youtube dahil olmak üzere daha eski platformlarda halen aktif olarak “beğenmedim” butonlarının neden Facebook üzerinde olmadığının sorgulanması üzerine Facebook ekibi basit bir açıklama yaptı. Bu açıklama dahilinde “paylaşımlara yapılan negatif bildirimlerin kullanıcıların site deneyimini olumsuz etkileyeceğini düşündükleri için beğenmedim gibi bir fonksiyon yaratmayı planlamadıklarını” ilettiler.

Küçük bir not eklersek sahte hesabın yoğun olduğu yerde sanal zorbalık da yoğun olur. Bu anlamda Twitter kendi dar kitlesinden tatmin olmayan kullanıcılar için önemli bir fırsat yaratsa bile zaman gösterdi ki Facebook’un sunduğu sınırlandırılmış ütopya genel kullanıcı için daha önemliydi.

Anonim kullanıcıların yüksek entelektüel aktarımları zaman içerisinde yerini gerçek kimlikli kullanıcıların videolu ve fotoğraflı kısa gönderilerine bırakmıştı.

Dünya toplumlarının her kesiminin dahil olduğu platformlar kendi standartlarını oluşturmaya başladılar. “Too long didn’t read” yani “Çok uzun, okumadım” sözünün internete hakimiyetinin en önemli sebeplerinden biri de bahsettiğimiz kriterlerdeki kullanıcıların ve hızlı tüketimin yoğunluk kazanmasıyla gerçekleşti. Bu durumun başka bir kanıtı da dünyanın en büyük bilgi kaynağı olarak kabul edilen Wikipedia’ya gösterilen ilginin Google Trends verilerine göre 2009’dan günümüzde değin dramatik düşüşünü sürdürmesidir.

“Çok uzun, okumadım” gerçekliği onay ihtiyacını entelektüel paylaşım yoluyla gerçekleştiren internet kullanıcılarına iki yol bırakmış oldu: Yeni gerçekliğe uyumlanmak veya hayatlarında sosyal medya dışında yeni onay kaynakları bulmak. Pek çok kişi yeni gerçekliğe uyumlandı elbette. Artık insanlar basit, kısa gönderiler yoluyla internette yok olmama savaşı vermeye başladılar. Gerçek kimlikleri ile ortada olan ve entelektüel birikimleri ödüllendirilmeyen kullanıcıların onay kaynağı bulabilmek için kendilerini sunmaktan başka çareleri kalmadı. Bu şekilde yüksek frekanslarla yenilen yemeğin, gezilen görülen yerlerin paylaşıldığı adı konulmamış bir sosyal statü savaşı dünya çapında patlak verdi. Bu öyle bir noktaya geldi ki paylaşım “gerçek deneyimin” önüne geçmeye başladı.

2012’de çıkış yapan Instagram, ölümcül uyaranlar tarafından kuşatılmış sosyal medya kullanıcıları için pek çok açıdan kurtarıcı nitelikteydi. İnstagram ilk popülerleşme döneminde konum paylaşımlı basit bir filtre programıydı. Kullanıcının çektiği fotoğrafları yani “yaşadığı anları” daha güzelleştirerek sunmasına yarayan bir yazılım. Bu yazılım vasıtasıyla daha süslü hale getirilen fotoğraflar kişinin kullandığı sosyal medya organı üzerinden paylaşılıyordu. Instagram ile kullanıcı ilk kez kolay bir şekilde görsel gerçekliği özel bir efor harcamaksızın bükme fırsatını yakalamış oldu.
Yükselişin akıllıca değerlendirilmesi neticesinde Instagram kısa süre içerisinde basit bir üçüncü parti uygulama olmaktan çıkıp insanların “idealize edilmiş” versiyonlarını paylaştıkları devasa bir sosyal medya platformuna evrildi. Filtreler yardımıyla güzelleşen kişilerin yalnızca onay aldığı, “farklı, ideal bir ben” yaratma makinesine dönüştü. Kafa dağıtan, yarıştıran, rekabet sunan yeni ve dinamik bir ütopya… Etki alanımızı genişletmek için yeni bir beslenme alanı.

Narsistik bireyler tarafından üretilmiş aşırı gösterişe yönelik içerikler, yalnızca bu kişiler tarafından değil bu kişilerin kimliğine bürünmüş taklitçi kullanıcılar tarafından da internette dolaşıma girmektedir. Narsisistik aktivasyonun getirdiği yüksek görünürlük de böylece sosyal medyanın normları üzerinde etki sahibi olarak genel kullanıcının gerçekliğini değiştirir.

Telefonumuzun güzel bir yemekten, seksten, sevgili ile geçirilen mutlu anlardan veya buz gibi bir bardak meyve suyundan en büyük farkı sürekli yanımızda olmasıdır. Yani narsistik normlara uyumlanmış bir kişi için akıllı telefonların artık “temel tatmin kaynağı” statüsüne geçmesi kaçınılmaz bir durumdur. Dopamini çok derinleşmeden tanımlayacak olursak yaptığımız bir eylemden haz almamızı sağlayan temel nörotransmitterdir ve emin olun ki beyin zevke, sefaya son derece düşkün bir organdır.

Yapılan çalışmalar; yalnızca sosyal medya gönderilerine beğeni aldığımızda değil bildirim veya mesaj aldığımızda bile dopamin salgıladığımızı göstermektedir. Buna whatsapp mesajları da dahil.

Günlük kaygılarımız, üzerimize atanmış veya bizzat üstlendiğimiz görevler, bilinç sahibi olmanın en büyük armağanı olan hayal kurma eyleminden uzaklaştırmış bizi. Oysa zihnimiz en büyük özgürlük alanımızdır ve günlük hayatın getirdiği zorunluluklar bu özgürlüğümüzü kısıtlamak için bir gerekçe değildir. Bana göre hayal kurmak bilincimizin korkusuzca boşluğa dalıp bu boşluğa yaratıcı bir form vermesidir.

Emre Dirağ 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız