Ömür Boyu Esenlik

                                   
Ayrıntı yayınlarının çıkardığı kitaplara bayılıyorum. Pascal Bruckner imzalı Ömür Boyu Esenlik kitabı da onlardan biri. Altını çizdiğim, değerli bulduğum kısımlarını paylaşıyorum: 

· Artık bu çağda değerlerimizi ya da manevi mirasımızı devretmek için değil, yeryüzündeki mutlu insanların sayısını artırmak için çocuk yapılıyor.

· Mutluluk ayrıcalığı çok geçmeden genç insanlar için bir yük olmaya başladı. Bunca zamandır bekledikleri mutluluğun, peşinden koştukça ellerinden kaçtığını anladılar.

· Modernite, özgürleşmenin tüm bu sürecin hükümdarı olan mutluluğu da beraberinde getireceğini, vaat etti. Fakat bu mutluluk bileşimi, peşinden koşulduğu ölçüde bozuluyordu ve gençler, mucize vaadini güzel bir haber gibi değil, kimliği belirsiz bir Tanrı’ya bir türlü ödemeyi bitiremedikleri bir borç olarak yaşıyorlardı.

· Araçlar amaç halini alıyor ve aranılana kavuşulamadığında bu araçların yetersizlikleri ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle acımasız bir şekilde, mutluluktan çoğunlukla ona yaklaşmamıza olanak sağlaması gereken araçlar aracılığıyla uzaklaşıyoruz.

· Söz konusu olan mutluluğa karşı olmak değil; bu kırılgan duygunun, herkesin kimyasal, ruhsal, psikolojik, bilişimsel, dini yapılar altında kendini adaması gereken hakiki bir ortak uyuşturucuya dönüştürülmesine karşı olmaktır.

· Yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum!

· Hıristiyanlığın dünyaya ilişkin bu üçlemesi, daha sonra tüm inançlı ya da agnostik yazarlar tarafından ele alınacaktır: mutluluk geçmişte ya da gelecekte, nostaljide ya da umuttadır ama asla bu günde değildir. Mutluluğa meyletmek meşruysa da bu dünyada mutluluğu tamamına erdirme arzusu çılgınlıktır.

· Küçük bir insani hata ebedi bir cezaya neden olabilir; fakat tersine, çektiğimiz tüm acılar ancak Tanrı’nın hoşuna giden bir varoluş sürdürebilirsek öteki dünyada ödüllendirilecektir. Ya kabul edilecek ya reddedileceğiz. Cennetle eğitim sisteminin yapısı benzer.

· Dindarlar eylemde bulunarak inançlarını ortaya koysa bile, seçildiklerinden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bir günahkâr ne yaparsa yapsın Tanrı’ya karşı işlediği günahları asla unutturamaz, yalnızca O’nun sonsuz merhametine güvenebilir.

· Kurtuluş dar bir kapıyken cehennem azabına giden yol, “geniş ve ferahtır.” (Matta7,13)

· “Her an tehdidi altında olduğumuz ölüm, kaçınılmaz olarak bizi birkaç yıl içinde korkunç bir var olma, yok olma ya da zavallılaşma ihtiyacı içine atacaktır.”

· Tüm din adamlarının üzerinde durduğu gibi büyük günah, bu dünyadaki zevklerle ayartılmak değil bunlara bağlanmak, Tanrı ile olan esas bağı unutacak kadar köleleri olmaktır.

· “Nasıl gidiyor?” olabilecek en boş ve en derin sorudur. Dürüstçe karşılık verebilmek için, ruhsal durumumuzu özenle tartarak titiz bir döküm oluşturmak gerekecektir. Ne fark eder?

· Acıya katlanmak yetmez, onu sevmek, hakiki bir dönüşümün kaldıracı haline getirmek gerekir. Zafere götüren başarısızlık da budur; Luther’in dediği gibi Tanrı, günahkârın kurtuluşunu onu lanetleyerek sağlar.

· Hıristiyan dünya, barbarca ama son derece teselli edici bir fikirle, acıyı önceki hayatlarda yapılan hataların sonucu olarak kabul eden ve daha önce yapılan yanlışların bize geri dönüşü olarak açıklayan Budizm gibi, bizim gözümüzde belki acımasız ama anlama doymuş bir dünyadır.

· Aydınlanma ve Fransız devrimi yalnızca ilk günahın silindiğini ilan etmekle kalmamış, tarihe tüm insanlığa yönelik bir mutluluk vaadi olarak geçmiştir. Bu vaat artık metafizik bir safsata, esenlikle ilgili karmaşık sırların peşinde gerçekleşmeyecek bir umut değildir: mutluluk artık buradadır, ya şimdi gerçekleşecek ya da asla gerçekleşmeyecektir.

· Yüce ya da kurtarılmış olmak yerine mutlu olmayı tercih ediyoruz. Rönesans’tan beri değişen şey, maddi ve teknolojik ilerlemelerin ardından, yeryüzündeki hayatın kefaret ya da çile olarak kabul edilmemeye başlanmasıdır.

· Özellikle de bedenle barışmak gerekmektedir: Bedeni artık ruhu saran, kaçınılması ve kurtulunması gereken geçici ve tiksindirici bir örtü olarak görme dönemi bitmiştir. Beden bundan sonra dosttur, yeryüzündeki tek küçük kaynağımızdır, dinin tasma takmak, aşağılamak, unutmak gerektiğini söylediği bu en sadık dostumuzu her türlü tıp ve hijyen kuralıyla kollamak, bakmak, sarıp sarmalamak gerekmektedir. Bu konforun zaferidir; rahatlığın, sarsıntıları azaltan, rahatımızı garanti eden her şeyin bir kutsanmasıdır.

· Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin “yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı”nın insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğu bakışı, görülmemiş bir gözüpeklikle kabul görmeye başlar.

· Komünizmin ölümü de buradan, ortaya atılan vaatlerle gerçekler arasındaki çarpıcı farklılıktan oldu. Yeryüzü cennetini ilan etmek yetmiyor, beklentileri karşılayamamanın yaratacağı hayal kırıklığı riski her zaman olsa da, daha iyi daha eğlenceli bir yaşamı somutlaştırmak gerekiyor.

· Kötülük, insanın temelde iyi olduğu inancıyla birlikte yayıldığında her şey değişir: bir başarısızlığa, bir sapkınlığa dönüşür. Bundan sonra her türlü haksızlığın, eksikliğin hesabını tutar, insan türünün kendine ilişkin güzel kanılarını bozmaktan dolayı suçluluk hissederiz.

· Bundan sonra acı, dini kandırmacalardan mahrum halde, hiçbir anlam taşımaz oldu; bizi ne yapacağımızı bilemediğimiz korkunç birçok çirkinliğe hapsetti. Artık açıklanamıyor, tespit edilebiliyordu.

· Mutluluk hassastır ama hassaslığının nedeni yasakların ağırlığı altında ezilmesi değil, alabildiğine yaşandığı andan itibaren kendi kendini tüketmesidir.

· Toplum içinde yaşamak için bireyin, her gün isteklerinin artan bir kısmını terk etmesi gerekmektedir; tüm kültürler içgüdülerin bir kenara bırakılması üzerine inşa edilir.

· Freud aşağıdaki sonuca varır: “İnsanın mutlu olması ‘yaratılış’ sırasında göz önünde bulundurulmamıştır. En dar anlamıyla mutluluk olarak adlandırdığımız şey, yüksek gerilime ulaşmış ihtiyaçların çoğunlukla ani tatmininin sonucudur ve doğası gereği, düzensiz olarak ortaya çıkan bir fenomen şeklinde olamaz.

· Batılı birey, demokrasilerin ilk otoriter çağının kolektivite boyunduruğundan uzaklaşmış, tam bir özerklik statüsüne ulaşmıştır. Bundan böyle “özgürdür” ve seçme şansı yoktur: Cennet yolundaki engeller yok olduğundan, bir şekilde mutlu olmaya “mahkum edilmiştir”, Başka bir deyişle mutlu olmayı başaramazsa kendisinden başka kimseyi suçlayamaz.

· Yasanın, çabanın dilinden konuşmaktan vazgeçen düzen bizi ön plana çıkarmaya, bize yardım etmeye karar vermiş gibi görünüyor ve sanki her birimize bir melek eşlik ediyor ve kulağımıza sürekli olarak “en önemlisi, mutlu olmayı unutma” diye fısıldıyor.

· Mutluluk dini tam bir hakimiyet düşüncesiyle hareket ediyor: Kendi kaderimizin efendisi olacak, kaderimizi kendimiz inşa edecek ve mutlulukların keşfine çıkacağız. Böylece mutluluk da teknik ve bilim gibi eyleme ve insana dayanan marifetler listesine girmiş bulunuyor: Onu, kelimenin iki anlamıyla da ele almamız, mutluluğu hem yaratmamız hem sergilememiz gerekiyor.

· Mide ekşimeleri, yağmurlu günler, parasızlık, durum ne olursa olsun “mutlu olmak başkalarına karşı bir görevdir.” Alain’deki bu iradi mutluluk kavramı daha çok davranış ve nezaket sanatıyla bağlantılıdır: “Neşeli olmak nazik bir davranıştır.” Başkalarının önünde mutsuzluğunu sergilememek, hoş bir toplumsallığı sürdürmek için hoşnut görünmek gerekir.

· 68 Mayısı’nın aktörleri ve Vaneigem, küçük burjuvaziye özgü saçmalıkları çağrıştıran mutluluk sözcüğünü, tüketicilik ideolojisinin yavan ve temiz sevgi kavramlarını ve Pazar psikolojisini tiksintiyle reddeder. Benzer bir reddedişi onlardan önce beatnikler ve hippiler, bir araba ve bir banliyö evi, evlilik yüzüğü ve buzdolapları çerçevesinde, reklamların kendinden geçmiş gülümsemesiyle toplanmış bir çekirdek ailenin temsil ettiği, Amerikan rüyasıyla biçimlenen 50’lere yaraşır belli bir neşe kavramına karşı göstermiştir.

· Tarihin alışılmış göz kırpmalarından biriyle arzu adına başlatılan bu başkaldırı, yeni bir mutluluk dogmasıyla sonuçlanır: Bu, mutluluğa, özelliklerinin fazlasıyla sınırlandırılmış bir tanımına karşı gösterilen başkaldırıdan daha az isyan edilir. Böylece, sistemin başlıca düşmanlarının en iyi müttefiklere dönüşmesi gibi, var olan mutluluk tanımını öldürmeden içeriği yenilenir.

· 20. Yüzyılda, trajik bir bakış açısını canlı tutan edebiyatı saymazsak, yaşamla ilgili daha karamsar tasarımlar, varoluşçuluk, ıstırap felsefeleri ortaya çıktığı söylenerek itiraz edilebilir. Fakat bu doktrinler az ya da çok insanın özgürleşmesi, tanrı olmadan kendi kurallarını kendi koyan insanın yalnızlığı doktrinleridir.

· Mutluluk ideali uzun zaman burjuvazinin başarı ölçütleri arasında yer almış ve bu nedenle mutluluk, başarının ayrılmaz parçalarından biri haline gelmiştir.

· Amaç özgürlükçüydü ama sonuç farklı oldu: Libido, sınırsız satın alma iştahından, her mala sınırsız el uzatma kapasitesinden daha az özgürleşti.

· Şımarık çocukların lüksü sayılan tüketimi eleştirmek tuhaftı; çünkü onun, ödeme gücü olduğu sürece herkesin ulaşabileceği basit, tükenmeyen bir ideal sunma gibi bir çekiciliği vardı. İstemek ve ödemekten başka bir kaide gerektirmiyordu. Mamayla beslenen bir bebek gibi, herkesi doyuruyor, tatmin ediyordu. Ne düşünürsek düşünelim bunu, modada olduğu gibi bize sunulanı kendimiz seçmişcesine tutkuyla benimsediğimizden, herkes eğleniyordu.

· Beden hiçbir zaman yeterince güçlü, yeterince makul değildir. Bir zamanlar uzlaşmaz düşmanlar olan ahlak ve mutluluk birbiri içine geçti; bugün mutlu olmamak ahlaksızlık sayılıyor; üstben mutluluğun kalesine yerleşti.

· Zengin olmak yetmiyor, aynı zamanda formda olmak gerekiyor; bu durum yeni bir ayrımcılık türü olarak ortaya çıkıyor ve bu da en az para kadar geçerli görünüyor. Bizi, teninin altında güzel görünme etiği yönetiyor ve bu etiğin verdiği hafif aptal sarhoşluk, reklamlar ve ticari ürünlerle destekleniyor.

· Mutluluk yalnızca dönemin en büyük endüstrisi olan spiritüalite pazarını oluşturmuyor, aynı zamanda yeni bir ahlak düzeni oluşturuyor: Böylece depresyon artıyor, bu yapışkan hedonizme karşı her türlü başkaldırı, sürekli hüzün ve sıkıntıyla sonlanıyor.

· Mutluluk, ikincil amaçlara doğru ilerlerken rastlanan ya da rastlanmayan bir dolaylı sanat olarak kabul edilmek yerine, hemen ulaşılabilen ve destek reçetelerinde sunulan bir hedef olarak öneriliyor.

· Beslenme artık iyi ya da kötü olarak değil, sağlıklı ve sağlıksız olarak ikiye ayrılıyor. 

· Artık önemli olan, bize tanınmış olan zamanı dolu dolu yaşamak değil, olabildiğince daha uzun yaşamak: Yaşamın evreleri kavramının yerini uzun ömürlülük alıyor. 

· Artık cehennemin alevlerinden, dış görünümümüzün gevşemesi ya da çökmesinden daha az çekiniyoruz.

· Vücut geliştirmeyle sanki insanın iç organları, teninin üzerine yerleştiriliyor, bedenin cezalandırıldığımız zulme tanıklık etmesi gerekiyormuşcasına tüm damar ve tendonların görünebilir olmasıyla ten, bir kılıfa benzemeye başlıyor. Vücut geliştirme, kasların aşırı hale gelmesinin insan bedenini bir ekorşeye çevirmesi gibi şaşırtıcı bir çelişkiyle insanın kendi anatomisini yeniden yaratma hayalini çok iyi ortaya koyuyor. 

· Eski vaizlerin sert görüntüsü, yerini yenilerin sürekli gülümsemesine bırakmıştır. Gülümsemeyle tedavi: Pazar ekonomisi açısından bakılırsa, Budistlerin Hristiyanlara oranla tartışmasız avantajlı olduğu bir konudur. İşte bu nedenle Budizm ılımlı ülkelerin zenginleri arasında ilerleme kaydederken Protestan ve Katolikler tropikal ülkelerin fakirleri üzerinde daha etkili olmuştur. 

· Bizim toplumlarımız, diğer kültürlerin normal kabul ettiği acının üstünlüğünü patoloji kategorisine yerleştirir ve diğerlerinin bir istisna olarak yaşadığı mutluluk duygusunu, normal hatta gereklilik kategorisine sokar. Biz muhtemelen, insanları mutlu olmadığı için mutsuz eden ilk toplumları oluşturuyoruz. 

· Fransız Devrimi'ne kadar dinin iki işlevi vardı: Yeryüzündeki varoluşa kılavuzluk ediyor ve fazla parlak olmayan görünümleri yüceltiyordu. İnsan,  Tanrının yerine yasaları temel aldığından ve din kamu alanından çekilip özel bir meseleye dönüştükten sonra, zaman belli bir özerklik kazanır; artık yalnızca ebediyete doğru bir yol değildir ve nereye gittiği bize, yalnızca bize bağlıdır. 

· Kendiyle yalnız bırakılan insan, her şeyi yeniden öğrenmek zorundadır: Basit doğma, olgunlaşma, yaşlanma olgusu bir sorun haline dönüşür. Bir zamanlar dualar, inanç ve ayinler ile iyileştirilen bu gösterişsiz dünyada, yavanlıktan kurtulmamızı sağlayan şeyler ortadan kalkmıştır. Şimdi özgürleşmek gerekiyorsa da bizi asıl zorlayan, bu basit gündelik hayat olmuştur; günah ve iyilik karşıtlığından çok sıradan ve sıra dışı karşıtlığından söz edilmektedir. 

· Kurtuluş ve kaybediş ile ilgili Hristiyanlık dramatizasyonu, laik dramatizasyonda başarı ve başarısızlığa dönüşmüştür. Herkes kendi yaşamını oluşturan küçücük zaman aralığında, dünkü ve bugünkü bahtsızlıkları telafi edecek bir öteki dünya tesellisi olmadan, müsamahasız yaşayıp gider. Fakat başarısızlık ya da zafer kriterlerini kim belirler, resmi normları kim ilan eder? Lanetlenecek seçilmişleri hangi mahkeme seçer? Dante'nin dediği gibi, "Doğru yol kayboldu".

· 18. yüzyıldan beri refah içindeki sınıflarda görülen ve yavaş yavaş demokratikleşen kaygı, çok daha geniş kalabalıklara yayılır. Belki de demokrasinin kaderi elitlerin imtiyazlarından çok acılarını herkese yaymaktır.

· Alışkanlıklarımıza tutunuruz çünkü bir tür omurga oluşturarak varoluşumuza ritim verir, basit bir homurdanmadan öte kendi kendimize sadakatimizi ortaya koyarlar. 

· Faydacı tanımını layığıyla hak eden Amerikalılar mutluluğa inanır, anayasalarına da kaydettikleri mutluluğu öğretmeye, herkese bu mutluluğu emretmeye hazırdırlar. Daha şüpheci olan Avrupalılar, hazlarını ve özellikle de uzun bir gelenekle şekillendirdikleri yaşama sanatını ön plana alır, sevinçler ve hüzünlerin iç içe geçtiği bir ortak medeniyet türü oluşturur.

· Eski dünyanın çekiciliği, yeryüzünün tektipleştirilmesine direnen kültürlerinin çeşitliliğidir. 

· Zaman en korkunç olayların keskinliğini gideren bir erozyon gücüne sahiptir; onda her şey yok olmaktadır. (Avec le Temps)

· Her türlü teknolojik gelişme, esas olarak gruptan ayrı düşmeyi kabul edemeyenleri komutası altına alır. Özellikle de ergenler için, bu gelişmeleri benimsemek ya da yok olmak söz konusudur.

· Geçen günler tam anlamıyla estetik yoksunudur ve kimse kendini bir tablo, bir heykel, bir senfoni gibi tasarlayamaz. Mükemmel bir dünyanın yansımalarını içeren sanat şaheserleri değil, daha çok dolambaçlı ve öngörülemez bir dünya içinde hareket etmek zorunda olan zanaatkarlarız. 

· Boşluk ateşini en iyi anlatanlardan biri de fazla tanınmayan İsviçreli yazar Henri- Frederic Amiel'dir. Her günün aslında hiçbir şey olmamasıyla vasıflanması nedeniyle mutlak boşluğun abidesi, hiçliğin sonsuz yinelenmesi olduğunu ifade etmek üzere, on altı bin sayfayı aşan devasa bir günlük yazmıştır. 

· Heyelanlar, seller, çığlar adli kovuşturmalarla sonuçlanıyor, çünkü bize göre doğal afet diye bir şey kalmadı, her şey insanların ihmalinin bir sonucu.

· "İnsan yaşamı seçtiğinde, hastalığı seçer." "İşte bu nedenle buna bir hastalık adı verilir, o kadar acı çekilir ki aynı zamanda ona bağlanılır. Proust'ta astım, Dostoyevski'de epilepsi, Baudelaire'de frengi vardır; Drieu La Rochelle'e "Sağlıklılar cansız örneklerdir." dedirten de bu düşüncedir. 

· Dünya Sağlık Örgütüne göre insanlık, kombinasyonları ve komplikasyonları saymazsak, 40.000 kadar hastalığın pençesindedir, yani bu sığ dünyayı terk etmenin 40.000 yolu vardır.

· İnsanın başına gelebilecek en kötü olay, farkına varmadan kendi mutluluğunun yanından geçip gitmektir. Mucizenin yaşadığımız olayda olduğunu fark etmeden, bir gün her şeyi telafi edecek mucizevi bir olay olmasını beklemektir.

· Hep ya çok erken ya çok geç. Tamamlanmamış, sonuca ulaştırılmamış yaşamlar. Gerçekleşebilecek olan ama gerçekleşmeyen güzel anlar. Kimileri bu şartlı durumdan hoşlanır ve herkes kendisini hayalet gibi izleyen olasılıklar barındıran kaçınılmış kaderlerin öyküsünü yazabilir.

· Eski rejim dönemindeki zorlayıcı esenlik kavramı, yerini laik toplumlardaki olanak sarhoşluğuna bırakır ve bu yelpaze baş döndürücüdür. Tüm yolları kullanmak isteyen kişi için, hiçbirini bitirememe riski artar; öncelikle kendi dışına çıkmak, sonrasında seçim yapmak gerekliliğinden kurtulduğuna inanmak söz konusudur; yani bizi sınırlandırarak özgürlüğümüzü koşullandıran bir çerçevenin içinde yaşarız.

· Aslında başkalarının yaşadıkları felaketlerden özel olarak zevk almayız ama kendimizi daha az yalnız ve hatta şanslı hissetme olanağına kavuşuruz. "Hangi felaketlerden kurtulduğumuzu görmek hoş bir şeydir." 

· Acı genel olarak kendi kaderinin daha şanslı olanlarla zıtlığından doğar ve sonu gelmez bir tatminsizlikler zinciri oluşturur. "Paris'te fakir olmak, iki kat fakir olmaktır" der Zola, zenginliklerin yakınında olmanın insanı çılgına çevirdiğini vurgulayarak.

· Mutluluk, evrensel bir amaç olarak benimsetilmeye çalışıldığı ölçüde içi boşalan bir kavramdır. Mesajının bulanıklığı hem gücü hem lanetidir. Bu nedenle bu gizemli şeyi inşa etmek için gereken ölçüsüz enerjiyi sarf eden ama mutluluğa kavuşamamış herkes, içtenlikle yakınabilir. Fakat mutluluğun peşinden koşanlardan kaçması, ondan kaçanları yakaladığı anlamına asla gelmez. Kimse gerçekten mutlu olduğundan emin olamaz ve insanın kendine bu soruyu soruyor olması, verilecek cevabı zaten çürütmüş olur. 

· Mutluluğu aslında anahtarının yalnızca bazı nadir seçilmişlerin elinde bulunduğuna inanarak ıskalıyoruz. Yaşadıklarımızla tatmin olabilsek her şey çok daha kolay olacak. Mutluluk üzerine yazılan kitapların bu kadar yavan olmasına neden olan şey, genellikle tek ve aynı mesajı vermeleri: Yaşadıklarınızdan memnun olun, isteklerinizi ortalamaya indirgeyin, sahip olduklarınızı isteyin ve böylece istediklerinize sahip olmuş olacaksınız. 

· Dünyayı el yordamıyla yakalıyoruz ve artık içindeki gizli zenginlikleri ayırt etmeyi bilmiyoruz. Sıradanın altındaki şaşırtıcı güzelliği meydana çıkarmak gerekiyor. Sıkıcı olan asla gerçeklik değil, benim bakışım ve bundan arınmak, pisliğinden temizlenmek zorundayım.

· Sıkıntı olmadan, şeylerin tatsızlaştığı zamana ilişkin bu uyuşukluk olmadan, kim bir kitabın kapağını açacak, doğduğu şehri terk edecekti? Günlerimizi ve gecelerimizi kendi küçük isteklerimizle doyurduğumuz bir eğlence toplumundan, hepimiz kaygı duymalıyız. 

· Mucize eseri, tüm isteklerimizin bir gecede gerçekleştiğini görsek, o an ölüp gitmekten başka yapacak bir şeyimiz kalmazdı: İşte bu nedenle ölümsüzlük, ancak sersemletici bir ebediyet sözü veren dinler tarafından vaat ediliyor. 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız