Kim bu Üst Akıl ?

Endüstri 4.0 ile Mavi Yaka nasıl yavaş yavaş robotlara teslim oluyorsa, Beyaz Yaka da yerini yavaş yavaş yapay zekaya bırakıyor.

1970’ler hem Dünya’da hem de Türkiye’de “sosyal demokrat/ ulus devlet” uzlaşmasının hala güçlü olduğu; ancak refah yaratmakta zorlandığı yıllardı. Bunu fırsat bilen öncü neo-liberaller 1929 Büyük Buhranından beri yüzüne bakılmayan liberal tezleri güncelleyerek yavaş yavaş dile getirmeye başladılar. Özelleştirme, kamu düzenlemelerin gevşetilmesi ve sermayenin serbest hareketi durgun ekonomiler için temel çözüm önerileriydi. 1979’da Britanya’da Thatcher, 1981’de ABD’de Reagan’ın hükümete gelmesiyle birlikte neo-liberal ideoloji ilk zaferlerini kazandı. 24 Ocak 1980 tarihli Demirel hükümetinin iktisadi kararları ve ABD destekli 12 Eylül 1980 darbesi sonucunda neo-liberalizm Türkiye için de geçerli olan tek ideoloji haline geldi. “Neo-liberalizm/ küreselleşme” görüşünü hayatlarımıza taşıma görevi önce Özal’a sonra da Erdoğan’a düştü.

Özal; iktidar olmak ve muktedir olmak arasındaki farkın en büyük olduğu dönemde başbakan oldu. Özelleştirme, özel üniversite, özel televizyon, ihracata dayalı büyüme ve taşeronluk gibi kavramlardan kamuoyu bihaberdi. Yeni politikalar önce akademide yer almalı; fikri üstünlük liberal görüşün olmalıydı. Bu görev o döneme kadar geri planda kalmış olan liberal görüşteki akademisyenlere düşüyordu. Hayat standardının düşük olduğu ve hak ettikleri ücreti alamadıkları devlet üniversiteleri yerine özel üniversitelerde çalışmak ya da kamu bürokrasisinde müşavirlik yerine patronlarca fonlanan düşünce kuruluşlarında yer almak çok daha cazipti. Batı’da oturmuş olan demokrasi, insan hakları ve laiklik kavramlarının arasına özelleştirme, serbestleşme, küreselleşme gibi iktisat politikalarını da karıştırıp sunmak; bu cazip teklifin tek bedeliydi. Yapılan itirazlara karşı ortak yanıtlarıysa: “Türkiye dünyayı yakalamalı” sloganıydı.


Akademik çevrelerdeki sosyalist hakimiyet kırılmış, sıra halkı doğrudan ikna etmeye gelmişti. Gittikçe her eve yayılan televizyon ideal araçtı ve 1990 yılında Star TV’nin ilk özel kanal olarak yayın hayatına başlamasıyla birlikte propagandanın önü açılmıştı. Holding patronlarının sırasıyla kurdukları Show TV, Kanal D ve ATV ile farklı kollardan benzer propaganda yapılıyor: “Türkiye dünyayı yakalamalı” telkininde bulunuluyordu. Zaman içerisinde haber içerikleri de tamamen değişti. Bugün bültenlerde Ramazan ve Kurban Bayramlarında trafik kazası sonucu ölenlere (2017 yılı için sırasıyla 69 ve 122 kişi) uzun uzun yer verilirken; iş kazaları sonucu ölenler (2017 yılı ilk 6 ayı için 906 kişi) hızlıca atlanmakta. Sol politikalara ise hiç tahammül yok; sosyal devlet veya sosyal adaletten bahsetmek, çağın gerisinde kalmak suçlamasıyla hemen karşılık buluyor. Yazılı basında da köklü değişiklikler yaşandı. Araştırmacı gazetecilik geri planda bırakılıp; magazin ve spor ön plana alındı. Haberleriyle bir zamanlar yolsuzluk içindeki hükümetleri dahi çökertebilen araştırmacı gazetecilik; 2000’li yıllarda ana akım medyada yalnızca küçük işletmelerin mutfak denetimlerini yazabilir seviyeye indirgendi. Siyaset, ekonomi ya da tüm toplumsal olaylarda kanaat önderleri magazinciler oldu; kısacası Ahmet Şık dönemi bitti, İzzet Çapa dönemi başladı.


Hiç şaşırmamak lazım ki siyasetçiler de bu düzenin tam ortasında yer alıyorlar. Fakat yöntemleri ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile doğrudan bağlantılı. Zimbabwe gibi bir ülkede siyasetçiler devlet hazinesini doğrudan rahatça soyabilirler. Denetim ve adalet sisteminin oturduğu Batı ülkelerindeyse biraz daha sabırlı olmaları gerekir. Örneğin milletvekilleri özel sektörün talep ettiği düzenlemelere desteklerinin karşılığı olarak, görev sürelerinin bitiminde bu şirketlere danışman olarak atanıp ücretlerini tahsil ederler. Bugüne kadar olan en uç örnek: Almanya eski Başbakanı Schröder’in Rus doğalgaz şirketi Gazprom’a danışman olarak atanması. Türkiye ise Zimbabwe ve Almanya’nın arasında siyasetçilerin doğrudan çalamadığı ancak nemalarını almak için de beklemek zorunda kalmadıkları bir konumda. Bu tip siyasetçiler ilk olarak üretim ekonomisi yerine sürekli rant ekonomisini pohpohlarlar. Hizmet ya da imalat üretimi yerine; Türkiye’nin doğal güzellikleri, önemli yolların kavşağı olduğu vurgusunda bulunup; taşı toprağının altın olduğunu belirtirler. İkinci aşama ise plansız ve mümkünse lüks konutlar için olan imar izinlerine destek olmaktır; ancak bunu kamuoyuna “vatandaş konut sahibi oluyor veya inşaat sektöründen binlerce kişi ekmek yiyor” mazeretleri ile savunurlar. Son aşama rantı bölüşmektir; neredeyse tüm belediye meclis üyeleri müteahhit, taşeron ya da inşaat malzemesi tedarikçisi olarak bir ahtapot gibi inşaat sürecinin her aşamasından nemalarını kazanırlar. Tabi milletvekillerini de unutmamak lazım. Onlar için de mega projeler ve duble yollar icat edilmiştir. Yol güzergahı ve kamulaştırma bedeli onların yaptığı anlaşmalar sonucunda belirlenmektedir. Kısacası genelden yerele partiler üstü biçimde tüm siyaset rant ekonomisinin etrafını sarmıştır.

Üstümüzdeki yapının bir diğer parçası ise polis teşkilatı. Hulusi Kentmen’in filmlerdeki babacan görünümü ya da Behzat Ç’nin tatlı-sert mizacı ile bize sunulan asayiş amaçlı kurulmuş bir polis teşkilatı maalesef artık yok. Yerine hükümetin kolluk gücü haline getirilmiş, terörle mücadele ve milli güvenlik gibi bahanelerle sayısı ve teçhizatı sürekli artırılan robocop görünümlü çevik kuvvet var. Neo-liberal uzlaşı ve bugünkü temsilcisi olan hükümete karşı her gösteriye en sert biçimde müdahale ederek asayiş yerine toplum polisliği vazifesini yapıyor. 1980 öncesinde haklarını aramak için grev dahi yapan polis teşkilatından; tüm grev, protesto ve direnişleri kıracak bir polis teşkilatı oluşturuldu. Kanuna aykırı emirlere iştirak etmeleri için; özlük hakları görece yukarıda tutulmakta ve işledikleri suçlar hükümetçe göz ardı edilmekte.

Hulusi Kentmen


Üst aklın en önemli parçası ise 1980 sonrası süreçten en fazla nemalanmış grup olan iş adamları. Kamudaki verimsiz sektörler “Devlet küçülmeli, çorap mı üretsin?” sloganıyla sürekli gündeme getirilip özel sektörün yer almadığı eğitim ve sağlık sektörlerinin serbestleştirilmesi telkin edilir; çünkü “Türkiye dünyayı yakalamalı!”. SSK hastanelerin durumu, ilaç almanın zorlukları, acil servislerdeki dramlar iş forumlarında sürekli dile getirilir. Sonunda kamunun özel sektöre milyonlarca lira ödeyeceği şehir hastaneleri sistemi ortaya çıkar. Hemen özetleyelim. Özel sektör, şehir hastaneleri inşaatı yapacak ve kredisini ya kamu bankalarından ya da hazine garantili şekilde özel ve yabancı bankalardan rahatça alacaktır. İnşa ettiği hastaneyi kira garantisi olan devlete kiralayacak, üstüne yan gelir kalemleri olan kafeterya, otopark ya da görüntüleme sistemlerinin de işletmesini yapacaktır. Devlet güya sağlık sektöründen çekilmiştir: personeline ücret ödemeye ve vatandaşından tedavi ücreti tahsil etmeye devam edecektir. “Devlet küçülmeli” diyen iş dünyası ise devletin sırtına binmiştir.

Yalnızca sağlık sektörü mü, bir diğer hedef de eğitim sistemidir. Adaletsizliğe yol açtığı söylenen dershane sistemi dağıtılır; yerine yıllık ücreti 10 katına kadar çıkan kolej ve özel üniversite sistemi getirilir. Batı’daki vakıf okullarının başarıları örnek gösterilir ve slogan hep aynıdır: “Türkiye dünyayı yakalamalı”. Kamu bünyesindeki okullar düzenli itibarsızlaştırılır: “ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi eskisi gibi değil!” sloganı tekrarlanır. Birçoğu ticarethane halinde, itibarsız özel okullar pohpohlanır; üstüne bir de bu okullara devlet maddi destekte bulunur. Geriye ellerindeki son kuruşu ya özel sektöre kaptırmış ya da çocuğunu ücretsiz alternatif olan imam-hatipler ve prestij kaybına uğratılmış devlet üniversitelerine bırakmış aileler kalır. Tüm bu sürecin savunması ise hep aynıdır: “Türkiye dünyayı yakalamalı!”.

Sistemin son halkası ise finans sektörü. Türkiye’nin finansal gelişmişliğinin düşük olması Türk bankalarının; ABD, Britanya veya İsviçre’deki gibi karmaşık yatırımlarla büyük paralar kazanmasına imkân tanımıyor. Ancak eski usul kredi kanalı ve devletin kredi garanti fonu ile bankalar her koşulda karlılıklarını korumayı başarıyorlar. Hepsinden ötesi çağımızın afyonu olan kredilerle toplumun tüketime devam etmesi ve mümkün suret derin uykuda kalması sağlanıyor. Denetim şirketleri (Tax Dodgers) ise hesapları kontrol edecek bağımsız denetimden öte vergi danışmanlığına dönüşmüş halde. Hükümetin tüm vergi istisnası, muafiyeti ve indiriminden faydalanıp şirketlerin asgari vergi ödeyebilmeleri için her şey kılıfına uyduruluyor. Patronlarsa servetlerini Karayipler’deki vergi cennetlerinde tutup; vergi yükünden zaten çok uzaktalar. Ortada kalanlar devlet bütçesini gelir vergisiyle besleyen kamu-özel sektör memurları ile tüketim vergileriyle besleyen yurdum insanı.

Özetle hayatımızı etkileyen “üst akıl” büyük ölçüde; akademi, medya, siyaset, polis ve iş dünyasından kimisini her gün görebildiğimiz insanlardan ibaret. Derin uykumuzun nedeni 4-5 yılda bir sandığa gidip kaderimizi “milli irade” ile çizdiğimize inanmak. Halbuki seçimler “üst akıl” tarafından belirlenmiş, onların çıkarlarına ters düşmeyecek kişiler arasında tercihte bulunmaktan ibaret; buna birilerinin “demokrasiyi yönetmesi” deniyor. İşlerin yolunda gitmediği dönemlerde kredi pompalaması ile tüketimimiz desteklenip uyku halimize devam ediyoruz. Zaten birçok şeyden haberimiz olmaması için medya yayınları da kurgulanmış durumda. Muhafazakâr toplum olmamız dinin de hala afyon olarak kullanılmasına imkân veriyor. Arada olur da bu derin uykudan kalkar gibi olduğumuzda sosyal medya muhalefetliği ile enerjimizi atıyor uykumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Batıyı “en baskın güç” yapan nedir diye sorsam. Aklınıza ilk gelen muhtemelen askeri gücü olurdu. Bir hakkınız daha var desem, ekonomisi diyebilirdiniz. Bu çok genel ya onun arkasında ne var diyerek ısrar etsem; teknolojisi veya üniversiteleri olsa gerek karşılığını verirdiniz. Bu yanıtların hiçbiri yanlış olmazdı. Ancak esas yanıt tüm bunların kökeninde yatan başka bir şey. Batı’nın gücünün temeli, “kapitalizmin kitabı”nı yazmasıdır; başka bir ifadeyle sermayenin kanunlarını koymasıdır. Görünmeyen “üst akıl” bu kitabın “finans” sayfalarının arasında gizlidir.

Derebeylerinin köylülerden aşırdığı; coğrafi keşifler sonrası emperyalist ulusların zayıf düşmüşleri sömürdüğü ve 2. Dünya Savaşı sonrası adil olmayan dış ticaretle sanayisiz ülkelerin borçlandırıldığı sermaye birikimi geçmişte kaldı. 1980 sonrası neo-liberal dönemle birlikte sermaye oluşumunun temel aracı finans. Yani ya para yaratmak ya paradan para kazanmak ya da kazancını vergiden kaçırmak. Finansal düzeni yüceleştiren filmlerin de bu dönemde Wall Street filmiyle başlaması bir tesadüf olmasa gerek.


Döviz kuru, tahvil ve hisse senetlerinin alım-satımının yapıldığı finansal piyasalarla başlayalım. Bu piyasalar küçük de olsa tasarrufları olanların girebildiği, çalışanların emeklilik birikimlerini değerlendirdikleri ve reel sektörün desteklendiği yerlerdir. Bu cümleyi yazarken rakıyı fazla kaçırmış olmalıyım; çünkü gerçek çok başka.

İşin aslı: 1980 sonrasında finans merkezleri birbirlerine kan damarları gibi bağlanmıştır. Örneğin Jakarta ya da Bangkok’taki (kılcal damarlar) piyasalarda Sydney gibi (atar-toplar damarlar) bölgesel merkezlerin etkisini gözlemleyebilirsiniz. Bu bölgesel piyasalar da Londra ve New York (aort damarları) ya da finans sektöründeki isimleriyle “The City” ve “Wall Street” merkezli fonların etkisi altındadır. Hedge fonlar. Türkçeye Serbest Fon olarak çevrilse de pek yaygınlaşamadığı için orijinal ismini kullanacağım.

Peki bu fonlar ne demek? Gazetelerde gördüğümüz A-tipi, B-tipi ya da BES’te gördüğümüz esnek fon, altın fon veya sön dönemin popülerleri olan Norveç, Katar varlık fonlarına benziyorlar ama yalnızca benziyorlar. Bu fonlara sadece büyük yatırımcılar paralarını yatırabilir. Hepsi olmasa da önemli bir kısmı kirli paradan oluşur. Yalnızca vergiden kaçırılmış gri para da olabilir, suç sonucu elde edilmiş kara para da. Dışarıdan bakıldığında finansal mühendislik dehasıyla para kazandıkları imajı verilir. İşin aslıysa şirket veya devletin gizli bilgilerine erişim, manipülasyonlar ve bizim gibi sığ ülke piyasalarında küçük yatırımcıları silkelemektir. Para kazanmak ve kirli kazandıklarını temizleyebilmek için her şeye yatırım yapabilirler. Örneğin Steven Cohen gibi 1 milyar dolar ederinde sanat koleksiyonu sahibi olmak zorunda kalabilirler. Güçlerini hiç küçümsememek gerekir; örneğin 1992’de başta George Soros olmak üzere birçok hedge fon İngiltere Merkez Bankası’nı (BoE) tuş etmişlerdir; Türkiye gibi orta sıklette olan ülkelerin halini siz düşünün. Gözünüzde canlandırmakta zorlandıysanız eğer; 8,4 IMDB puanlı Billions dizisini şiddetle tavsiye ederim.

Finansal sistemin bir diğer önemli ayağıysa ticari bankalar. Bankalar, tasarruf sahiplerinden mevduat toplayıp yatırım ya da tüketim amaçlı fon talep edenlere kredi verirler. Böylece hem mevduat sahibi hem kredi alan hem banka sahipleri hem de tüm reel ekonomi kazanç sağlar. Yazdığım bu cümleyi okuyunca rakıdan artık epey bir sarhoş olduğumun farkına vardım; çünkü gerçek tam tersi istikamette.
Ticari bankalar, merkez bankaları harici kimsede olmayan bir yetkiyle, kredi vasıtasıyla, elektronik para yaratırlar; buna kaydi para denir. Bu nedenle ekonominin babası devletse anası da bankalardır diyebiliriz. Gevşek kamu düzenlemeleri harici bu gücün sınırları yoktur. 2007 yılı ile başlayan küresel krize karşı Batı’da parasal genişleme politikası uygulandı. Bu, merkez bankalarının sürekli elektronik para üretip neredeyse 0 faizle ticari bankalara vermesi demek. Bankalardan beklenense bu paraları reel sektöre ve tüketicilere kredi olarak verip ekonomiyi canlandırmalarıydı. Peki ne oldu? Bu paralar reel sektör yerine spekülatif amaçlı finansal işlemlere kaldıraç olarak kullanıldı. Sadece finansal yatırım mı? Ayrıca rant ekonomisinin can suyu konut kredilerine dönüştü. 

Kısaca özetlersek eğer; tüm zamanların en yüksek hisse senedi, tahvil ve konut fiyatları oluştu. Bu kredileri veren kimlerdi? İflas etmeleri halinde tüm küresel ekonomiyi mahvedebilecek; başka bir ifadeyle “Bize karışırsanız bizimle birlikte siz de batarsınız.” şeklinde devletlere şantajda bulunabilecek güçteki Batı bankaları. Kimler yok ki: Citigroup, JP Morgan, Bank of America, Deutsche Bank, BNP Paribas, HSBC, Goldman Sachs. İşin enteresan tarafıysa bu bankaların birçoğunun en büyük hissedarı kurumsal fonlar; yani arkasında kimin olduğu belli değil. Ötesi aynı fonlar listedeki birçok bankada mülkiyet sahibi; yani ortada rekabetten çok kartel yapısı var. Her şeyi karıştırmak istemem ama ya birkaç paragraf önce bahsettiğim hedge fonların da bu bankalarda payları var ya da bu bankaların hedge fonlarda. Özetle mülkiyet hiç şeffaf değil ve dar bir gruba ait; biz ise isimlerini dahi bilmiyoruz. Ama üst akla dahil olmayanlarını komedi filmlerinden tanıyoruz.

Uluslararası ticaret ve finans uygarlığımızın gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Ancak şirketler her sınırda ayrı ayrı vergilendirilip ek maliyetler oluşur; bu maliyetler fiyatlara yansıtılarak tüketiciler mağdur edilir. Vergi cennetlerindeki düşük vergi oranlarıyla bu adaletsizlikten çok uluslu şirketler kendilerini korumayı başarırlar. Bu sefer zil zurna sarhoş olmalıyım, çünkü üstteki cümlenin hiçbir doğru tarafı yok. Vergi cennetlerinin temel olarak iki fonksiyonu vardır: vergi kaçırmak ve kara para aklamak. Yoksa ekonomik aktivitenin neredeyse hiç olmadığı tropik adalarda birkaç personelli milyar dolarlık şirketler neden kurulsun ki. Bunun için de nitelikli muhasebecilere ve avukatlara ihtiyaç vardır. Sayısız paravan şirket kurulur, üstelik bu şirketlerin sahipliğini de bilemezsiniz. Kapitalizmin yatak odası olan bu vergi cennetlerindeki temel esas paranın kaynağının hiçbir zaman sorulmaması ve asla el konulmamasıdır. Usame bin Laden ile ABD Başkanı’nın aynı bankada hesabı olabilir.
Bu vergi cennetlerini de kabaca iki gruba ayırabiliriz. İlk grupta İrlanda gibi daha çok vergi kaçırmak üzerine olanlar var. Örneğin Apple birçok patentini ve dolayısıyla patente bağlı gelirini İrlanda’ya taşıdı. Sonuç mu? İrlanda ekonomisi kadar büyük olan Apple nedeniyle, 2015 yılında İrlanda büyüme oranı aşağıdaki grafikte görebileceğiniz üzere %26,3 oranında gerçekleşti. Şaka gibi ama resmi istatistik bu ve vatandaşın cebine giren bir şey yok.
İkinci tür vergi cennetleri ise çoğunlukla Britanya ve ABD kolonisi olan küçük ülkeler. Cayman Adaları, Virgin Adaları, Panama, Lüksemburg ve tabi ki İsviçre. Buralarda daha çok kara paranın temizlenmesi yapılır. Bizim gibi birçok ülkelerde rüşvet alan siyasiler bu hesapları kullanırlar ya da uyuşturucu baronları. 2015 yılında ortaya çıkarılan Panama Mossack belgelerinde vergi cennetlerinde usulsüz hesabı bulunan kimler yoktu ki. Britanya ve Pakistan başbakanlarından; Michel Platini ve Lionel Messi’ye kadar sayısız bilinen isim. İsviçre ise elbette filmlerden en bilindik olanı. 8 milyon nüfuslu ülkede çoğunlukla özel bankacılık yani varlıklı müşterilerle iş yapan ve dünyanın en büyükleri arasına girebilen 3 banka var: UBS, Credit Suisse ve Julius Baer.

Finansal sistemin son parçası ise merkez bankaları. Merkez bankaları; finans lobisinin gücüne rağmen tam politikleşmemiş ve az çok hesap verebilir düzeydeler. Mesele şu ki bir de bitcoin gerçeği var ya da daha kapsayıcı ismiyle kripto para birimleri.
Bitcoin birçok insan için bir bilmece. Buna şaşmamak lazım; çünkü para politikası iktisatın, şifreleme de yazılımın zor alanlarıdır ve iki zordan bir kolay çıkması beklenemez. Ayrıntılı bir şekilde değinmek gerektiği için; bitcoini bu yazı dizisinin bir sonraki kısmına bırakıyorum. Yine de küçük bir ipucu vermek istiyorum. Bu kadar güçlenmiş olan üst akıl; sizce para basma yetkisini kamuya bırakır mı?

10 yıl önce merkez bankaları dahi özelleştirilmiş olacak desem, muhtemelen birçok kişi bana ya paranoyak ya da komplo teorisyeni olduğumu söylerdi. Bugünse herkesin en azından ismini duyduğu bitcoinin varlığı nedeniyle, bu tehlikenin hiç de hayal ürünü olmadığını görebiliyoruz. Hemen belirteyim söz konusu olan merkez bankalarının mülkiyeti değil; yetkilerinin özelleştirilmesi.

Merkez bankası denince muhtemelen ana haber bültenlerine arka fona yansıyan; aşağıdaki darphane ve para basma görüntüleri aklımıza geliyor. Açıkçası merkez bankasının yetki ve görevleri arasındaki en önemsiz kısım: fiziksel para üretimi. En sade ifadeyle merkez bankalarının temel icraatı elektronik para üretmek ve para politikasıyla genel ekonomiye etkide bulunmak. Para dediğimiz zaman yalnızca takas ve değer aracı düşünmememiz gerek.

Yazının en başına geri dönelim. Merkez bankaları kamu yararı içeren konumuzla ilintili hangi fonksiyonları yerine getiriyorlar ki, kesinlikle özelleştirilmemeliler? İlk olarak ürettikleri paraların hazineye kar bırakıldığını belirtmek lazım. İkinci olarak sıkıntılı ya da çalkantılı dönemlerde; ülke ekonomisini destekleyici ve istikrar sağlayıcı para politikası izlediklerini de ekleyelim. Üçüncü olarak ürettikleri paranın izini ticari bankalar ve maliye ile birlikte takip edip suç unsuru sonucu elde edilmiş ya da vergiden kaçırılmış gelirleri tespit ettiklerini hatırlatalım. Son olarak başta ABD olmak üzere uluslararası ödemelerde kullanılmak üzere rezerv para üretirler. Bu son madde biraz teknik ancak aynı zamanda işin en esrarengiz tarafı.

Şimdi biraz da bitcoinden bahsedelim. Bitcoin; üretimi ve kullanımı şifreleme ile düzenlenmiş sanal bir para birimidir. Bitcoin; “mining” ile üretilir ve işlemleri “blockchain” ile kayıt altına alınır. Muhtemelen bu tanım pek açıklayıcı olmadı. Bu nedenle basit bir örnekle herkesin anlayabileceği bir dile çevirmeye çalışalım.

Varsayalım ki birkaç arkadaş toplandık; bitcoin isminde, kod yazılımında ve bunun bir değer ölçüsü olduğunda anlaştık. Taş yerine altını para yapan ilke az bulunurluktur diyerek, bunu bitcoine de uygulamaya karar verdik. Öyle bir kod yazdık ki yeni bir bitcoin yaratmak için hep daha fazla işlem yapacak bilgisayarı; dolayısıyla maliyeti şart haline getirdik ve hatta bitcoinin sonsuz üretilmesini de engelledik. Bu esnada kendi kredibilitemizi göstererek yakın çevremizdeki arkadaşlardan başlayıp diğer insanları da bitcoin alıp satmaya ve hatta günlük ticarette kullanmalarına ikna ettik. Özetle maliyeti artan bir şekilde üretilebilen ve bir sınırı olan; alım satımı ve günlük ticari kullanımında geçerliliğinin bir merkez bankasınca garanti edilmediği yalnızca güvene dayanan kripto para birimi yaratmış olduk.

Medyada sık yer aldığı için bitcoini az çok hepimiz biliyoruz, ancak onun benzeri birçok kripto para birimi mevcut; ethereum, ripple ve litecoin. Hepsi yukarıda belirttiğimiz temel ilkeler doğrultusunda üretildiler. Peki nasıl olur da arkasında bir merkez bankası garantisi olmayan ve elle tutulmayan sanal bir büyüklüğe güvenilebilir? Bu kilit soru sorulduğunda cevap yerine; genelde yeni para biriminin faydaları anlatılmakta. Dolayısıyla biz de önce kripto paraların avantajlarını belirtelim.

Fiziksel olmadığı için bitcoinin taşınması ve transfer edilmesi çok kolay. Bitcoin ve benzer para birimlerini yurtdışına istediğiniz saatte transfer edebilirsiniz ve alım-satım esnasında çok düşük işlem maliyeti ödersiniz. Üstelik parayı kime gönderdiğinizi gizli tutabilirsiniz. Bitcoinin klasik paralar gibi enflasyonla buharlaşmadığını da not düşmeliyiz.

Öncelikle bir gerçeği itiraf edelim: bitcoin olsun ya da olmasın sonunda kripto para sistemi tüm dünyada geçer olacak ve hatta daha ileri bir tarihte rezerv para birimi (birazdan açıklanacak) statüsü kazanacak. Dolayısıyla yeni teknolojiye karşı olmadığımı; amacımın bitcoin ve benzerlerinin yarattığı büyük riskleri ortaya koymak olduğunu not düşeyim.

Rezerv para birimi; merkez bankalarının döviz rezervi olarak tuttuğu ve uluslararası ticarete söz konu birçok mal fiyatında değer ölçüsü olarak kullanılan para birimidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan geriye enkaz halde Avrupa, Rusya ve Asya kalınca; ABD tek iktisadi güç olarak ortaya çıkmıştı. 1944 Bretton Woods Konferansı’nda ABD Doları Batı Dünyası’nda rezerv para olarak kabul edildi; 1971 sonrasında bu anlaşma geçerliliğini yitirse de bu hüküm fiiliyatta devam etti. Dünya’daki tüm merkez bankaları gerektiğinde kendi yerli paralarını destekleyebilmek için dolar bulundurmak zorundalar. Petrol ve altın gibi emtialara da dolar cinsi değer biçilip işlemler gerçekleştirilir. Avro ikincil derecede; sterlin, frank, yen ve yuan üçüncü derecede rezerv paralardır. Diğer tüm para birimleri yalnızca yerel düzeyde önem taşırlar.

Ben de dahil olmak üzere birçok kişi bu imtiyazı adaletsiz bulmakta ve ABD’nin elinde tuttuğu en büyük güç olarak değerlendirmekteyiz; ancak bugün konumuz ABD değil. Yine de etkisiz Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisine sahip daimî beş üyeye ses çıkarmanın ucuz kahramanlık; bu konuda itirazda bulunmanınsa çok daha fazla cesaret gerektirdiğini belirteyim. Başka bir ifadeyle rezerv para statüsü nükleer silahlardan daha stratejik bir konu.

Asıl tehlike tam bu noktada başlıyor. Ya ABD Doları yerine bitcoin ya da başka bir kripto para birimi rezerv para olursa? İlk başta içimizdeki ABD düşmanlığı ile oh olsun diyebiliriz. Bu şekilde düşünenlere ABD’nin az da olsa denetime tabi olduğunu ve sınırlı da olsa hesap verdiğini hatırlatmak isterim. Hepsinden ötesi muhatabın kim olduğunu biliyoruz. Peki bitcoinde hesap verecek olan kim? Tabi ki bilmiyoruz; fakat doğru soruyu sorarak iz sürebiliriz. Bitcoin taraftarlarına sorulduğunda yanıtlamak istemedikleri bir soru olduğunu önceki paragraflarda belirtmiştim, elimizdeki en büyük ipucu bu. Binlerce insan, arkasında hiçbir merkez bankası olmayan bu para birimine nasıl güvenip alım-satım yapıyor ve ticarette kullanıyor?

Düşünsenize sistemdeki birçok kişi bir gece aniden bitcoini kabul etmeyeceğini söylese, bitcoin değeri çok kısa sürede sıfırlanıp; her yatırımcının serveti buharlaşabilir. Bitcoinin arkasında bir merkez bankası olmadığına göre; benzer bir kredibiliteye sahip başka bir büyük güç olmalı?
Şüphesiz bitcoinin arkasında olan güç de bu finans lobisi olmalı. Böyle bir finansal altyapıyı kuracak bilgiye haiz, gerekli kredibiliteye sahip ve maddi yükümlülüklerini rahatça karşılayabilecek başka bir güç yok. Bu kurumların yöneticileri kimi zaman bitcoin eleştirisinde bulunabilirler; ancak araştırdığınızda o kurumun işlemleri en yoğun yapan bankalardan biri olduğunu göreceksiniz

Bu önermenin bir de sağlamasını yapalım. Küreselleşmenin güçlendiği ve ulus devletlerin zayıfladığı neo-liberal dönemin içerisindeyiz. Eskiden ABD ya da Batı olarak bildiğimiz egemen güçlerin aslında organize olmayan bir “üst akıl” olduğuna az çok hemfikiriz. Öyleyse finansal sistemin devlet yetkisinde kalmış tek kısmı olan para basma hakkını kim eline geçirmek isteyebilir? Elbette bu paraların alım-satımına aracılık eden Wall Street ve The City’deki finansal kurumlar; başka bir ifadeyle bunları da kontrol eden üst akıl. Böylece hedge fonlar, vergi cennetleri, ticari bankalardan oluşan finansal kartel tamamlanmış olacak.

“Üst akıl”; ekseriyetle akademi, medya, polis, siyaset ve iş dünyasındaki kimisiyle günlük hayatta dahi karşılaşabileceğimiz birçok kişinin çıkar ortaklığından ibaret. Hayal gücümüzdeki maskeli ritüeller yok, fakat küresel bir ağ şüphesiz ki var. Uluslararası finans karteline dayanan; hedge fonlar, yatırım bankaları ve vergi cennetleriyle iplerimizi ellerinde tutan; medya ve teknoloji şirketleriyle iç içe, saydam olmayan ve sandıkta seçilmişlerden daha etkili küçük bir grup insandan bahsediyorum. Bu insanların bir de son büyük projeleri var: bitcoin.


Tam olarak kafamda canlandıramadım diyorsanız; üstteki fotoğrafa bakmanız yeterli. Bu kare Ninja Kaplumbağalar çizgi filminden; resimdeki her bir kötü karakterin karşılığı var. Gördüğünüz en güçlü vücut, ABD. Karnındaki Krang ise onu yöneten, peşine düştüğümüz “üst akıl”. Shredder’sa; Krang’in yani üst aklın emrindeki, ABD’ye kıyas daha az muktedir ikinci adam olan AB. Şapşal kötü kahramanlar Rocksteady ve Bebop ise Kanada ve Japonya; yani fazla pisliğe bulaşmayan, ancak safı belli olanlar. Böylece gelişmiş ülkeler grubu G7’yi tamamladık.

Çağımızın vebasıdır neo-liberalizm. Ülkeniz bağımsızdır ve birey olarak siz de özgürsünüzdür. Fakat havayı kokladığınızda bu özgürlüğü ve bağımsızlığı hissedemezsiniz; çünkü bu sefer de ayaklarınız adaletsizlikle prangalanmıştır.

“Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” diye bağırmak gerçek hedefi ıskalamak demek. CIA, NATO veya Pentagon gibi kurumların ipleri artık politikacılarda değil, üst aklın elinde. Bu nedenle isterse hepimiz anti-emperyalist ve ABD düşmanı olalım hiç fark etmez; emin olun sömürü düzeni bu şekilde sona ermeyecek. Sömüren ABD değil, milliyetten bağımsız servet sahipleri. Yalnızca Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalılar değil; New York, Londra, Moskova ve Pekin’in kenar mahallelerinde yaşayanlar da sömürülüyor ve mutsuzlar. Şüphesiz gelişmiş ülke ile geri kalmış ülkedeki sömürü düzeyi aynı değil. Fakat gerçek şu: sömürenler gelişmiş ya da geri kalmış fark etmez o ülkelerin zenginleri; Amerika, Avrupa veya Japonya’nın sıradan vatandaşları değil. Üstelik bu sömürü tipi ABD’nin bir zamanlar öncülüğünü yaptığı Batı tipi emperyalizmden çok daha tehlikeli. Emperyalizmde olduğu gibi bedeniniz değil; neo-liberalizmde ruhunuz teslim alınıyor.

İnsanlık tarihinin en tüketici toplumuyuz; fakat ruhsuzluğumuzla ne yediklerimizden ne de gezdiklerimizden keyif alabiliyoruz. Çareyi; aldığımız tatta değil, sosyal medyada paylaştıklarımıza olan ilgide arıyoruz. Üstümüze yakıştıramadığımız sınıfımızı kabullenmek, geçmişin kinini geride bırakmak ve diğer ülkelerdeki insanlarla empati kurmaktan başka kurtuluş yolumuz yok!

adını unuttuğum bir internet sitesinden alıntıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız