Saçmalıklar Çağı'nda taşı tepeye çıkarabilmek

Öyle kitaplar vardır ki bir solukta okunur ve sayfalarında altı çizilmedik satır bırakmaz. Domingo yayınlarından çıkan "Saçmalıklar Çağı" kitabı da onlardan bir tanesi. Benim için bir başyapıt, değerli bir hazine olan bu kitabın hoşuma giden kısımlarını buraya bırakıyorum. 

  • Çoğu insan “yaşam berbat” der ama kimse kendisini bok gibi hissetmek istemez.

  • Belki mutluluk geriye dönük olarak, sadece yitirdikten sonra anlaşılabiliyordur. Bu görüşü ilk Jean-Jacques Rousseau işlemişti: “Altın çağ mutluluğu, ya insanlar keyfini sürecekken fark edilmeden geçip gittiğinden ya da insanlar fark edebilecek durumdayken çoktan bitmiş olduğundan, insan ırkına hep yabancı kalmıştır.

  • Bir başka deyişle mutluysan fark edemezsin ve fark ediyorsan mutluluğa sahip değilsin demektir.

  • Yani mutluluğun saçmalığı, onun tanımlanmasının imkânsızlığında, belki tamamen erişilmezliğinde –ya da en iyi haliyle sadece ara sıra ve bilmeden erişilebilirliğinde- hatta belki doğrudan kovalandığında tam zıddına dönüşmesinde ama sıklıkla başka bir şeyin peşinden giderken beklenmedik bir yerde ortaya çıkışındaymış. İnsanı bundan daha fazla çileden çıkartacak bir muziplik yoktur herhalde.

  • Yaşamak için kişisel bir strateji geliştirmenin mecburi bir nedeni var. Sıklıkla ferahlama, özgürleşme hissi uyandıran sorunları reddetme tavrı aslında köleleşmektir. Kendi çözümlerini üretmeyenler başkalarınınkileri kullanmak zorunda kalırlar. Nietzsche’nin uyardığı gibi: “Kendine boyun eğmeyen buyruk altına girecektir.”

  • Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

  • Bugün hor görülmelerine karşın bu iki düşünürün temel fikir ve bakışları değer ve önemlerini korumaktadır. Marx bağımsız düşünce olarak varsaydığımızın ne kadarının aslında toplum tarafından dayatıldığını, Freud ise aslında ne kadarının bilinçdışından çıktığını göstermiştir. Yani her iki yönden –içten ve dıştan- yoğun ve bitmek tükenmek bilmez bir baskı söz konusudur ve sonuçta belki de bağımsız düşünce diye bir şey hiç varolmayabilir.

  • Sınırsız kişisel özgürlük ve sınırsız seçenek varsa herkes her şey olabilir ve her şeyi elde edebilir varsayımı sorgulanmaz. Ne düşünce ne çaba gereklidir. Sadece istemek, olmaya ve edinmeye yeter: Reklamlarla sinsice ve kişisel gelişim endüstrisi tarafından alenen pompalanan mesaj budur. Ve simgesi gülümseyen yüz, şiarı “İyi Günler” olan “Şen Şakrak Kişilik” çağın idealidir.

  • Bugün herkes şen şakrak bir kişilik sergiliyorsa bu durum aslında otomatik, evrensel bir tatminin var olduğu görüntüsü veriyor. Haliyle depresif kimseler neyin ters gittiğini anlayamıyor ve belki ışıltıyla gülümsediklerini bile fark etmeden kendilerini gülümseyen yüzler arasında yalıtılmış, yapayalnız hissediyorlar.

  • Her şey, tabii kadınlar veya farklı ırk mensupları, dinsel veya cinsel tercihler karalanmadığı ve çevreye zarar vermediği ya da hayvanlara acı çektirilmediği sürece, “mubah” artık.

  • Anonim otoritenin en etkin numarası tavsiyelerini aksiyom (doğruluğu kabul gören önerme) kılmasıdır. Genel kabul görmüş fikirlere ve anlayışlara karşı çıkmak mümkün değildir; ancak çatlaklar böyle bir şeye kalkışabilir. Bu da bir başka aksiyomdur. Şimdiki yaşantımız doğa yasası gereğidir. Kısacası direniş, çatlaklık kıvılcımlarıyla gelecektir.

  • Aklınıza gelen herhangi bir ilkeli muhalifi düşünün… Hz. İsa bile çatlaktı. Ee, herkesin, özellikle patronun içimizden biri olduğu bu kıyak, rahat, kravatları gevşek çağda çatlak olmayı kim ister?

  • İçte ve dışta, becerikli ve kabullenilir görünmek için sürekli yeni kılıklara bürünen kurnaz ve acımasız iki düşman var: reklam ve id. İkisini de yenmek mümkün değil ve ikisini birden sadece belli mesafede tutmak bile devamlı uyanık olmayı gerektiriyor.

  • Mutluluk, tıpkı depresyon gibi, kendini güçlendiren bir döngüdür. Depresyon, depresyonda olmanın irade gücünü zayıflattığı, karşılığındaysa depresyonun arttığı ve haliyle inişin devam ettiği, aşağı inen bir spiraldir. Mutluluksa, mutlu olmanın irade gücünü artırdığı ve karşılığında mutluluğun çoğaldığı, yükselen bir spiraldir. Mutluluğun en büyük getirisi belki de kendini iyi hissetmekten çok beraberinde gelen olabilirliklerin heyecanıdır.

  • İd tarihte hiç bu kadar pohpohlanmamış, hiç bu denli şımartılmamıştı. İdin altın çağında yaşıyoruz resmen.

  • Buda, Freud’dan iki bin beş yüz yıl önce benliğin çekirdeğinde yatan sorunun bilinçsiz arzu olduğunu saptamıştı.

  • Buda’ya göre temel sorun, hoşnutsuzluk ve tatminsizlik yaratan arzu ve isteklere saplanıp kalmayı teşvik eden cehalettir. Ve sorun cehaletse, çözüm de bilgi olmalıdır. Öyleyse kurtuluş iç görüde, kavramadadır. Anlamak, kurtuluştur. İlk gereken, kendini bilmeye yönelik zorlu çabadır. Buda başkalarının hatalarını gayet açık görebilirken kendimizinkilere kör baktığımızı İsa’dan çok önce fark etmiştir.

  • Burada kastedilen meditasyon, Budist ikonların sergilediği asık suratlı, ciddi trans değil, “dikkat”, “uyanıklık” ve “farkındalık” olarak tasvir edilen yoğun zihinsel faaliyettir. Buda’yla ilintilendirilmiş aforizmalar derlemesi Dhammapada özellikle bu kavramlara yönelik birçok bölüm içerir: “Dikkatliler asla ölmez; dikkat etmeyenler çoktan ölmüştür.” Yani meditasyonun amacı sükûnet ve kayıtsızlık değil, uyanıklık, dikkat, keskin zihin açıklığıdır. Buda’nın özgürleştirilmiş zihin için kullandığı metafor, kınından çekilmiş kılıçtır.

  • İronik olan ise rasyonel Batı’nın dini Hıristiyanlık tümüyle irrasyonellik, tutarsızlık hatta saçmalıkla örülmüşken, mistik doğunun dini Budizm’in rasyonel, tutarlı hatta pratik olmasıdır. Körlemesine inanış gerektiren bir inanç sistemi değil, işe yaradığı gösterilebilen bir yöntemdir.

  • Hıristiyan öğretisi insandaki kusurun kabahatini, kefareti sadece ilahi lütfün gizemli işleriyle ödenebilecek ilk günahta bulmuştu. Bu görüş bin yılı aşkın bir süre boyunca benliğe dair her türlü araştırmayı ve dünyevi tatmine yönelik inancı devre dışında bıraktı. Düşünürler bireye umut ve amaç vermeye ancak aydınlanmayla başladılar.

  • 17. Yüzyılın Hollandalı filozofu Spinoza’nın fikirleri ürkütücü ölçüde Buda’nınkilere benziyordu. Aydınlanmacı düşünürler akla tapıyordu ama Spinoza aklın bir kaplanın sırtında gittiğini, insan doğasını büyük ölçüde, bilince “arzular” kılığında giren bilinçdışı “iştahların” güttüğünü fark etmişti. Bu iç görüsünün ifadesi Dhammapada’da da, Freud’da da mevcuttur: “Arzu, insanın özüdür.”

  • Spinoza, çabalamanın doğamız olduğu önermesini ortaya atmıştı. İnsan doğası için kullandığı Latince sözcük conatus, “çabalama” veya “gayret” anlamlarına gelir. “Her bir şeyin varlığını sürdürmede kullandığı çaba, esasında o şeyin bizatihi özünden başka bir şey değildir.” Ve çabanın değerli olması, zorluğuna bağlıdır.

  • Schopenhauer’in id için kullandığı terim, “insanın, bilmediği ve pek farkında olmadığı” dürtülerin egemenliği altına girmesine yol açan “bir kör itici güç” olarak tanımladığı “irade”dir.

  • “Seks, neredeyse tüm insani çabanın nihai hedefidir ve cinsel baskılanma nevroza yol açacaktır.” der Schopenhauer.

  • Nietzsche de heyecanla yepyeni bellediği ama esasen binlerce yıllık benzer fikirlere ulaşmıştı. O da bir bilinçdışı itici güç tanımlamış, “Ben” adını vermişti. “Beniniz, Egonuza ve mağrur çabalarına güler. ‘Bu zihin jimnastikleri nedir ki benim için?’ der Ben. ‘Ancak hedefime ulaşmada dolambaçlı yollar işte.’

  • Nietzsche durumdan en iyi şekilde faydalanma dürtüsünün tüm canlıların özünde yattığını da sezmişti. “Nerede canlı bir yaratığa rastlasam, orada güç istenci buluyorum.”

  • Nietzsche zorluğa tipik tumturaklılığıyla kucak açacaktı: “Beni öldürmeyen, beni güçlendirir.”

  • Kültürel şartlandırmanın önemini ilk tanıyan Marx’tı: “İnsanların toplumsal varlıklarını belirleyen bilinçleri değildir. Tam tersine, bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.”

  • Zaman içinde belli haklara yönelik talepler genelleştirilmiş bir kendinde hak görme algısına, belli konularda tanınma talepleri genelleştirilmiş dikkat taleplerine ve belli adaletsizliklere duyulan öfke, genelleştirilmiş yakınma ve hüsran duygularına indirgendi. Sonuçta ortaya bir kendinde hak görme, dikkat arama ve yakınma kültürü çıktı. Dikkat edilme talebi gittikçe güçlenip çeşitlenmektedir; bu da kimliğin dışarıdan görülmesini gerektiren içteki boşluğun bir sonucudur: “Görülüyorum, öyleyse varım.” Bu talep en alt seviyede ifadesini bedensel anlamda görülmekte bulmaktadır. Bu durumun tipik örneği, toplumsal alanların gittikçe daha fazla görünürlük sağlayacak şekilde düzenlenmesidir. Artık açık planlı tasarımlar evlerin, işyerlerinin, lokantaların ve barların ölçütü haline gelmiştir. Açıkta yemek içmek artık yılın her dönemine yayılmakta, gittikçe daha fazla kamusal alan “insanların bakmasını” sağlayacak şekilde tasarlanmaktadır.

  • 1970’lerde kimse bu sonuçları öngörmemişti. Özgürleşme coşturucu, mutlak iyiydi. Zulmün boyunduruğu kalkar kalkmaz herkesin ilerleyeceği, büyüyeceği kaçınılmazdı. Siyasi sağda pek çok kişi şaşalamıştı. Kimileriyse fırsatı görmüştü. Para da özgürleşmeyi talep ediyordu ve arzusuna devlet kontrollerinin kaldırılmasıyla kavuşacaktı. Ruhundaki çingeneyi ifadede nihayet özgür kalan para dalgalanmaya, her koyna girmeye ve sorumsuzlaşmaya başladı. Artık çekici bulduğu herkesle yatağa giriyor ama nadiren gece yatısına kalıyordu. Yatırımcılar artık uzun vadeli kar payı getirilerini bekleyemiyor, hisselerini karla satarak çabuk getiri kazanmaya bakıyordu. Böylece hisse fiyatları, şirket başarısında performansın yerini aldı. Ve hisse fiyatları, ilgili firma yeni ve heyecan verici bir şey yapıyor görüntüsüne bürününce artma eğilimi gösterdi. Haliyle finansal çekicilik, dinamik, esnek ve yenilikçi görünmeye bağlandı. Öte yandaysa istikrar demode bir rüküşe dönüştü.

  • Schopenhauer’in işaret ettiği üzere, insan doğasında her zaman beklenti içinde yaşamak vardır (bir başka id özelliği).

  • Potansiyele tapmak, daima az ileride daha iyisinin bulunduğuna inanan bir açgözlülük türüdür. Ama potansiyelin büyüsü, geleceği, bugünün büyüsünü bozma pahasına etkilemektedir. Bugün olan her şey çoktan dün sayılmakta ve gerçek heyecan hep bir sonraki müthiş şey’de, bir sonraki sevgilide, işte, projede, tatilde veya yemekte görülmektedir. Bunun bir sonucu, sorunlara yönelik en çekici çözümün kaçışa dönüşmesidir. Bu da sorunlarla yüzleşip aşma tatminini devre dışı bırakmakta ve hayati önem taşıyan musibetten pay çıkarma, olanı avantaja çevirme becerilerini mahvetmektedir. Ve tabii sorunlar açısından da olan her şey kabul edilir hale gelmektedir. Tek talih, iyi talihtir; rastgele şanssızlık artık kabul edilmez konumdadır. Filozof Julian Baggini çağdaş yakınmalar üzerine bir araştırma yapmış ve insanların en çok şanssızlıktan, kaderden, kontrolleri dışında kalan şeylerden yakındığını ortaya çıkarmıştır. Boktan şeylerin başa gelebileceğini artık çok az kimse kabullenmektedir.

  • Eğlence dünyasındaysa alışveriş ve seyahat, saf potansiyel faaliyetleri olmaları, tümüyle olasılık ve vaatle dolulukları yüzünden kendi içlerinde amaçlara dönüşmüşlerdir. Alışveriş, bünyesinde birçok potansiyel biçimi barındırır.

  • Özgürleşmenin kendi içinde tatmine yeteceği, kişinin ruhunu mahveden işinden, baskıcı ilişkisinden, kasvetli kasabasından kaçabilmesiyle her şeyin düzeleceği görüşü yaygın bir yanılgıydı. Özgürlüğün tatmine otomatik olarak götürmediği, mütemadiyen çok çalışmaya yol açtığı ortaya çıkacaktı. Eski gelenekler belki baskıcıydı ama onlarsız yaşamak belirsiz, karmaşık, kafa karıştırıcı ve sinir bozucuydu. Her kararı ilk ilkelerden itibaren düşünmek zorunda kalmak çetin ve bezdiriciydi. Sınırsız fırsat potansiyeli, sınırsız seçenek şaşkınlığına dönüştü.

  • Yetişkin olmanın zahmetli sorumluluğu, çocukluğun kayıtsız şartsız sevilme, yiyip içme, şekerlemeye yatıp ninni eşliğinde uyuklama lükslerine yönelik derin bir özlem yarattı. Reklam elbette duygu ve dürtülere ve Koca Bebeği uyutacak eğlence endüstrisine memnuniyetle yaltaklanıyor. Yeni çocuksuluğun tek iyi yanı, bebeğin korunması gereksiniminin sıklıkla şımartılma gereksinimine üstün gelmesi.

  • Kapitalizmin en büyük güçlerinden biri herkesi mülk sahibi, girişimci ve hissedar olmaya teşvik ederek projesine asimile etmektir. Kapitalizmin herkes milyoner olabilir vaadine bugün bir de herkesin meşhur olabileceği vaadi eklenmiştir. Kapitalizmin bir diğer müthiş gücüyse muhalefeti içine emerek etkisizleştirebilme becerisidir. Kapitalizm emekçi sınıfını, tıpkı daha sonra, 1950’lerin beatlerini, 1960’ların karşı kültürünü, 1970’lerin punklarını ve yakın dönemde sokak sanatını içine emdiği gibi kolayca asimile etmiştir.

  • Delikanlıları asmanın hazzı üzerine bir roman yazdığınızı, sinek kolonisini besleyen yarısı yenmiş bir insan kafasını sergilediğiniz, konserde seyircilerin üzerine domuz barsakları saçtığınız ve ardından canlı bir yarasanın kafasını ısırarak kopardığınız için cezalandırılır mısınız? Hayır, aksine refah ve şöhretle ödüllendirilirsiniz. Kapitalizm, karşı kültürü sağlıklı bir diyetin lifli gıdası görmektedir.

  • Aynı şekilde televizyon ve reklam dünyası, muhalefeti kendi kendiyle dalga geçme yoluyla etkisizleştirmeyi öğrenmiştir. Yakın dönemdeki en başarılı TV komedi dizilerinden biri, oturma odalarında televizyon seyretmekten başka hiçbir şey yapmayan aptal, edilgen bir aileyi konu etmişti.

  • Bir başka örnekse reklam parodileri sunan hatta reklam fikriyle alay eden reklamlardı. Burada yapılan, dolandırırken size göz kırparak suç ortaklığını garantileyen iş bilir dolandırıcının numarasında başka bir şey değildi. Peki, düşünürler dünyadaki şartlandırma baskılarına direnmek için herhangi bir öğütte bulunuyorlar mı? Nadiren. Düşünürler, nefret ve korku içinde geri çekilme eğilimindedir. Mesela buda’nın çözümü dünyayı tümüyle terk etmekti. Ama Romalı Stoacılar – Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius – fazlasıyla dünyadaydılar.

  • Seneca: “Yaşamın en büyük engeli, yarına bel bağlayıp bugünü çöpe atan beklentidir.”

  • Stoacı erdemin anahtarı kopuştur. Dünyayı etkilemek, düzeltmek mümkün değilse de en azından dünyanın kişiyi etkilemesini hafifletmek mümkündür. Ama bu kopuşun amacı küçümsemekten çok anlamaktır. Ve bu anlama içe kapanma veya kaderci kayıtsızlığı kastetmez. Stoacı strateji yaşamsal deneyimlerden kaçınmak veya bu deneyimleri pasif kabullenmek değil, aynı deneyimlerden bir şeyler çıkarmaktır.

  • Ferisiler, Fromm’un “otoriter karakter” diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar.

  • Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. Yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.”

  • Sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Soren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.” Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

  • Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir. Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissettiğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

  • Bir diğer kilit kavramsa, yine Stoacı düşüncenin uzantısı olan saçmalıktır. Yaşam önemsiz ve anlamsızsa saçma olmalıdır. Haliyle bu çağ, felsefi anlamda saçmalık çağıdır. Her daim ciddi ve kasvetli Sartre’a göre saçmalık trajikti. Hatta intiharı meşru kılıyordu ve mutluluğu kesinlikle devre dışı bırakıyordu. Ama Camus mutluluğun mümkün olmakla kalmayıp simgesel anlamda saçmalıkla ilintilendiğini görmüştü. Biri diğerini güçlendirebilirdi: “Mutluluk ve saçmalık aynı toprağın iki oğludur. Ayrılamazlar birbirlerinden. Mutluluğun illa saçmanın keşfinden doğduğunu söylemek hatadır. Saçmalık duygusunun mutluluktan doğduğu da vakidir.”

  • Diğer deneyler de ne kadar edinirsek o kadar fazlasını isteyeceğimiz, yaşamın tatminden tamine değil, arzudan arzuya ilerleme olduğunu söyleyen ve çağlar öncesine dayanan eski görüşü onamıştır. Ekonomist Richard Easterlin, gençelere iyi yaşam için elzem gördükleri ürünleri sormuştu. On altı yıl sonra aynı soruyu aynı kişilere sordu. Arzu edilen şeylerin ölçeği yükselmişti – televizyon, araba, ev, denizaşırı ülkelerde tatil, yüzme havuzu, ikinci ev vs.- ve neye varırlarsa varsınlar mutluluğu nihayet bir sonraki nesnede bulacaklarını söylüyorlardı. Bir şeye, elde edilmesinin üzerinden çok geçmeden alışılıyor, normal kabul ediliyor ve sonraki isteniyordu.

  • Kendinde hak görme çağında herkes diğer herkese üstün görünmek istemektedir ama doğum, refah, profesyonel statü ve özel semt gibi geleneksel üstünlük nişanları, doğaları gereği edinilmesi çok zor veya imkansız şeylerdir. Çözümse, örneğin “cool takılıp” öyle olmayan çoğunluk üzerinde sonsuz üstünlük sağlamak gibi yeni üstünlük biçimleri yaratmaktır. “Cool olmak” ayrıcalıklı olmanın herkese açık, masrafsız bir türüdür. Mesela benim ayrımım kültürel züppeliktir cahil, cühela tayfasına üstünlük sağlamak sadece kolay değil, aynı zamanda kesin sonuç garantilidir. Sonuçta insanların birbirlerini ezerek Proust okumaya akın etmeleri ihtimali düşüktür. Ancak “cool” kalmak kolay değildir çünkü “cool olmak” kitlesel benimseme yoluyla sürekli alaşağı edilmektir. Dövmeler tehlikeli suçların simgesiyken dövme yaptırmak “cool”du. Ama bugün bir sürü ev hanımının bile poposunda dövme var.

  • Şair R. M. Rilke modern çağın gittikçe daha az çaba talep edeceğini anlamıştı. “İnsanlar her soruna kolay çözüm, hem de kolayın en kolayını arıyorlar. Ama zor olana tutunmamız gerektiği gayet açık; her canlı yaratık zora sımsıkı tutunur.”

  • Arayışın pek çok çeşitlemesi çabalamanın beyhudeliğini değil ama sonsuzluğunu teslim eder. Feridüddin Attar'ın Kuşların Diliyle adlı 20. yüzyıl sufi şiiri, Kafka'nın kaleminden çıkma bir mesel gibidir. Dünyanın tüm kuşları bir toplantıda buluşurlar; hepsi ayrı telden çalmaktadır. Bir hüthüt kuşu kalkıp doğal otoritesiyle kalabalığın sesini bastırarak kuşların doymak bilmez tutkularına alternatif gösterecek bir ruhani lider, bir Simurg gereksindiklerini öne sürer. Hep birlikte uçup bu Simurg'u bulmaları gerekmektedir. Ama birçok kuş böyle uzun ve çetin geçebilecek bir yolculuktan kaçınır. Şahinler dünyevi prenslerin gücünü, balıkçıllar ıssız kıyılarını, ördekler güvenli gölcüklerini yeğlerler. Serçeler güçsüzlüklerinden, bülbüller şarkılarını yitirmekten korkarlar. Ama sonunda bir grup yola çıkar, yedi vadiyi –Arayış Vadisi, Aşk Vadisi, Gizem Bilgeliği Vadisi, Kopuş Vadisi, Birlik Vadisi, Hayret Vadisi, Yoksulluk Vadisi ve Hiçlik Vadisi– aşarlar. Her vadide tehlikelerle, kararsızlıklarla ve baştan çıkarıcılarla karşılaşır ve örnek karakterlerin öykülerini dinlerler. Bu karakterler arasında "Yaşayan ve çabası hiç bitmeyen" İsa ile kendisini nereye gömmelerini istediğini soran öğrencilerine, "Beni bulabilirseniz benden akıllısınız demektir çünkü ben kendimi hiç bulamadım" diyen Sokrates de vardır. Nihayet Simurg'un sarayına vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmıştır; hepsi yaşlanmış, bitkin, toz toprak içindedir. Kibirli bir saray ulağı uçarak yanlarına gelir, paspal görünüşlerine kızar ve içeri girmeye layık olmadıklarını, geri dönmelerini söyler. Ama kuşlar ısrar ederler ve sonunda saraya kabul edilirler. Saray sahiden muazzamdır. Ama bomboştur. Hüsran ve kederle sarayın içini ararlar. Bir hiç uğruna bunca yol tepmişlerdir. Saray, aynalar dışında bomboştur. Ama derken peyderpey tuhaf bir coşku kaplar içlerini. Birden aynaların ne anlama geldiğini kavrarlar. Simurg'u bulmuşlardır! Aynalarda Simurg'a bakmaktadırlar. Çünkü Simurg (Farsça otuz kuş anlamına gelir) kendileridir.

    Bu şiir derin bir gerçeği, anlamın anlam arayışının kendisi, Yol'un istikamet, Kutsal Kâse'nin arayış olduğunu anlatıyor.





























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız