Wertheimer



Daha o zamanlar, yani ölümünden nerdeyse otuz yıl önce Glenn besteciler içinde en çok Bach'ı sevmişti, ikinci olarak da Hândel'i, Beethoven'i küçümsüyordu, benim herkesten çok sevdiğim Mozart bile sanki aynı kişi değildi hakkında konuştuğunda, diye düşündüm lokantaya girerken. 

Wertheimer her zaman söylediği gibi düşünce bilimlerine dalmış, ben körelme sürecime başlamıştım ve enstrümanımı öğretmen evine taşıyarak bu körelme sürecini kendim en iyi biçimde başlatmıştım. Oysa Wertheimer, ben Steinway'imi öğretmen kızına verdikten yıllar sonra da piyano çalmıştı, çünkü daha yıllarca piyano virtüözü olabileceğine inanmıştı. Ayrıca, piyano virtüözü olarak tanınan bizim birçok piyanistimizden bin kere daha iyi de çalıyordu, ama Avrupa'daki tüm diğer piyano virtüözleri gibi olmak onu tatmin etmediğinden düşünce bilimlerine dalmıştı.

Bense Wertheimer'den daha iyi çaldığıma inanıyordum, ama asla Glenn gibi iyi çalamazdım ve bu yüzden (Wertheimer'le aynı nedenden ötürü!) piyano çalmaktan bir anda vazgeçmiştim. Glenn'den daha iyi çalmak zorundaydım, ama bu olası değildi, olanaksızdı, ben de böylece piyano çalmaktan vazgeçtim. 

Horowitz kursunu sürdürebilmemizin tek nedeni kentten taşınmamız oldu, kent aslında insanın aklına gelebilecek en büyük sanat ve düşünce düşmanı, aptal insanlar ve soğuk duvarlarla dolu kalın kafalı bir taşra kasabasıdır, zamanla orada her şey kalın kafalılığa dönüşür, istisnasız her şey. 

Öğrenim gördüğümüz yerdeki çevre bize düşmansa, bize dostça bakan çevrede olduğundan daha iyi çalışırız, öğrenim gören kişi ona dost olan çevre yerine, düşman olan çevreyi seçerse daha iyi eder, çünkü ona dost olan çevre eğitimine vereceği dikkatin büyük bir bölümünü alıp götürür, düşman çevre ise ona yüzde yüz bir eğitim sağlar, çünkü o bu eğitime yoğunlaşmak zorundadır, umutsuzluğa kapılmamak için, böyle bakıldığında Salzburg büyük bir olasılıkla tüm öteki güzel denilen kentler içinde eğitim için mutlaka önerilir, ama yalnızca güçlü bir kişiliği olana, zayıf biri orada kısa sürede kuşkusuz yitip gider. 

Yirmi bin müzik öğretmeninden yalnızca biri ideal olanıdır. Horowitz bu ideal olandı, diye düşündüm. Kendisini bu işe verseydi Glenn de onun gibi olurdu. Glenn'in de bu eğitim için ideal duygusu ve ideal aklı vardı, bu sanat aracılığı amacı için. Yılda onbinlerce müzik yüksek lisans öğrencisi müzik yüksekokulu ahmaklığı yolunu izler ve kalitesiz öğretmenler tarafından mahvedilir, diye düşündüm. Belki ünlü de olurlar, ama gene de hiçbir şey kavramamışlardır, diye düşündüm lokantaya girerken. Gulda ya da Brendel olurlar, ama gene hiçtirler. Gilels olurlar, ama hiçtirler. Wertheimer de eğer Glenn'e rastlamamış olsaydı, mutlaka en önemli piyano virtüözlerimizden biri olurdu, diye düşündüm. 

Başlangıçtan beri virtüöz olma durumu ve onun yarattığı görüntülerden nefret ediyordum, en çok da kalabalık önünde sahneye çıkmaktan, ayrıca hiçbir şeyden alkıştan nefret ettiğim gibi nefret etmiyordum, buna dayanamıyordum, uzun süre, konser salonlarındaki kötü havaya mı, alkışa mı, yoksa her ikisine de mi dayanamadığımı bilemedim, virtüöz olma durumuna ve her şeyden önce de piyano virtüözü olma durumuna dayanamadığımı açıkça kavrayıncaya kadar. 

Seyirciden ve seyirci ile ilgili her şeyden, dolayısıyla da virtüözden (ve virtüözlerden) hiçbir şeyden nefret etmediğim gibi nefret ediyordum. Zaten Glenn de iki ya da üç yıl dinleyici önünde çaldı, sonra artık bu duruma dayanamadı ve evde kaldı ve orada, Amerika'daki evinde tüm piyanistlerin en iyisi ve en önemlisi oldu. 

Glenn evinin önüne, onu insanlardan korusunlar diye üç bekçi dikmişti. Biz önce onda bir gece kalarak onu rahatsız etmek istememiştik, ama sonra iki buçuk hafta kaldık, ben de, Wertheimer de piyano virtüözlüğünü bırakmakla ne kadar yerinde davrandığımızı bir kez daha kavradık. Benim sevgili bitik adamım, diye selamlamıştı Glenn Wertheimer’ı, bir Amerikalı-Kanadalı soğukkanlılığı içinde Wertheimer’ı hep bitik adam diye nitelemişti, bana ise son derece kuru bir biçimde filozof derdi, bundan rahatsız olmazdım. Bitik adam Wertheimer, Glenn'in gözünde hep bitiyordu, durmadan bitiyordu, bense Glenn'in ağzında her an, belki de dayanılmaz bir sıklıkla filozof oluyordum, böylece biz onun gözünde doğal olarak bitik adam ve filozoftuk diye düşündüm lokantaya girdiğimde. 

Glenn zafer kazanan, biz kaybedenleriz, diye düşündüm lokantada. Glenn varoluşunu tek doğru noktada sona erdirdi, diye düşündüm. Ve o Wertheimer gibi kendi eliyle son vermedi yaşamına, Wertheimer'in başka seçimi yoktu, kendini asmak zorunda kaldı, diye düşündüm. Glenn'in sonu nasıl çok önceden belli olduysa, Wertheimer'in sonu da çok önceden belli oldu, diye düşündüm. Glenn Goldberg Varyasyonlarının ortasında beyin kanaması geçirmiş. Wertheimer Glenn'in ölümüne dayanamadı. Glenn'in ölümünden sonra hayatta olmaktan utanç duydu, yani dâhiden daha uzun yaşıyor olmaktan, bütün yıl boyunca bu duygu ona acı verdi, biliyorum. 

Sonuna kadar düşünülmemiş şeyleri söyleyen insanlardan iğrenirdi, bu yüzden de nerdeyse tüm insanlardan iğrenirdi. Ve bu iğrendiği insanlığın önünden de sonunda, yirmi yıl önce geri çekti kendini. Dinleyicisinden iğrenen dünyaca ünlü tek piyano virtüözüydü ve bu iğrendiği seyircinin önünden gerçekten ve kesinlikle kendini çekendi. Onlara gereksinimi yoktu. Orman içinde bir ev aldı ve bu eve yerleşti ve kendini kusursuzlaştırdı. O ve Bach, Amerika'daki bu evde ölümüne kadar birlikte yaşadılar. Bir düzen delisiydi. 

Tıpkı Glenn gibi, Wertheimer de çevresinde insanlara dayanamıyordu. Böylece zamanla çekilmez oldu. Ama ben, diye düşündüm lokantada ayakta dururken, ben de kırsalda yaşamayı beceremiyordum, bu yüzden de zaten Madrid'de yaşıyorum ve Madrid'den ayrılmayı düşünmüyorum. 

Hiç kimse beni kız kardeşim gibi hayal kırıklığına uğratmadı, diye bağırdı bir kez, diye düşündüm. Kız kardeşine ölesiye alışmıştı, diye düşündüm. Kız kardeşinin onu terk ettiği gün, ondan ömür boyu nefret etmeye yemin edip Kohlmarkt'taki evin tüm perdelerini bir daha açmamak üzere kapattı. Neyse ki bu tasarısına on dört gün dayanabildi, ondördüncü gün Kohlmarkt evinin perdelerini gene açtı ve kendini deli gibi yemek ve insan açlığı içinde sokağa attı. Ama bitik adam hemen Graben'de yığılıp kaldı, bildiğim üzere. Şansına oradan bir akrabası geçiyordu, hemen gene evine götürülmesini ona borçluydu, diye düşündüm, yoksa onu herhalde Steinhof tımarhanesine naklederlerdi, çünkü görüntüsü bir çılgının görüntüsüydü. İçimizde en zor olan Glenn değildi, Wertheimer'di. 

Wertheimer kendini astıktan üç gün sonra, onun da tıpkı Glenn gibi elli bir yaşına geldiğini anımsadım. Elli yaşımızı geçtikten sonra kendimizi hain ve karaktersiz buluruz, diye düşündüm, bu duruma ne kadar süreyle dayanabileceğimizdir sorun. Elliyi geçip yaşamaya, varlığımızı sürdürmeye devam ederek kendimizi bayağılaştırırız. Sınırı aşan korkaklarızdır, diye düşündüm, elliyi geçince kendini iki kez acınacak duruma düşürenler oluruz. Şimdiden o utanmazım, diye düşündüm. Ölüleri kıskandım. 

İsviçre Avrupa'nın en karaktersiz ülkesidir, dedi, ben İsviçre'de hep bir genelevdeymişim duygusuna kapıldım, dedi. Her şey orospuca, kentlerde olsun, kırsalda olsun, dedi. Sankt Moritz, Saas Fee, Gstaad, hepsi genelev, hele Zürih, Basel, bunlar yeryüzü genelevleri, dedi Wertheimer birçok kez, yeryüzü genelevleri, yeryüzü genelevlerinden başka bir şey değil. 

Öte yandan Wertheimer'di okuyan, Glenn değildi, ben de değildim, ben çok okumazdım, okursam da hep aynı şeyi, aynı yazarların aynı kitaplarını, aynı filozofları okurdum sürekli her zaman değişik kimselermiş gibi. Aynı şeyi her zaman bambaşka bir şeymiş gibi içime alma sanatına sahiptim, bunu çok geliştirmiştim, yükseğe, nefis bir yüksekliğe doğru, ne Wertheimer'de ne de Glenn'de bu yetenek vardı. Glenn nerdeyse hiçbir şey okumazdı, edebiyattan nefret ederdi, bu da ona çok yakışırdı. Benim asıl amacıma, sanatıma hizmet eden şeyleri okurum yalnızca, demişti bir keresinde. 

Wertheimer her zaman bitik adamdı. Hiç kimse onun gibi Viyana caddelerini aşındırmamıştır, tamamen bitap düşünceye kadar her yönden her bir yöne, sonra gene geriye giderek. Kafayı dağıtma manevraları, diye düşündüm. Akıl almaz derecede ayakkabı eskitiyordu. Glenn Wertheimer'e ayakkabı fetişisti de demişti sanıyorum. 

O iğrenç iç hastalıkları doktoru Horch'a (doktoru!) gitmesine izin vermemeliydim, dedi, çünkü İsviçreli'yi orada tanıdı. Doktorlar kimya sanayicileriyle işbirliği halinde, dedi, diye düşündüm. Gitmesine izin vermemeliydim, demişti kırk altı yaşındaki kız kardeşi için, diye düşündüm. 

Babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz. Var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir ki, dedi. 

Aylarca Viyana'da yürümüştü, gece, gündüz, yığılıp kalıncaya kadar. Hiçbir işe yaramadı. Traich'daki av evi önceleri ona varoluşunu kurtaracak bir yer olarak gözükmüş, ama aldatmaca olduğu ortaya çıkmıştı; bildiğim üzere önce kendini üç hafta av evine kapattı, sonra odunculara gidip onları kendi sorunlarıyla rahatsız etti. Ama basit insanlar karmaşık insanları anlamazlar ve onları kendi iç dünyalarına iterler, hem de herkesten daha insafsızca, diye düşündüm. Basit insan denilenlerin kişiyi kurtaracağına inanmak en büyük yanılgıdır. İnsan en bunalımlı zamanında onların yanına gider ve onlardan resmen kurtuluş dilenir, onlarsa kişiyi daha da derin bir umutsuzluğa iterler. Zaten onlar nasıl olur da karmaşık birini karmaşıklığından kurtarabilirler ki, diye düşündüm. 

Daha yakından bakıldığında, derdi, bu ihmal edilmişler denilenler, o yoksul denilenler ve o geri kalmış denilenler özlerinde aynı biçimde karaktersiz ve iğrençtirler ve aynen, kendi ait olduğumuz ve sırf bu yüzden iğrenç bulduğumuz ötekiler gibi reddedilesidirler. 

Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz. 

Hep her şeyi istediğini, ama hiçbir şey vermediğini düşündüm. Kendini aşağıya atmak için durmadan Floridsdorfer Köprüsü'ne gittiğini, ama gerçekte atamadığını, piyano virtüözü olmak için müzik okuduğunu, ama piyano virtüözü olamadığını ve sonunda, kendisinin tekrar tekrar söylediği gibi, düşünce bilimlerinin ne olduğunu bilmeden düşünce bilimlerine sığındığını düşündüm. 

Kuramda anlıyoruz insanları, ama uygulamada onlara katlanamıyoruz, diye düşündüm, onlarla çoğunlukla isteksiz birlikte oluyor ve onlara kendi bakış açımızla davranıyoruz. Oysa insanlara kendi açımızdan değil her açıdan bakmalı ve ona göre davranmalıyız, diye düşündüm, onlara öyle davranmalıyız ki, onlara önyargılı davranmadığımızı söyleyebilelim, ama bunu beceremiyoruz, çünkü gerçekten de herkese karşı önyargılıyız. 






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız