Korkulacak bir şey var mı?

 Julian Barnes tarafından yazılan "Korkulacak Bir Şey Yok" adlı kitabı okuyalı epey olmuştu.  Kitaptan beğendiğim kısımları aktarmak bugüne kısmetmiş. Barış Manço'nun kitapla örtüşen kısa röportajını da yazının sonuna ekledim. Korkmadan okumalar dileğiyle. 

Camus, yaşamın anlamsızlığına karşı en uygun yanıtın, futbolda yaptığımız gibi, oyun içi kurallar icat etmek olduğunu söylememiş miydi?

Hadi, inanın! Hiç zararı yok. Ve herhalde zararı da olmadı. Var olmayan bir tanrı sizi, var olan kurtlar ve ayılardan koruyamasa bile, en azından var olmayan orman cinlerinden, perilerinden ve ifritlerinden koruyacaktır.

“Ölümü daha çok düşünmeli ve kendimizi ölüm düşüncesine alıştırmalıyız” diyor ve sözünü şöyle sürdürüyordu: “Ölüm korkusunun bize sinsice yaklaşıp beklenmedik bir anda üzerimize çullanmasına izin veremeyiz. Korkuyu aşina kılmamız gerekir ve bunu yapmanın bir yolu ölüm hakkında yazmaktır.”

Vücudumun hücrelerinin bir ömür boyu canlı kalmadıklarını ancak kendilerini aralıklı olarak yenilediklerini öğrendiğimde şaşırdığımı anımsıyorum.

“En çok ölümle yüzleştiğimizde kitabileşiyoruz.”

“İnsanın aşırı ihtiyarlıktan gücünün tükenmesiyle ölmesi Montaigne’nin zamanında ender, özel ve olağandışı bir ölümdü.” Günümüzde bunu hakkımız olarak görüyoruz.

Montaigne, ölümü yenemeyeceğimize göre, ona karşı en iyi saldırı biçiminin, ölümü sürekli akılda tutmak olduğuna inanıyordu.

Ölümü bu şekilde öngörmek kendinizi onun köleliğinden kurtarmak demekti, birine nasıl ölüneceğini öğretirseniz, o zaman o kişiye nasıl yaşanacağını da öğretmiş olursunuz.

Eğer iyi yaşamışsanız, yaşamın değerini sonuna kadar vermişseniz, o zaman onun elinizden kayıp gitmesinden de mutlu olacaksınız; oysa eğer yaşamı kötüye kullanmış ve onu yaşanası bulmamışsanız, o zaman geçip gitmesine de yazıklanmayacaksınız.

Eğer yaşam bir prova ya da bir hazırlık ya da bir bekleme odası yahut artık hangi eğretilemeyi seçersek seçelim, her halükârda olumsal bir şey, başka yerdeki daha büyük bir gerçekliğe bağlı bir şey olarak görülecek olursa, o zaman aynı zamanda daha az değerli ve daha ciddi olur. Dünyadaki dinin gücünü yitirip zayıfladığı ve bu kısa zaman süresinin sahip olduğumuz tek şey olduğunun genel bir kabul gördüğü bölgeler, genelde, insanın başının hala katedralin çanı ya da müezzinin ezanıyla ansızın ürperdiği o yerlerden daha ciddi yerler değildir. Genelde bu bölgeler, çılgınca bir materyalizme boyun eğer; gerçi adına insan denen marifetli hayvan, dinin çılgınca materyalizmle bir arada var olduğu uygarlıklar kurma konusunda bir hayli yeteneklidir: Sözgelimi Amerika böyledir.

Dinler kurmaca yazarlarının ilk büyük icadıydı. Anlaşılabileceği üzere karışık kafalar için dünyanın inandırıcı bir temsili ve gerçeğe yakın görünen bir açıklamasıydı. Katı, kesin yalanlar barındıran güzel, biçimli bir hikâye.

Modern bir eleştirmen, sanatın temelde dinsel olduğunu; çünkü sanatçının “ölümün bayağı demokrasisinden kaçmak yoluyla ölümsüzlüğü hedeflediğini ileri sürüyor. Bu tumturaklı beyan, en büyük sanatların bile jeolojik zaman açısından bir göz kırpmadan daha fazla sürmediğini belirten başka bir akademisyen tarafından yalanlanıyor.

Yazar olmadan önce, doktorluk eğitimi görmüş ve hastaların hem huzur içinde hem de trajik koşullarda öldüklerine tanıklık etmişti. Maugham: “Ve son anlarında asla, ruhlarının ebediyete kadar var olacağını düşündüren hiçbir şey görmedim. Köpekler gibi ölüyorlar.”

Maugham haklı: Köpekler gibi ölüyoruz. Ya da daha doğrusu -tıbbın 1902’den beri ilerleme kaydettiğini kabul edersek -iyi sağlık sigortası politikalarıyla iyi bakılmış, iyi uyuşturulmuş köpekler gibi ölüyoruz. Ama yine de köpekler gibi.

Dawkins’in unutulmaz bir şekilde dile getirdiği gibi, meğer, “hayatta kalma makineleriymişiz; genler olarak bilinen bencil molekülleri korumak için körce programlanmış robotumsu araçlarmışız.

Büyüyoruz; eski hayret anlayışımızı bir yenisiyle değiştiriyoruz -bizi körce ve rastlantısal olarak ortaya çıkarmış olan kör ve rastlantısal sürece hayret ediyoruz; bazılarının hissedebileceği gibi, bu bizi depresyona sokmuyor, tersine, Dawkins’in kendisi gibi kendimizi “çok sevinçli” hissediyoruz; Dawkins’in hayatı yaşanmaya değer kılan şeyler olarak listelediği şeylerden zevk alıyoruz: müzik, şiir, aşk, futbol, seks, bilim…

İnsanlar ölüm üzerine, “korkulacak hiçbir şey yok” diyorlar. Bunu çabucak, öylesine söylüyorlar. Şimdi bunu yeniden, yavaşça, bir kez daha vurgulayarak söyleyelim. “Korkulacak HİÇBİR ŞEY yok” Jules Renard şöyle yazmış güncesine: “En doğru, en kesin, anlamla en çok dolu sözcük, “hiçbir şey” sözcüğü”

Gerçekten de hepimiz öleceğiz, ölüm bir mutlak ve Tanrı da bir yanılsama; ama böyle bile olsa, bu bizi talihli kişiler kılıyor. Çoğu “insan” -potansiyel insanların büyük bir çoğunluğu- doğmuyor bile onların sayıları, Arabistan’ın bütün çöllerindeki kum tanelerinin sayısından daha fazla.

Benim sıradanlığım da sizinki de, Richard Dawkins’inki de insanı hayrette bırakacak kadar olasılık dışı bir sıradanlık. Bu durum, bütün bunlara omuz silkip de filozofça, “Ama zaten burada hiç olmayabilirdim, bu yüzden başkalarına bağışlanmayan bu küçük fırsat penceresinin zevkini çıkarayım bari” demeyi, daha kolaylaştırmıyor, daha güçleştiriyor.

İstekleriniz bir noktada sadece veriler olmalı: Kalıtımın ve yetiştirilme tarzının sonuçları. Bu nedenle, insanın, edimlerinin gerçek ve nihai sorumlusu olduğu fikri savunulur bir fikir değil; olsa olsa, geçici, yüzeysel bir sorumluluğumuz olabilir- ve bunun bile, zamanla yanlış olduğu gösterilecektir.

Yaşlandıkça fark ettim ki, ölmüş olan babama benzerliğim gitgide daha çarpıcı geliyor bana. Masada oturduğum açı, çenemin şekli, saçlarımın yeni başlayan dökülme biçimi ve pek de eğlenmediğim zamanlarda kendime özgü tarzda kibarca gülüşüm: Bunlar (ve hiç kuşkusuz farkına varamadığım daha birçok şey) kesinlikle özgür iradenin ifadeleri değil, genetik birer kopya.

Filozoflar ve evrim biyologları bize özgür iradenin bir kurmaca olduğunu söylerken, biz sanki saf özgür iradeye sahip varlıklarmışız gibi yaşıyoruz. Bellek sanki çok iyi yapılmış ve etkili bir şekilde doldurulmuş bir bagaj emanet yeriymiş gibi yaşıyoruz.

Belki de bizler özgür irade yanılsamasını hiçbir zaman terk etmeyeceğiz; çünkü bu, ona olan inancımızı terk etmek için sahip olmadığımız bir özgür irade edimi gerektirirdi. Her kararımızın sanki bütünüyle sorumlu tek karar merciiymişiz gibi yaşamayı sürdüreceğiz.

Niçin iyi davranmalı? Niçin bencil ve açgözlü olup, tüm suçu DNA’nın üzerine atmamalı? -antropologlar ve evrim biyologları rahatlatıcı bir açıklama sunabilirler (inanç sahiplerine olmasa bile) Dinler neyi ileri sürerse sürsün, bizler sosyal varlıklar olarak işlemek üzere kurulmuşuz; genetik olarak kodlanmışız. Özgecilik evrimsel olarak yararlıdır.

Ona göre ölüme -ya da daha doğrusu, başka hiçbir şey düşünememe tehlikesine- karşı tek savunmamız “kısa vadeli dişe dokunur kaygılar edinmemizde” yatıyor. O aynı zamanda bizleri avutarak ölüm korkusunun altmış yaşından sonra düştüğünü gösteren bir araştırmanın adını anıyor.

Biliyoruz ki aşırı fiziksel ağrılar dili ortadan kaldırıyor, zihinsel ağrıların da aynı şeyi yaptığını öğrenmek cesaret kırıcı.

Queens mezarlıklarında, tek bir beden -tek bir ruh- kımıldamıyor. Elbette bir anlamı var bunun: Ölmüş olan eski koşuşturmacılar ziyaret edilmiyor; çünkü kentin yeni yerleşim koşuşturmacıları koşuşturmakla çok meşguller. Ama bir kabristandan daha melankolik bir şey varsa, bu hiç kimsenin ziyaret etmediği bir kabristandır.

Gelgelelim daha çok yakın zamanlarda ölüm döşeğindekiler hastalıklarının son dönemlerini evlerinde geçirirlerdi, son nefeslerini aile üyelerinin yanında verirler, yörenin kadınları tarafından yıkanırlar, cenaze için hazırlanır, bir iki gece başları beklenir ve sonra da yörenin cenaze levazımatçısı tarafından tabuta konurlardı.

“İnsanın ölüme inançsızlığı, ölümün yaklaşmasıyla orantılı olarak artar.” İkinci olarak, akıl, kendini ölümle yüz yüze bulduğunda çeşitli hilelere başvurur: Bizi aldatmak için “merhametli uyuşturucular ya da coşku veren uyarıcılar” üretir.

Zor olan sadece insanın gözlerini mezar çukuruna dikmesi değil, yaşama gözlerini dikmek de zor. Bizler için saplantılı bir şekilde yaşamın kozmik bir rastlantı olabileceğini düşünebilmek, temel amacının sadece kendi varlığını sürdürmek olduğunu, boşta sürüklenip gittiğini, gezegenimizin günün birinde donmuş bir sessizliğe gömüleceğini ve insan türünün çılgınlığa varan aşırı mühendislik karmaşası içinde gelişmişken tümüyle yok olup gideceğini ve özlenmeyeceğini; çünkü geride onu özleyecek hiçbir kimse ve hiçbir şey kalmayacağını, bir kesinlik olarak düşünebilmek şöyle dursun, bir olasılık olarak akıldan geçirmek bile zordur. Büyümek bu demektir. Dahası, dertlerine bir açıklama ve avuntu bulabilmek amacıyla uzun süre kendi icat ettiği tanrılara bel bağlamış olan bir soy için korkutucu bir bakıştır bu.

“Ölmemiz gerektiğini biliyoruz ama ölümsüz olduğumuzu düşünüyoruz.” İnsanlar kafalarında gerçekten de böylesi zorlu çelişkileri mi barındırıyorlar? İnsanların ölmesi gerekiyor ve Freud bunun normal olduğunu düşünüyordu: “Demek oluyor ki bilinçdışımız kendi ölümümüze inanmıyor; sanki ölümsüzmüş gibi davranıyor.

Ahlak duygumuz karşılıklı özgecilik geliştirmiş olan bir türe ait olmamızdan gelmekte; “içerideki küçük bir benlikten yola çıkarak bilinçli kararlar verme” durumunda olduğu gibi özgür irade kavramının bir yana bırakılması gerekiyor. Biz, kültür parçacıklarını kopya etmeye ve aktarmaya yarayan makineleriz. Şu anda bu kalemden çıkan bu sözcükler, burada bulunan küçük bir benden yayılmıyor, sadece kendi işini yapan koca bir evrenden yayılıyor.

Ölmenin aşırı tıbbileştirilmesinden, teknolojinin bilgece düşünmeyi devre dışı bırakmış olmasından kaygı ve korku duyuyorum. Artık ölüm, doktor kadar hasta tarafından da utanılacak bir başarısızlık olarak görülüyor.

Lessing, Tarih’i, kazaları sıraya koymak olarak tanımlıyordu ve insan yaşamı da bana bunun indirgenmiş bir versiyonu olarak görünüyor: bazıları öngörülebilir olan, bazıları olmayan; kimi şeylerin meydana geldiği; bazı örüntülerin kendini yinelediği, rastlantının şimdilik özgür irade diye adlandırabileceğimiz şeylerle etkileştiği; çocukların genelde anne ve babalarını gömmek üzere büyüdükleri ve kendi sıraları gelince anne baba oldukları; talihliysek, sevecek biri ve birlikte yaşanacak bir yol bulduğumuz; değilsek, farklı bir yol bulduğumuz; işimizi yaptığımız; haz aldığımız; tanrımıza tapındığımız (ya da tapınmadığımız) ve Tarih çarkının küçük dişli hareketleriyle bir-bir ilerlediğini seyrettiğimiz bir bilinçlilik süresi olarak tanımlıyordu.

Elli yaşından sonra yaşamın her on yılında beyin, ağırlığının yüzde ikisini yitiriyor; aynı zamanda da krem sarısı bir renge bürünüyor “bunamak bile renk kodlu” Alın korteksinin motor bölgesi nöronlarının yüzde yirmi ile elli arasında bir oran, görsel bölgenin yüzde ellisi ve fiziksel duyum bölgesinde de aynı oranda bir yüzde yitiriliyor. Hayır, kötü olan kısım burası değil. Kötü olan kısım, görece olarak iyi olan bir kısmın içine kapatılmış olarak geliyor – beynin daha yüksek entelektüel işlevleri bu yaygın hücre ölümlerinden çok daha az etkileniyorlar. Gerçekten de, “bazı korteks nöronları” biz olgunluğa eriştikten sonra daha bollaşır gibi oluyorlar, hatta birçok nöronun ipçik dallanmalarının -dandritler- Alzheimer hastası olmayan yaşlı kişilerde (Eğer Alzheimer’iniz varsa, bunu unutun) büyümeyi sürdürdüğüne ilişkin kanıtlar var.

Eğer beden ölümden sonra büzülüyormuş gibi görünüyorsa -ki gerçekten de büzülüyor- o zaman parmaklardaki et çekilip tırnaklarında büyüdüğü yanılsamasını yaratabilir; beri yandan yüz daha küçük görünüyorsa, bu da saçlarımızın daha büyük olduğu etkisini uyandırabilir.

Bizler altı milyar yıl sonra ölüp ortadan kalkmayacağız. Bizim çok ötemizde bir şey -ya da her halükârda, bizden çok farklı bir şey- ölüp ortadan kalkacak. Bir kere, bizler, gezegenin büyük soy tükenme felaketlerinin bir başkasında ortadan kalkabiliriz. Permiyen dönemi soy tükenişi yeryüzündeki bütün hayvanların yüzde doksan dokuzunu, Kretase dönemi dinozorlar dahil bütün türlerin üçte ikisini, böylelikle de memelilerin karadaki egemen omurgalılar haline gelmesine olanak sağladı. Belki de üçüncü bir soy tükenişi bizi de ortadan kaldıracak ve dünyayı… şeylere bırakacak? Kın kanatlılara mı? Genetikçi J.B.S Haldane eğer Tanrı varsa, “Kın kanatlılara karşı ölçüsüz bir düşkünlüğü var olmalı” diye şaka yapardı; çünkü Tanrı onların 350.000 türünü yaratmıştı.

Doğal seçilim(ayıklanma) mekanizması, en güçlü olanın ya da en zeki olanın değil, çevreye uyarlanmasını en iyi bilenin hayatta kalmasına bağlı. En iyileri ve en parlakları unutun; evrimin, insan soyunu arıtmanın görkemli, kişisel olmayan, sosyal olarak kabul edilebilir bir versiyonu olduğunu unutun. O bizi arzu ettiği yere götürecektir. O her nereye gidiyorsa, biz çok geçmeden bunun çok iyi donanımlı olmadığımızı kanıtlayacağız; evrim bizi ham, yeterince uyarlanabilir olmayan prototipler olarak bir tarafa atacak ve “bizleri” -ve Bach’ı Shakespeare’i ve Einstein’ı- salt bakteriler ve amipler kadar uzak gösterecek, yeni yaşam biçimlerine doğru körce sürüp gidecek.

İki soru. Hala önünde altı milyar yılı olan evrimleşen bir gezegen açısından bizim amiplerden çok daha fazla bir şey olmadığımızı kavramak, özgür iradeye sahip olmadığımızı kabullenmeyi daha kolaylaştırıyor mu? Ve eğer kolaylaştırıyorsa (hatta kolaylaştırmasa bile) bu, ölmeyi daha kolaylaştırıyor mu?

Bedelini ödediğiniz bir kabristanda yatabilirsiniz; ama sizi görmeye gelen hiç kimseniz yoksa, belediye o kalıcı toprak parçasının her zaman ya da zorunlu olarak kalıcı anlamına gelmediğine karar verdiğinde, sizi savunmak için bir avukat tutacak hiç kimse de olmayacak demektir. O zaman burada bile sizden, başkalarına yer açmanız, sonunda bu yeryüzünde bir mekân işgal etmekten vazgeçmeniz ve “Ben de buradaydım” demeyi bırakmanız istenecek. Bu yüzden de işte size bir başka mantıklı kaçınılmazlık. Nasıl her yazarın bir son okuru olacaksa, her cesedin de son bir ziyaretçisi olacaktır.

Enerjinin Korunma Yasası tarafından, evrende hiçbir şeyin asla kaybolmadığını bilmemizle rahatlamış hissedeceğiz. Trilyonlarca ve trilyonlarca potansiyel insan hiç doğmazken, sürdüğümüz talihli yaşamlar için minnet duyacağız. Olgunluğun her şey olduğunu teslim edeceğiz ve kendimizi dalından düşmekle mutlu olan bir meyve, hasadından dolayı dinginlik duyan bir ekin gibi düşüneceğiz. Başkaları bizler için nasıl yer açmışlarsa, biz de başkaları için yer açmaktan gurur duyacağız. Uçup ışıklı şölen salonuna giren ve sonra da öteki taraftan çıkan şu kuş üzerine kurulmuş orta çağ imgesiyle ikna olduğumuzu ve avuntu bulduğumuzu duyumsayacağız. Sonuçta, ölen hayvanlar olarak bizler için daha ne yararlı olabilir? Kendini iyi hissetme koğuşuna hoş geldiniz.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız