İyimser Olmayan Umut

İyimserlik her şeye karşın, optimalizm kadar iyimser değildir. Optimaliste göre, bizler halihazırda, mümkün bütün kozmik düzenlenişlerin en iyisinin tadını çıkartıyoruzdur. Buna karşın, bir iyimser gözünü daha parlak bir geleceğe çevirmiş de olsa, şimdideki noksanlıkların varlığını kabul edebilir.

Optimalistler tıpkı nihilistler gibi umuttan yoksundur çünkü ona ihtiyaçları yoktur. Optimalistler değişim için herhangi bir lüzum görmediklerinden, böyle bir değişimin menfur sonuçlara yol açacağını veya mevcut durumun böyle bir değişime müsaade etmeyecek kadar yozlaşmış olduğunu savunan muhafazakarlarla kendilerini aynı safta bulabilir.

Umutsuzluk ise, aksine, radikal bir tutum olabilir. İçinde bulunduğunuz durumu dönüştürmenin gerekliliğini, ancak ona eleştirel bir gözle bakarsanız fark edersiniz. Hoşnutsuzluk reform için teşvik edici olabilir.

Gerçek umuda en çok, işler olabilecek en vahim halini aldığında, yani iyimserliğin genellikle kabul etmeye gönülsüz olduğu uç durumlarda ihtiyaç duyulur. Umut etmek zorunda kalmamak tercih edilebilir; çünkü umutlanma ihtiyacı, nahoş olanın çoktan gerçekleştiğinin işaretidir.

Nietzsche “Hiçbir yerde değil, acı gerçekler içinde neşeli.

İyimserlik ya da umut etmeyi: “zayıflara yakışır bir öğreti.” Olarak görür. Köleler sınıfının tehlikeli devrimci iştiyaklarıyla özdeşleştirir.

Kişi tam da içinde bulunduğu şimdiyle en nahoş biçimde karşılaştığı için geleceğe inanç besler.

Istırap sizi olgunlaştırabilir de. Tanrı, der filozof Richard Swinburne, “Hiroşima’nın, Belsen Toplama Kampı’nın, Lizbon Depremi’nin veya vebanın” olmasına, insanlar çocuk oyuncağı gibi değil, gerçek bir dünyada yaşayabilsinler diye izin vermiştir.” Buna göre, oyuncak gibi dünyalar karşımıza yeterince sert meydan okumalar çıkarmadığı için, bize ahlaki kaslarımızı geliştirme fırsatı sunmaz.

Kültürü doğuran emektir ve emek, haksızlığa uğramış bir ebeveyn misali, çektiği acıların tesellisini evladının başarısında bulur. Kültür ise kendi payına, kenar mahallelerden çıkma bir pop yıldızı misali kılıksız ebeveynini kabul etmek konusunda tam anlamıyla isteksizdir.

ABD, Kuzey Kore’yle birlikte, dünya üzerinde iyimserliğin adeta bir devlet ideolojisi olduğu sayılı ülkelerden biridir.

Ülkenin en parlak günlerinin geride kaldığını beyan eden birinin Amerikan başkanı seçilme ihtimali, olsa olsa bir şempanzeninki kadardır, hatta şempanze karşısında bir iki oy kaybetme ihtimali bile vardır.

Kadın özgürleşmesi doğrudan doğruya “emekten tasarruf ettiren elektrikli aygıtlara” bağlanır. Yazar bize, serbestlik ve insani refahın ticaret ve zenginlikle atbaşı gittiğini vazeder. Tabi, ticaret ve refahın aynı zamanda kölelikle, siyasi zorbalıkla ve sömürgeci katliamlarla da el ele gittiği gerçeğinin ihtiyatla üstünden atlayarak.

Barbarlık olmadan uygarlık; yoksulluk korkusu ve angarya olmadan katedraller veya şirketler olamaz.

Matt Ridley ırkçılık, cinsiyetçilik ve çocuklara yönelik cinsel tacizin günümüzde kabul edilemez hale geldiğini savunur. Ama bunların hala insanın gözünü çevirdiği her yerde bulabileceği şeyler olduğu gerçeği, bunun yanında küçük bir ayrıntıdan başka nedir ki?

Konrad Lorenz, şiddetsiz bir insanlık için tek umudun, hepimizi birbirine sevgi gösteren mahluklara dönüştürecek bir tür genetik mutasyon olduğunu ileri sürerek bitirir.

Ridley’nin bireylerin ancak “teşvik edildikleri” o da muhtemelen dolgun bir parasal mükafatla teşvik edildikleri takdirde başkalarına faydası dokunabilecek şeyler yapacağı bir toplumsal düzenin ahlaki pejmürdeliğini fark edemiyor oluşu manidardır.

Ridley erken sanayi dönemi İngiltere’sinde değirmen ve imalathanelerde görev yapanların, “erken yaştan itibaren korkunç tehlikeli, gürültülü ve pis olan insanlık dışı koşullarda uzun saatler boyu çalıştıktan sonra kirli sokaklardan geçerek kalabalık ve sağlıksız evlerine döndüklerini ve iş güvenliği, beslenme, sağlık hizmetleri ve eğitimden de fena halde mahrum olduklarını” kabul eder.

Ridley ilk insanların “öldürdüklerini, köleleştirdiklerini, gasp ettiklerini” ve bu sorunun bin yıllar boyunca “çözümsüz kaldığını” şiddetin ise “hep var olan kronik bir tehdit” olduğunu söyler.

Modern insanlar kat ettikleri nefes kesici teknolojik ilerlemeye rağmen, Neolitik atalarından daha yoğun çalışmaktadır.

Bir bütün olarak bakıldığında, insan türünün tarihi hiç de öyle hayra yorulacak bir tarih değildir. Kanserin tedavisini geliştirmek üzere olduğumuz doğru olsa da geçmişte kansere yenik düşmüş milyonlar açısından pek teselli edici değildir bu. Olmuş olanı Tanrı dahi geri alamaz. Hristiyan bakış açısının dışında, ölüler için bir umut yoktur.

Yitip gitmek, mülksüzleştirilenlerin kaderidir. Zira onlar belli bir soydan gelmeyen, bu yüzden de farklı türde anılmayı gereksinen kısır mahluklardır.

Sadece bir kere olan, hiç olmamıştır” der romancı Milan Kundera.

İnanç bönlüğe, yardımseverlik aşırı duygusallığa ve umut kendini kandırmaya kayar. Aslında, suya düşme ihtimalini düşünmeden “umut” kelimesini zikretmek güçtür; umut dendiğinde akla hemen “sönmüş” ya da “boş” gibi sıfatlar üşüşür. Umut nosyonunun ta kendisinde iflah olmaz bir naiflik var gibi görünürken, asık suratlılık da belli bir olgunluğu çağrıştırır.

Nazi kamplarında can verenler varsa, o kampları inşa edenlerden dünyayı kurtarmak için can verenler de vardır.

“Umut olmadan aşk, aşk olmadan umut olmaz; inanç olmadan ise ne umut ne de aşk olur.”

Umut, kişinin kafasındaki tasarının yürürlükte olacağına duyduğu güvendir ve bir yorumcunun deyişiyle umut, “belli bir amacın arzulanabilir ve gerçekleştirilebilir olduğu konusundaki aktif kararlılıktır.

“Umulan bir durumun veya olayın gerçekleşmesiyle, somut umutların yerini sessizce daha gelişkin birtakım umutlara bırakacağını” söyler, ki istediğimiz şeyi elde eder etmez başka bir şey istemeye başladığımızı söylemenin dolaylı yoludur bu.

Antik Yunanlar umuda genel itibariyle bir lütuftan çok kötülük gözüyle bakmıştır. Thomas Aquinas ise, umuda en çok gençlerde, ayyaşlarda ve düşünme yetisinden yoksun ahmaklarda rastlandığını söyler iğneleyici bir dille.

Yüzyıllar boyu birçok düşünür insan varoluşunun dinamiğinin aldanma olduğunu ifade etmiştir. Pascal, Düşünceler’de, “hiç yaşamadığımız ama yaşamayı umut ettiğimiz” yorumunda bulunur. Jean Paul Sartre, kirli umut’tan bahseder.

Pandora’nın kutusundan çıkacak kötülüklerin en yakıcısı umutsa, bunun nedeni, bizi kendimize son vermekten, dolayısıyla varoluşumuzu dört bir yandan kuşatan tüm diğer kötülüklere son vermekten alıkoymasıdır.

Mutlu değiliz ve olamayız da” der Çehov’un Üç Kız Kardeş’inde Verşinin; “sadece mutlu olmak isteriz.”

Her anı, hiç gelmeyecek müstakbel bir gerçekleşimin adak taşına yatırarak değersizleştirir.

Ulaşabileceğimiz tek mutluluk, muhtemelen, mutluluğa ulaşabileceğimiz umududur.

Birinin umutlu olup olmadığını iç yaşamını araştırarak değil, yapıp ettiklerini gözlemleyerek anlayabiliriz.

Umut, akla uygun dediğimiz arzular sınıfına ait olsa da bu, umudun her zaman iyicil veya meşru olduğu anlamına gelmez. Umut ahlaken rafine bir arzu türüdür ama bu da umudun ille olumlu anlamda ahlaki olduğu anlamına gelmez. Yedi yaşından küçük olan herkesin toptan öldürülmesini veya kitabını yeren eleştirmenlerin cehennemde yanmasını da umut edebilirsiniz pekâlâ.

Anlatılana göre, arkadaşı Max Brod bir keresinde ona aşina olduğumuz dünyanın ötesinde herhangi bir umut olup olmadığını sormuş, Kafka da ona bolca, hatta sonsuzca umut olduğunu söylemiş ve eklemiştir: “Ama bizim için değil.” Kafka büyük ihtimalle, bildiğimiz haliyle evrenin Tanrı’nın kendini kötü hissettiği bir boş gününde yaratılmış olduğunu ve tanrı o gün bu kadar huzursuz olmasaydı, dünyanın da bu kadar korkunç olmayacağını kastetmiştir. Ya da tam şimdi hiç de bu kadar korkunç durumda olmayan başka dünyaların var olduğunu kastetmiş de olabilir.

Mutlak bir umutsuzluğa boyun eğmenin genellikle manen zayıflık olduğu düşünülse de sağgörüden kaynaklanan bir son söz niteliği taşıyabildiği durumlar olduğu kesindir. Sözgelimi, bir doktor ölümcül hastalığa yakalanmış birini tedavi etmek konusunda akılcı bir umutsuzluk içinde olabilir.

Asli umut, hayatın en nihayet yaşanmaya değer olduğuna yönelik adı konmamış bir inanca dayanır. Bu böyleyken, hayatın yaşanmaya değer olduğu gene de kesin değildir. Schopenhauer’in küstahça söylediği gibi, yaşamaktansa ölmesi evla olacak sayısız insan vardır.

Umudunu yitirmek, içinde bulunulan durumla ilgili olarak hiçbir şey yapmamakken, umutsuz olmak hemen her şeye hazırlanmış olmak demektir.

Tıpkı cana yakın bakışlarla etrafa bakınan tiplerin arkadaş edinme olasılığının huysuz tiplere göre daha fazla olması gibi, belli bir geleceğe güven duymak da -bir ihtimal- onun gerçekleşmesine yardımcı olabilir.

Ağır bir hastalığı atlatıp atlatamayacağından şüphe duyan biri, iyileşeceğinden emin birine nazaran hastalığa teslim olmaya daha yatkındır. Ortada bir umut varmış gibi davranmamak, gerçekten de umut olmamasını garanti edebilir. Bu görüşe göre, umut salt bir gelecek beklentisi değil, geleceğin inşasında aktif rol oynayan bir güçtür.

Bir mükafat umudu olmaksızın kimsenin erdemli olamayacağını savunan Immanuel Kant da umudu erdemli eylem için güçlü bir güdü olarak görür.

Size çok önemli görünen bir şeyin başka birinin hayatında sadece bir ayrıntıdan ibaret olduğu gerçeğindeki ironiyi kabul ederek yaşamak daha iyidir. Erişilemez şeyler ummamak, kişiyi yıkımdan korur.

Umudu “istikrarsız neşe” (belirsizliğinden ötürü istikrarsızdır) olarak tanımlayan Spinoza, umuda da korkuya da karşı çıkar. Ona göre, akıl sahibi birey kendinden emin bilgiye dayanarak yaşarken, umut cahillere özgü bir yanılsamadır.

İç huzuru veya sükuneti muhafaza etmenin en iyi yolu, gelecekteki bir olasılık fikrine set çekmektir. Küçük başarılara odaklanan kişilerin hezimetleri de eşit ölçüde mütevazı olur.

Seneca’ya göre, kişi “hiçbir zaman haddinden fazla sevinmeyip, haddinden fazla üzülmeden huzurlu ve sakin yaşamalıdır.”

Schopenhauer, insanın dinginliğini yanlış beklentilerle bozduğu için, umudu kötülüğün kaynağı sayar. “Her istek çok geçmeden sönüp gider” der Schopenhauer, “ve onu besleyen bir umut yoksa, acı yaratmaz.”

Varlığın kendisi ta özünde umuttur ve bu içsel çaba olmasa, Varlık hiçliğe gömülür.

Evreni mükemmeliyete veya yıkıma götürme seçimini yapacak olan, dünyalar yapan ve yıkan insanlıktan başkası değildir.

Freud’a göre arzu her zaman bir anlamda hüsrana yatkın ve sapkınken, Ernst Bloch umut biçimindeki arzuyu tartışmasız biçimde olumlu bir şey olarak ele alır.

Freud’a göre, şimdi ve rüyalar sürekli olarak geçmişin anaforlarıyla sürüklenmekteyken, Bloch’a göre geleceğin gelgitiyle çekilmektedir.

Umudun gerçekleşmesi gündüz düşleri ve fantezilerde, kaçamak zevk anları ve yeni mimari üsluplarda anlık olarak yakalansa da gayri Tanrı Yeşu’nun putlarını oyması yasak olan Yahudiler misali bizim de onunla doğrudan karşılaşmamız söz konusu değildir.

 


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız