İnsanın Acısını İnsan Alır
![]() |
| Şükrü ERBAŞ |
‘Aşk iki kişiliktir’ sözünü düşüneceğim uzun uzun. Kalkıp
pencereden hayata bakacağım. Alnından öptüğüm yerde ülkemsin, ağzından öptüğüm
yerde kadınım, diyeceğim. Bir gülüşünle çıkıp caddeleri dolduracağım.
Güzel mi, acı mı bilemiyorum, dedi, ne kadar kötü olursa
olsun herkesin geçmişi, cenneti oluyor bir süre sonra.
Susarak ya da koşarak yaşadıklarımız, payını bizden geceleri
alıyor sanırım.
Bir kuyu gibi değil, bir ip gibi değil, belki bir soru çanı, bir yanıt gibi daha çok, bakarım insanların yüzlerine. Ya gözlerini indirirler ya durmadan konuşurlar. Gecikmiş misafirlere benzer hepsi, gelseler de gelmeseler de size yalnızlığınızı duyumsatan.
“Biraz üzerine gidince yaşamak ne kadar acı veriyor” diye
geçirdi içinden.
Mutsuzluğun, her şeyin ayrımında olan ayrıcalığını sevdi.
İnsanlık ne kadar büyük bir yalnızlığı, yabancılaşmayı,
sevgisizliği ve yıkımı yaşıyor olursa olsun, dünyanın herhangi bir yerinde şiir
yazan birisi varsa ve onu okuyan bir başkası varsa, barıştan, aşktan,
özgürlükten ve güzellikten umudu kesmeye yer yoktur. Çünkü insanın ve ulusların
en yalansız, en korkusuz ve en iyi oldukları bir-iki özel alandan ve olanaktan
birisidir şiir.
İnsanın bir ömrü, gökkuşağının yedi rengi vardı ve dünyadan
başka dünya yoktu.
Sokak lambalarının dokunaklı bir yalnızlığa döndüğü saatlere
gelmiştik. Bedenimiz de yüreğimiz de aynı sığınma duygusuyla ipekli bir kumaş
gibi giymişti geceyi.
İnsana verilen en büyük ceza, sınırlı bir hayatla sonsuzluğu
kavrama yetisi olsa gerek.
“Bir şeyin olmasını istiyorsan onu çok iste; gerçek
dediğimiz şey, kan ve gözyaşıyla sulanmış hayalden başka bir şey değildir”
diyen Kazancakis’i doğruluyor meydan.
Eğer yazıyorsak, bir sanat yapıtını biçimleyip duruyorsak,
gidip kalabalıkla yıkanırız, gelir kalabalıktan yıkanırız. Ev ve sokak, bir
tahterevallinin iki ucudur. Bir birisi havaya kalkar, bir öteki. Tam bir sarkaç
salınımıdır bu. Şiir bu salınımdan doğar; hayat bu salınımla büyür, biz bu
salınımla var oluruz.
“Garip değil mi – dedi – yaşama sevincinin ölüm düşüncesine,
ölüm korkusunun sonsuzluk duygusuna yol açması. Bizim, ölüm korkusu ve
sonsuzluk isteği ile elimizdeki tek gerçek, biricik şans olan bu dünyaya
sırtımızı dönmemiz… yazık! Kimse bize sonsuzluğun kendi ömrümüz olduğunu
öğretmedi. Hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir sonrasızlık ardında elimizdeki tek
bilineni bunca aşağılamamız, suç ve günaha boğmamız ne kadar acı ve aptalca.”
Yalnızlık insan kılığında bir karabasandı burada. Bir ses
aradı içindeki külü üfürüp uçurumu ısıtacak. Alnını örtecek bir tutam saç.
Üşümüş yerlerinde bir ılık nefes. Yaralarını onaracak bir çift söz sevgiyle
boyalı. Onca acıdan sonra anladı ki, ölüm de yıkım da umut da umutsuzluk da aşk
varsa güzeldi, kolaydı, katlanılırdı.
Çarşılardan bir serinlik gibi geçiyordum sana gelirken.
Kalabalık bile güzelleşiyordu. Eşiğinden değil de güzden yaza geçiyordum her
seferinde.
Kimsenin yağmuru seyretmediği bir dünyada yıldızları
sevmenin yalnızlığı ile her gün biraz daha geri çekildim.
Biliyordu ki, herkesin ruhunu bedeninin çarmıhına gerdiği,
bırakın acıyı, sevincin bile paylaşılamadığı bir dünyada, kimse boyunu incelik
ve derinlikle ölçmeye kalkmazdı. Ama yine de ‘insanın acısını insan alır’
sözüne inanıyordu bütün yüreğiyle.
Akşamın dağlara sürmeler çektiği, sessizliğin ürperen
gölgelerle uzun bir iç çekişe döndüğü, doğanın nemle sis arasında soluk soluğa
eridiği düş damlası bir koyda, olanca görkemiyle susan denizin derinliği ile
avundu bir süre.
Bu büyük maviliğe kendi dışında görkemler katan ne varsa,
hiçbir şey, kentlerden bu koya sürüklenen kirli, süslü ve ruhsuz sığlığa yeni
bir şey katamıyordu. Herkes birbirine bakarak bir anlam, bir biçim ediniyordu
ve suya giren insanlar yalnızca suya giriyordu. Kimse ruhunu boyunduruktan
kurtaracak bir çıplaklığa soyunamıyordu. Denizse gittikçe daha uzak, daha
derin, daha mavi bir yalnızlığı giyiniyordu dalga dalga kırılarak.
İnsan hakları denince aklına trafik kuralları ve sarhoş
naralarından başka bir şey gelmeyen; etikten, otobüs kuyruğunda sıraya uymayı,
estetikten, evindeki eşyaların renk uyumunu anlayan; bir gün bile bir resim
sergisi ya da kitapçı dükkanı gezmeyen; on bir ay biriktirdiği yanlışlığı,
yorgunluk diye kör bir özentiyle sulara taşıyan bu silik, bu gittikçe birbirine
benzeyen bir örnek insanların denizle derinlik, kumla içtenlik, fesleğenle
genişlik, zakkum ve sardunyayla farklılık kazanması, gökle yerin, denizle
dağların yer değiştirmesi kadar uzak, doğanın ilkel gerçeğinden de geriye düşmüş
bir yıkıcı gerçeklik değil mi sizce de?
Her mevsimden geriye ertelenmiş bir heves, bir soğuk sızı
kalır. Yalnızlık onlara baba mirası, onlardan çocuklarına biricik armağandır.
Ve birbirlerine baka baka bir yanlışı büyütüp dururlar.
Sorunun yalnızca geçim sıkıntısı olmadığını; gerçek yenilginin dili ve düğmeleri ilikli bir yalnızlık olduğunu; gökyüzüne giden yolun küçücük bir pencereden başladığını; eşyalara yenilen insanın dik duramayacağını, büyük duvarların tek tek tuğlalardan örüldüğünü; yapan insanın isteyen insan olduğunu, yaşayarak bir kez daha görüyor ve anlıyorlardı.
Farkında mısınız bilmem, kimse kendi acısını bile duymuyor
artık. Kimse bir başkası için kederlenmiyor. Birbirine ihtiyacı olanlar özenle
uzak duruyor birbirinden. Küçücük çocuklar bile yalnızlığın bilimini yapıyor.
Dilinde bir özürle konuşur oldu insanlar. Kimse sevdiğine vakit ayırmıyor. İç
çöküntünün boyutlarını görmek için kalabalık yerlere şöyle bir bakmak yeterli.
Otobüs duraklarından cami avlularına, vitrinlerin önlerinden hastane
kapılarına, birbirine sokulmuş eğreti çoğunluğun, dili ensesinden çekilmiş
yüzleri, yaşamın mı ölümün mü resmidir sizce?
Herkes türküsünü bir reklam filmiyle değişti. Şimdi
insanların yerine paketlenmiş duyguları söyleyen hazır türkücüler var. Sevinci
değişen insanın acısı da değişir elbet.
Yazı ya da yazar, başkalarına görmeyi, düşünmeyi ve duymayı
(hissetmeyi) öğretmek gibi büyük bir güce ve birileri için de sakıncaya
sahiptir.
Kendisinin ve dünyanın bilincinde olmayan, yaşadığı dünyanın
durumunu görmeyen, üzerinde düşünmeyen, herhangi bir rahatsızlık duymayan
kişinin, yazacak hemen hiçbir şeyi olamaz.
Dostoyevski diyor ya, “Bu dünyada her insan, herkes
karşısında, her işten sorumludur.” Yazarın sorumluluğunu bu temelde almak daha
doğru ve açıklayıcı olacak sanırım.
Büyük ölçüde makineleşme ve en küçük ayrıntıda bile
uzmanlaşma, çoğumuzun anlamını ve işleyişini kavrayamadığı büyük ve karmaşık
bir sürecin küçük ve güçsüz parçaları yapmıştır bizi.
Çalışma yaşamı ne kadar iyi düzenlenmişse insandan beklenen
yaratıcılık, katkı ve ustalık da o denli azalmıştır. Bu da çağdaş insanın
kendisine yabancılaşmasını o ölçüde derinleştirmiştir. Yalnızca nesnelerin
değerli olduğu yabancılaşmış bir dünyada, insan da nesneler arasında bir nesne
olmuş, ne yazık ki nesnelerin en ucuzu ve güçsüzü konumuna düşmüştür.
Bu yalnızlık içerisinde ve bu kadar güçsüzken, bir taraftan
da onun insani özüne dönmesini engelleyecek bir yığın kuşatma ve saldırı
altındadır günümüz insanı. Bir üretici olarak sermayenin gizli açık saldırısı
altındadır. Yükümlülükleri kadar hakları da olan bir vatandaş olarak pek çok
kurumu ve yasasıyla devletin saldırısı altındadır. Düşleri, özlemleri,
duyguları, tinsel ve tensel istekleri olan bir birey olarak kamusal ahlakın ve
dinsel otoritenin baskı ve saldırısı altındadır.
Hani Çehov diyor ya: “Gerçek bir yaşam olmayınca onun yerini
düşler alır.”
Bu koşullarda çağdaş insan nasıl yaşamaktadır? Gerçekten
ona, yaşar gibi yapıyor demek daha doğru olur kanımca. Yaşama bir kenarından
iliştirilmiş bir görüntü veriyor. Çalışıyor, ama içinde kendisi yok. Konuşuyor,
ama bir yanıt beklemiyor. Dinliyor gibi görünüyor ve başını sallıyor. Okumuyor,
okur gibi yapıyor. Sabahtan akşama televizyon seyrediyor, belleğinde bir iz kalmıyor.
“Oyalanma” -diyor Octavio Paz- bizim her zamanki halimizdir. Hep kendinden
dışarda, günlük çalkantı içinde yitmiş, tatsız ve anlamsız demek olan oyalanma.
Sanatın en önemli görevlerinden biri, kişide karşılık bulma
zamanı gelmemiş bir istek uyandırmaktır.
İnsanın, hele de çağdaş insanın günlük faaliyetlerinin
temelinde çıkar ve yarar yatar. Bu etkinliklerde haz ve hoşlanma doğrudan
doğruya bize sağladığı pratik yarara göre ölçülür. Oysa sanat yapıtındaki haz
ve hoşlanma yarardan ziyade güzellikle alakalıdır.
Hiçbirimizin yaşamı insanlığın bütün hallerini,
deneyimlerini, duygularını yaşayacak kadar uzun, yoğun, çeşitli ve zengin
değildir. Biz, sanat yapıtları aracılığıyla başka insanların yaşamlarına,
duygularına, onların ruhsal, psikolojik faaliyetlerinin içine gireriz. O yapıtı
yaratan sanatçının eriştiği ruh ve akıl olgunluğuna, yaratıcı düzeye erişiriz.
Hangi Kagan diyor ya: “Sanat, yabancı bir deneyimi, o kişinin kendinin
deneyimini, bizim kendimizin edinmesine yol açar.”
Marks’ın dediği gibi, “Sanattan zevk alabilmek için sanat
kültürüne sahip olmak gerekiyor.” Andre Maurois, “Bir insan kitaplarda, ne
getirmişse onu bulur” diyor. Sanat kültüründen yoksun, yaşamında bir kitap
okumamış, şov merkezleri tarafından pompalanan popüler kültürün tüm düzeysizliği
ile lümpenleştirilmiş insanı, gerçek sanat yapıtlarına yöneltmek oldukça zor ve
zahmetli bir uğraş. Bireylerin tek tek çabalarını ve iyi niyetlerini çok aşacak
bir durum. Devletse konumu gereği bundan özenle uzak duruyor.
Okumak, kendimize giden, aklımızın ucundan geçmemiş yollar
bulmaktır. Bu bir keşiftir. Reklam ve anlık iletişim çağında kaç kişi böyle
okuyabilir, çok az; ama uygarlığımızın sürekliliğini sağlayan onlardır.
Ölüm… insanın üstesinden gelemediği, zamanını seçemediği
yaşamın en acılı, son büyük gerçeği.

Yorumlar
Yorum Gönder