Menteşi düşünceler
Tiksinme güçlü bir duygudur. Cinayetlerin çoğu nefret değil, tiksinti yüzünden işlenir.
Ünlü olmak, Alzheimer'a yakalanmak gibi bir şey, herkes sizi tanıyor fakat siz kimseyi tanımıyorsunuz.
'Kültür endüstrisi' kavramını ortaya atan Frankfurt Okulu; örgütlü, kitlesel eğlenceyi bir toplumsal denetim biçimi olarak yorumluyordu. Fransız düşünür Edgar Morin 1960'ların başında "Şöhretler, eğlence sektörü patronlarının emirlerini yerine getirirler" yazmıştı.
Madridli özgürlükçü filozof Jose Ortega y Gasset "Aşk, dikkatin yoğunlaşmasının bir ürünüdür" yazmıştı.
21. yüzyılda dikkat süresiyle birlikte aşkın ömrü de kısaldı. Eskiden, dikkat değerliydi. Bir zamanlar dikkat revaçtaydı, şimdi cool'luk moda. Umursamamaya dayalı üstünlük kurma tavrı. Aldırmazlık, cazibenin stratejisi haline geldi.
Aşkı, yani dikkati defterden silmiş insanlar saldırganlaşır, yobazlaşır. Yobaz, bir başkası mutlu olacak diye ödü kopan kimsedir.
Dikkatini, kredi faiz oranlarından alamayan kimsenin cool'luğundan ne çıkar? Cahit Zarifoğlu ne diyordu? "Halk aşksızsa sokaklar banka dükkanlarıyla doludur."
Eğitim, kişinin daha üst seviyede önyargı edinmesini sağlar.
Popüler müzik ile klasik müzik arasındaki farka bir bakalım: Popüler müzik, -çoğunlukla- ortalama beğeniyi ölçü alan ve kitlesel ilgi çeken veya çekmeyi hedefleyen işleri kapsar. Ticari niteliği belirgindir.
Klasik müzik ise üzerinden yıllar, asırlar geçtiği halde değerini kaybetmeyen eserlerin adıdır. Sanatsal yetkinliği ön plandadır. Popüler eserlerin derecesini anlayabilmek için, klasikleri bilmek gerekir.
La Rochefoucauld "Başkalarına olan güvenimiz, kendimize güvenimizden doğar" der.
Her büyük servetin arkasında, büyük suç yatar. BALZAC
Kötü binada iyi insan yetişmez DOĞAN HASOL
Romalı Mimar Vitruvius, 2000 yıl önce yazdı. Bir binanın üç özelliği olmalı:
1- Sağlamlık 2- Kullanışlılık 3- Estetik.
Bu nitelikler, şehrin bütünü için de lüzumludur.
Herhangi bir kentin panoramik fotoğrafına bakarak, orada oturanların ekonomik, psikolojik, eğitimsel... her türlü durumunu anlayabiliriz. Kentte meydan yoksa, demokrasi gelişmez. Yaya yolları darsa, bireye saygı kıttır. Yapılar çok katlıysa, kanser yaygındır. Çünkü komşuluk ölmüştür.
Gezegenemizde yaşayan insan nüfusu 7 milyar, tamam. Buna karşılık, toprağın altında, günümüze dek yaşayıp ölmüş 110 milyar insan var! Bu durum bana, sanki zaten kıyametten sağ kurtulmuş olduğumuzu (ve tabi gene de öleceğimizi) düşündürüyor.
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar: "Bir insanın akıl seviyesini nasıl anlarız?" Hoca: "Konuşmasından." "Peki ya hiç konuşmazsa" 'O kadar akıllı hiç kimse yoktur.'
Ali Saydan benden daha iyi bilir, iletişimde önemli bir kural vardır: Sözünüz, sizin isminize dönüşür. Diyelim, adamın biri, başkaları hakkında konuşurken sıklıkla 'şerefsiz' kelimesini kullanıyor. İnsanlar, şerefsiz kelimesini duyduklarında, o adamın işaret ettiği kimseleri değil, bizzat kendisini hatırlarlar. Tekrarladığımız kelime veya cümle, bizim adımız haline gelir. KÖTÜ SÖZ SAHİBİNE AİTTİR.
Ünlü filozof Soren Kierkegaard, varoluşsal yoğunluktan bahseder. Mesela, yüksek bir binadan düşmekteyken hissedilen şiddetli duyguyu hayal edin. Sanat ve düşünce eserleri, bizi bu tür bir farkındalığa, varoluşsal yoğunluğa sevk eder.
Dunbar Sayısı, diye bir şey var. Teoriye göre bir insan en fazla 150 kişiyle arkadaşlık edebilir. Bu, ilkçağda da böyleydi, 21. yüzyılın koşullarında da. Çünkü, insanın sınırları, 150'den fazla kişiyle yakınlık kurmasına imkan vermiyor. Dahası, bu 150 kişiyle münasebetlerin de yoğunlukları farklı olmak zorunda: En yakınımızda 5, ikinci halkada 15, arada bir görüştüğünüz 45 ve selamlaştığınız, nadiren bir araya geldiğiniz 85 kişi... Robin Dunbar'a göre, Facebook'ta binlerce arkadaşınız, Twitter'da milyonlarca takipçiniz olması, aranızda bir bağ kurulduğunu kanıtlamıyor.
Sanırım, birkaç, bilemedin bir düzine yakın arkadaşla ömür geçer. Asıl mesele, içinde yaşadığımız toplumun ve şehrin dostane bir hava taşımasıdır. Fiilen yoldaşlık etmeye, insani sınırlarımız elvermiyor. Tamam. Peki bunu istiyor muyuz? Şehirdeki kitabevi ve kütüphane sayısına bakar. Mimariye bakar. Korna seslerine bakar. Kitapçı yoksa, mimari uyumsuzsa, herkes klaksona abanıyorsa... zor. Barışı bozan, güveni zedeleyen, ruhu karartan şeylerle çevriliyken arkadaşlığa yer açamayız.
Psikopatlar, gözlerini, diğer insanlara nazaran daha az kırpıyor, empati kurabiliyorlar. Fakat empatinin iki türü var: Sıcak, soğuk. Psikopatlarınki soğuk empati.
Arabesk icracıları zengin insanlardır. Üstü açık beyaz Mercedes'te gezip, yalıda otururken atılan feryatların hiçbir sahiciliği yoktur.
Entelektüeller yürür. ALMAN ATASÖZÜ
Üsküdar'dan Kadıköy'e, Mecidiyeköy'den Okmeydanı'na gidemezsiniz. Otomobil çarpar veya egzoz dumanından zehirlenirsiniz. İnsanın en basit, en doğal eylemi olan yürümeye yer bulamıyoruz. Yürüyüşümüze değer katacak, bize tarihten, mimari estetikten sinyaller gönderecek binalardan da mahrumuz.
Çocuklarımız koşamıyor. Okul bahçelerinde dönüp duruyorlar. Evlatlarımız evden çıkamıyor., dışarıda oynayarak sosyalleşemiyor. Zannediyoruz ki, artık devir değişti, otomobiller çoğaldı, boş arsalar doldu da ondan. Mesele o değil. Şehirlerimiz plansız. Avrupadaki uçsuz bucaksız parklarda çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar herkes koşuyor. Geniş kaldırımlarda bebek arabaları, yayalar; yaz, kış ferah dolaşıyor. Bizde yalın haliyle insana saygı gösterilmiyor. Otomobilin, cipin, betonun kölesi, oyuncağı udurmundayız.
Göz, en çok yanılan duyu organımızdır. İllüzyon sanatı, el çabukluğundan da ziyade, gözün aldanma eğiliminden destek alır. Görüntü çağında yaşadığımız söyleniyor. Bunun bir anlamı da, çağımızda aldatma ve aldanmaların ağırlık kazanmasıdır.
Roman okumak, hayata ve kadere beriden bakma, istikbali tasarlama fırsatı sunar.
Akil adam problem çözer. Bilge kişi problemden kaçınır. ALBERT EINSTEIN
Umberto Eco, ölüme yaklaşınca; fanilik gerçeğine rağmen, birtakım işlerle meşgul olmayı sürdüren milyarlarca insanın aptal olduğunu düşünmekle gelen ferahlıktan söz ediyordu. Bu aptal dünyayı terk ettiğimiz fikrinde teselli bulabileceğimizi söylüyordu.
Matthijs Van Boxsel, aptallığı insanlığın en büyük ortak paydası olarak tanımlar. Dünyanın her ölümle vurgulanan geçiciliği; yaptığımız her işe, aldığımız her nefese saçmalık, nafilelik, zaaf enjekte ediyor. Ölümün anlamını keşfedemediğimiz sürece, hayatın anlamı dingildemeye devam edecektir.
Kendi çıkarını düşünmeden mutluluğa varamazsın. İyilik ise başkasına fayda sunmayı gerektirir.
Kitap okuma alışkanlığı; meselesi ve soruları olmaya, hatta insanın can sıkıntısının bile hakiki olmasına dayanır. Bir kitabın kapağını açıp okumaya başladığımız şey aslında insandır, toplumdur, evrendir, hayattır. Manevi, milli, evrensel ve varoluşsal sorunları bastırıp resmileştiren bir eğitim sistemi, kitabı istediği kadar övsün... işe yaramaz.
Endüstriyel ürünlerde kasıtlı eskitme uygulanıyor. Yani bir mamulün ne zaman hurdaya çıkacağı önceden planlanıyor. Elektronik cihazların çoğuna, belli sayıda işlemden sonra cihazı kilitleyen minik çipler yerleştiriliyor!
Kasıtlı eskitme, reklam ve banka kredisi; günümüzün çarpık 'ekonomik büyüme' anlayışına hizmet ediyor.
Yalanlara inan.
Soygunculara borçlan.
Ve hurdaları satın al.
Ki ekonomi büyüsün!
Ve sen mutluluğa eresin!
Bu işte iyiyim' diyen, kötüdür. Cornell Üniversitesi'nden J. Kruger ve D. Dunnig'in keşfi: Bir işte iyi olmadığınızı düşünüyorsanız, iyisiniz demektir.
Bernard Shaw bile "Bir insanın yetişme tarzına en iyi ışık tutan şey, kavga sırasındaki tavrıdır" diyor. Haklı olabilir. Yine de, benim anladığım, bir kavganın en sağlam kısmı, nedeni olmalıdır.
Murat Menteş
Yorumlar
Yorum Gönder