Cool Memories

Melankolinin yapmacıklığı yaşama sevincininkine eşittir -kim yaşamaktan mutlu ki? Canlı varlıklar da nesneler gibi doğal olarak bitkin düşmüşlerdir ve yalnızca, insanüstü bir çabayla mutluymuş gibi görünebilirler; mutluluk da büyük bir yapmacıklık girer devreye. Ama bu yapmacıklık, nesnelerin kapanımına uygundur daha çok. 

Hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. Aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur. Elinde hep gerçekliği tutan kaybeder. 

Var olma nedenlerimiz, taşların var olma nedenlerinden daha fazla değil ve hayatımızın bir yanı güneşe bakıyorsa diğer yanı cehennem soğuğunda. 

Korkaklık ve cesaret, yapmacıklık olmadan var olamaz. Aşk da öyle. Duygular hiçbir zaman gerçek değildir; kendi aynalarıyla oynar onlar. 

Belirsiz olan her şey dişidir. Belirsiz olmayan da erkek.

Her şey mükemmel olduğunda dil lüzumsuzdur. Bu hayvanlar için de geçerli. Hayvanlar için her şey mükemmel olduğu için konuşmuyor onlar. Eğer günün birinde konuşmaya başlarlarsa bu, dünyanın mükemmelliğinden bir şeyler kaybettiği anlamına gelecek. 

Biz canlılar, hiçbir zaman çıplak kalmayız -bakışlar ve sesler de süsten ibaret. Yalnızca utanç duyduğumuzda çıplak kalırız, dilimiz sürçtüğünde. Ve en çok, hakaretlerin en beteri olan ölümde. Ölüler bile, hiçbir zaman büyük uykuya çıplak gitmezler. Kadın da, hiçbir zaman, çıplak uyumaz -uyku uçurumunda onu süsleyecek bir takı, bir far, bir krem, bir düşünce bulundurur üstünde.

Ölüm, göreli bir evredir aslında -düşünüldüğünde ceset de; elektronların çılgınca hareketiyle kaynaşıp durur. Atalarımıza göre bu kaynaşma, kurtçukların leşte kaynaşmaya başlamasıyla durur, bize göre ilk çorbadaki parçacıkların kaynaşmasına dek sürer.

Evrensel olma riskini göze alan bir kültür, evrensel olan tarafından yok edilir. 

İşte toplumsal olarak adlandırılan da bu; toplumsal denenin kendi mantıksal iğrençliği de. Yoksullar ölür; ölüme layık olanlar onlardır zaten. Toplumsal olarak adlandırılan şey de, işte bu vasat gerçek, bu vasat kaderdir. Doğa bile böyle işler ve felaketler hep yoksulları tercih eder. Doğrudan doğruya zenginleri vuran bir felaket yaşanmış mıdır bugüne dek? Belki, Pompei'nin yerle bir olması ve Titanic faciası dışında.

Nietzsche haklı: Toplumsal, kölelerin kendileri için yarattıkları bir kavram, bir değerdir; efendiler, bu kavrama daima küçümseyerek bakmış ve onu asla benimsememişlerdir. 

Yeryüzünde ya da başka bir yerde, rakip ya da üstün olabilecek başka bir tür ortaya çıksa, insan onu ortadan kaldırmak için elinden geleni yapardı. İnsanoğlu, kendinden üstün de olsa, başka bir türün varlığına tahammül edemez; çünkü kendini, dünya macerasının doruğu ve son noktası olarak görmek istiyor; bu yüzden de, kozmolojik sürece yönelik her yeni akını acımasızca denetim altında tutuyor. İnsan, evrimle ilgili tüm ihtimalleri göz önüne aldı; nitekim, doğal ve yapay türlerin tekeli de onda. Kendisinin anahtar olduğu mutlak bir hiyerarşi yaratan tek canlı insandır.

Hiç kimse, kendi hayatının sorumluluğunu kendiliğinden sırtında taşımaz. 

Çocuksu umutsuzluk: Rüyada karşılaştığım, çılgınca sevdiğim ve adresimi verdiğim şu kadın -verdiğim adresin yanlış olduğunu hemen fark ediyorum ve ne rüyada ne de gerçek hayatta beni bulma şansı olmadığını seziyorum.

Ermenilerin durumu oldukça trajik; çünkü hayat hakkı için bile değil, katledilmiş olma hakkı için mücadele ediyorlar.

Hayat belirtisi: Dudaklardaki nem. Zaten, kendilerini ölmüş sanmasınlar diye can çekişenlerin de dudakları ıslatılır. Suyun dudaklara değmesi, su içmekten daha büyük bir zevk verir. Kuran'da da belirtildiği gibi, hayatın kaynağı dudaklarımızdır. Bir şeylere dokunmaktan aldıkları zevkle; sürekli hareket halinde olmalarıyla. Dudakların ıslak olması aşk belirtisidir, kuru olmaları ise kayıtsızlığın ve ölümün belirtisi. Tıpkı kırpıştırılmayan gözün ölümün donukluğuna bürünmesi gibi. Yine de, gözlerin fazlaca kırpıştırılmaması ve dudakların fazlaca ıslak olmaması gerekir. Çünkü onlar, aşk dengelerimizin narin belirtileridir.

Yaşlılık, biyolojik sonun yaklaşması değildir. Yaşlılık sizi, gençliğinizin fiziksel ve düşünsel kullanım imkanlarından uzaklaştıran ve giderek uzayan bir sarmaldır. Günün birinde bu sarmal öylesine uzar ki, geriye dönmek için bütün fırsatları kaybeder insan. 

Köpeklerden kaçabilmek için, kaçmayı bilmek gerekir, ya da onlara köpek muamelesi yapabilmeyi bilmelidir insan ve bu yetenek herkeste yoktur.

Daha uzaklara yolculuk ettikçe, insan önemli olanın yolculuk etmenin ta kendisi (kader) olduğunu anlıyor.

Yolculuk etmeli, dolaşmalı. Okyanusları, kentleri, kıtaları, enlemleri aşmalı. Dünyaya ilişkin daha aydınlık bir bakış açısına yaklaşmak için değil -tecrübenin evrenselliği yok artık, olası sentezi de; yolculuğun "estetik" ve "folklorik" zevkinden bile söz edilemez- değiş tokuşlar küresinin en yakınında olmak için yolculuk etmeli; her yerde hazır olmanın ve kozmopolit dışadönüklüğün tadını çıkarmak için, mahremiyet yanılsamasından kurtulmak için. Kaçış çizgisi gibi bir yolculuk, Kova çağının yörüngesinde yolculuk.

Zinovyev'e göre, üçüncü dünya savaşı, sağ kalanların organizasyonu olarak evrensel komünizmi getirecek.

Kadının baştan çıkarıcılığı akıl almaz olmasında. Güzelliği ölçüsünde akıl almazlığı da artıyor.

Cinsel eylemin en temel erdemi, bedeni çıplaklık gibi istisnai bir duruma getirmek olduğuna göre, çıplaklığın oldum olası var olan bir aşikarlığa bağlı olarak düşünülmesi yersiz. İşte bu yüzden de aşk, yalnızca utangaç bir bedenle, utangaçlık oyunu oynayan bir cinsellikle güzel olabilir. İşte bu yüzden aşk, yalnızca ilk keresinde gerçekten güzel olabilir. 

Dünyanın her yerinde düşüncenin yaptığı işlemleri bilgisayarlar yapacak; tıpkı 19. yüzyılda mekanist teknolojilerin bedenin yerini alması gibi beyni eylemsiz bırakacak. İnsanlar, giderek zombilere dönüşüyorlar. Sanki, daha şimdiden beyinleri çıkarılmış ve omurilikleriyle çalışıyormuş gibiler. 

Kadın için baştan çıkarmak hayvani bir eylem ve kadınların hepsi, içlerinden biri en küçük bir baştan çıkarma girişiminde bulunduğunda hemen onunla suç ortaklığı yapıyorlar. 

Kentleri hiç rahat bırakmıyorlar; sürekli olarak çalışma yapılıyor. Kazılıyor, yıkılıyor, yapılıyor. Bozma, onarma. Lüks evleri ve konforlu çevre düzeniyle, belki yalnızca Kaliforniya'nın tamamen uyuşturulmuş bazı yerleri, yapılmış olanın sürekli olarak yıkılması tehlikesinden uzakta, değişmeyecek bir ortamda dinleniyormuş gibi görünüyorlar. 

Eski kentlerin bir tarihi vardır; Amerikan kentlerinde ise vahşi bir yayılma; onlar, şehircilik kaygısı taşımayan kent kılığında gerçek bombalar. Yeni kentlerde her ikisi de yok: onlar imkansız bir geçmişin ve olasılıksız bir patlamanın hayalini kuruyorlar.

İktidar yoksa bütün toplum gönüllü köleliğin tarafına geçmiş demektir. Köle olma iradesi ile değil de sanki herkes kendi iradesiyle köle olmuş gibi. Herkes istemek, muktedir olmak, bilmek, harekete geçmek, başarmak için gelen uyarılara boyun eğdi ve siyasal hedef tam anlamıyla gerçekleşti: Her birimiz bütün özgürlüğümüzü, kendimizden en büyük verimi almak gibi çılgınca bir iradeye yatırarak köleleştirilmiş, kendini köleleştirmiş birer sistem halini aldık. 

O zaman da, iktidarın hiçbir anlamı kalmadı; çünkü, gönüllü kölelik gibi gizemli bir biçimi sürdürmek için iktidara gerek yok. 

Bazı kadınlar orgazm taklidi yapıyor; bazı insanlar da, belli bir konuda düşüncesi varmış gibi yapıyor. Bunun tersi de geçerli; nasıl, farkına varmadan orgazmı tatmış olan kadınlar varsa, farkına varmadan zaman zaman düşünen insanlar da vardır mutlaka. 

Müzik teknolojisi, mükemmelleştikçe karanlık bir oda halini alıyor, müzik zevki de doğuştan yetim bir zevk olarak kalıyor. Eminim ileride paralel gürültüler, virüsler yerleştirecekler kayda; sırf hayat ve eskimişlik yanılsaması yaratmak için. 

Arzu, beden, cinsellik de tıpkı diğerleri gibi, yani Gelişme, Aydınlanma, Devrim, mutluluk gibi birer ütopya olmaktan öteye gidemeyecekler. Daha şimdiden, kanser korkusuyla güneşten kaçınıyor insanlar (bedenlerin dirilebilmesi için mi?), risk taşıdığı için cinsel hazdan vazgeçiyorlar, topluluk içinde kendilerini giderek daha az ifade ediyorlar, sigara ve içki içmiyor, öpüşmüyorlar. Yeni Siyasal Çevrebilim yürürlükte. Kişisel denkleminize özen gösterin! Türün hayatta kalması için olabildiğince az öfkelenin! Ancak inancınızı da kaybetmeyin! Günün birinde koruyucu tabakanın yerini, uzaya savurduğumuz atıklardan oluşan bir tabaka alacak. Her şey yerli yerine oturacak: Günün birinde kirlilik bizi kurtaracak; tıpkı bugün, kölelik sayesinde siyasetten kurtulmuş olmamız gibi. 

Yeni body-building yöntemi: İki yüz elli livre'e çıkıp şişko, biçimsiz bir kütleye dönüştükten sonra, içeriden yontarak bu kütleye bir kalıp vermek; uygun jimnastikle belli bazı yağ parçalarını atarak şu ya da bu bölgeyi kaslandırmak.

Tarihe karşı son derece kötü niyetli davranlıyor: Heidegger, Hitler, kamplar, Terör: Bütün bunlar bir yandan lanetlenip inkar edilirken diğer yandan da medyanın desteğiyle aklanıp yüceltiliyor. Ahlaki akla göre bunlardan hiçbiri yaşanmamış olmalıydı: Kabil'in cinayeti ve Kızılderililerin imhası da. Ancak yaşanmamış olsalardı, bu kez de onları uydurmak gerekecekti; aksi takdirde sözü edilecek ne kalırdı geriye?

İyiyi ve kötüyü bilmeyen doğa karşısında, acımasız ve kurban etmeye yakın bir düşünceden yana olmak (ama belki de bu bilmeme hali daha sonra bir işe yarayacaktır?) ya da idealist ve ilahi bir düşünceden yana olmak (ancak, iyi huylu bu Rousseau'cu ideoloji, kötülüğe götüren bir kaderin karanlık vicdanını pek kötü gizliyor.) -doğal gelişim ekolojinin de yönünü değiştiriyor. Ekolojinin kendisi bile orman yangınlarının ne denli yararlı olduğunu yeniden keşfedebildiğine göre, insanın kurban edilmesinin yararları da yeniden keşfedilir mi acaba? (Aztekler, insan kanının akıtılmasının güneşin enerjisini canlandırabileceğine inanırlardı -bu konuda yanıldıklarını düşünebilir miyiz?)

There is a last time for everything -the last time is over! (Her şeyin bir son defası vardır -sonun sonu geldi)

Yapay Zekanın dört bir yanı kuşatmasıyla birlikte entelektüeller de yok olmaya hazırladılar kendilerini, tıpkı, sesli sinemanın ortaya çıkmasıyla birlikte sessiz sinema kahramanlarının yok olup gitmesi gibi. Hepimiz, birer Buster Keaton'ız. 

Tanrı var, ama ben ona inanmıyorum. Gelenecek uyarınca Tanrı da kendine inanmıyor. Ona inanmak zayıflık olurdu zaten. Bir ruhumuz ya da arzumuz olduğuna inanmak da zayıflık olurdu. Bu tür zayıflıkları başkalarına bırakalım: Tanrı'nın, imanı ölümlülere bırakması gibi.

Hayatının kadını -bu ifadenin hiçbir anlamı yok. Aslında ya kadın vardır ya da hayat. Aynı yere her ikisi sığmaz. Öylesine güçlü bir rekabet vardır aralarında.

Jean Baudrillard 







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız