Aşk Paradoksu

60'lı ve 70'li yıllar, onları yaşayanlara saflık ve budalalıkla karışık devasa bir cömertlik bırakmıştır anı olarak. Elimizi uzattığımızda, hemen yanı başımızda sınırsız bir potansiyel bulacak gibiydik: Hiçbir yasak, hiçbir hastalık engelleyemezdi girişimlerimizi. Ekonomik refah, çoktan kokuşmaya başlamış tabuların yıkılışı, korkunç bir yüzyılın içinde kalmaya mahkum bir kuşak olma duygusu bir girişim bolluğu yaratmıştı. Cinsel kurtuluş olağanüstü olana dokunmanın en sıradan yolu haline geldi: Her sabah yaşamımızı yeniden kuruyorduk, yataktan yatağa, yeryüzünde olduğundan daha iyi seyahat ediyorduk; her yerde, en ücra köşelerde bile bizi bekleyen sıcak partnerler vardı. Kendisi de çılgına dönmüş özgürlüğümüz sınır tanımaz olmuştu, herkes dostumuzdu ve biz de bu dostluğun gereğini yerine getiriyorduk. O dönemler iştahımızı  ona katlamaya davet ediyordu bizi; mutluluk denen şeyse, tutkularımızı çoğaltmaktan ve bunları hiç zaman kaybetmeden tatmin etmekten ibaretti. Kadın olsun erkek olsun herkes bir emir eri olmak, hiçbir şeye karşı çıkmamak, fantezilerinin sonuna kadar gitmek istiyordu. O yılların benzersiz yaratıcılığı, inanılmaz sanatsal, müzikal, yazınsal üretkenliği... 

Peki, ne bozdu rahatlığı? AIDS'in patlaması mı, kapitalizmin acımasızlığı mı yoksa ahlak düzeninin geri dönüşü mü? Aslında yalnızca zaman geçti. Bizler varoluşumuzda yalnızca bir mevsim biliriz: Sonsuz gençlik. Ama yaşam o korkunç oyununu bizlere de oynadı işte: Yaşlandık.

Özgürlük gevşeme ve rahatlama değil, bir sorumluluk artışı anlamına gelir. Hafifletmez, ağırlaştırır. Sorunları çözdüğünden çok, paradoksları arttırır. 

Günümüz ortamında her şeyi aşktan bekliyoruz, hatta fazla şey bekliyoruz ondan; istiyoruz ki memnun etsin bizi, kendimizden geçirsin, hatalarımızı silsin. Aşk da özgürleştikçe kendinin olduğu gibi göstermeye başlar, fevkaladeliğiyle ve bayağılıklarıyla, aynı zamanda hem soylu hem de adi oluşuyla. 

"Halkın cinsel mutluluğu genel toplumsal güvenliğin en iyi güvencesidir." 

Mademki bedenimiz, Eski Yunanlarda olduğu gibi kozmosun ve iklim hareketlerinin bizdeki tek birleşik bölümüdür, öyleyse temel işlerden biri erkeklerin ve kadınların karnında bir yerlerde gerçekleşiyor demektir. Burasını bir zevk bahçesine ya da bir geri püskürtme cehennemine dönüştürmek bizim elimizde; çünkü spazmlarda içimizden geçen biyoenerji, canlı maddeyi harekete geçiren ve yıldızların hareketini sağlayan enerjinin tam olarak aynısı. Yani zevk alıp almamanıza bağlı olarak, dünya uyum ya da uyumsuzluk içinde hareket edecek. Mademki kötülüğün temelinde itki vardı, öyleyse sevişerek iyiye dönüşecektik. Çiftleşme aynı zamanda hem topluma karşı isyandır hem de insan doğasının gereğini yerine getirmektir. 

Dönem, Aydınlanma da dile getirilen, aşkın arzunun maskesinden başka bir şey olmadığı, insanların açgözlülüklerini örtmek için birbirlerine anlattıkları bir yalan olduğu kaygısını yeniden canlandırır. "Aşk yoktur artık" demişti Robert Musil, "yalnızca cinsellik ve arkadaşlık vardır." Deleuze ve Guattari ise, "şu iğrenç sevilme arzusuna" dikkat çekiyorlardı. Ancak sanık sandalyesindeki "duygu", arzu sayesinde temize çıkacaktı, tek koşulla: Üstünlüğünden vazgeçecek ve yazılmakta olan yeni senaryoda küçük bir rolle yetinecekti. Yani eski "Seni seviyorum" kalıbını kaldırıp yerine tek gerçek kalıp olan "Seni istiyorum" kalıbını getirmek gerekti. 

"Şeyi kalktığında zorbalık yapmak istemeyecek erkek yoktur," der Yatak Odasında Felsefe'nin kişilerinden biri.

68 Mayısı, en az emekçilerin devrimi olduğu kadar, bir arzu devrimi de olmuştur. Uyuyan bir prenses nasıl kurtarılırsa aşk da öyle kurtarılmıştır. Ama aynı zamanda birey de çevresini saran gelenekler, din, aile yumağından kurtarılmıştır. Kısmen yeni doğan kapitalizm sayesinde Avrupa'da duygusal devrim başlar. Halk, o ana dek hükümdarlara ve ozanlara ayrılmış soylu tutkuları yaşamaya ilk kez hak kazanır. Aşk yalnızca serbest bireylerden oluşan bir toplumda serbesttir. Ama bu yolun sonu da bir çıkmaz sokağa çıkar. Serbestlik, bağımsız olma (hiçbir otoriteye kulluk etmemek), müsait olma (bütün fırsatlara açık olmak), egemen olma (diğerlerine kendi zevkini dayatmak), sorumlu olma (eylemlerinin yol açtığı sonuçları üstlenmek) anlamlarına gelebilir. Ancak bu durumlardan üçü, ikili yaşamın gerektirdiği ilişki türüne hiç uymaz. İşte, erkek ve kadın olarak bizler bugün çelişik bir gerekliliğe uymak zorunda kalıyoruz: Tutkuyla sevmek ve mümkünse aynı şekilde sevilmek, ama aynı zamanda da bağımsızlığımızı sürdürmek. 

"Birlikte serbest" diye ne güzel ifade etmiştir toplumbilimci François Singly modern evliliği: Yuvanın güvenliğine evet, ama yeter ki birlikteliğin her iki tarafının da kendini gerçekleştirme sürecinde hiçbir şeyi engellemesin. Robert Musil, daha 20. yüzyılın başında, koca ve karı sözcükleri yerine partner sözcüğünün gelmesinin ne denli önem taşıdığına dikkat çekmişti: Karşılıklı anlaşma yoluyla feshedilebilecek sözleşmeye dayalı bir ilişki anlayışı. Ekonomik modelin ön plana çıkışı: Bundan böyle her iki taraf da kendi küçük şirketine dönüşmüştür, kalp meseleleri de diğer ufak tefek meselelerden farksızdır. 

Kimseye ihtiyacımız olmadığını kesin olarak söylemek, üzücü de olsa kimsenin de bize ihtiyacı olmadığını görmeyi gerektirir; kendi kendine yetmeye dayalı bir kibir yalnız olmaktan doğan sıkıntıyla birliktedir. 

Herhangi birine bağlı kalmak, ama aynı zamanda da ona yapışık olmamak; teknoloji de destekliyor bunu. Sözgelimi telefon, bekarların, kimsenin yanı başında olmalarına gerek kalmaksızın herkesle birlikte olmalarını sağlayan eşleridir. İnternet ya da cep telefonları gibi yalnızlığı kırmayı sağlayan araçlar, yalnızlığı hoş görülebilir kıldıkları için öncelikle yalnız olma durumunu onaylayan araçlardır. 

Özgürleşme, çağdaşlarımızın erotik yaşamını daha sorunsuz yaşanır hale getirmedi ne yazık ki; aksine, erotik yaşam bunalıma, pornografi ticaretine, terapiye filan dönüştü; aşk da yaşlıların, çirkinlerin, meteliksizlerin dışlandığı büyülü bir köy hala. Erkek kimliğinin içine düştüğü bunalım kıdemli cinsiyetin erkini pek öyle sarsmadı; görünüşün ve gençliğin baskısı hiç olmadığı kadar güçlü; erkekler yaşamlarının son gününe kadar dölleyici olabilirken, kadınlar için anneliği 40 yaşından zorlaştıran biyolojik yazgı ağırlığını koruyor. Boşuna dönüp dolaştık o kadar; "koca avı", içinde bulunduğumuz bu 21. yüzyılda da 19. yüzyıldaki gibi devam ediyor; homogami (aynı grubun içindeki kişilerin birbiriyle evlenmesi) hala yaygın birleşme biçimi; yatak odası ilişkilerinde para gizliden gizliye gücünü koruyor. Görünüşe bakılırsa, kadınların %90'ı daha yaşlı, daha eğitimli, daha zengin erkeklerle evlenmek veya birlikte yaşamak istiyormuş, ekonomik bakımdan zayıf olanların pek şansları yok yani. Güç ve servet hiç olmadığı kadar egemen erotizme; peri masalları hala banka hesabının yanı başında: Daha çok kendi toplumsal sınıfımızdan, kendi ortamımızdan, hatta mümkünse bir üst ortamdan kişileri seviyoruz. Kısacası, aşk konusunda reform isteğimiz eski insanlık hamuruna çarpıp duruverdi; bundan ruhsal bir sıçrama tahtası yapmak isteyenlere gelince, şanslarına küssünler! Sevmek, isteyelim ya da istemeyelim, eski ve büyülü bir çamura batmaktır; çocukluk korkularını, ölçüsüz umutları uyandırmaktır; aynı kaba bir tutam kulluk, bir tutam da zalimlik koymaktır. Bu süreklilik olmasa, Cleves Prensesi, Tehlikeli İlişkileri, Genç Werther'in Acılarını, Uğultulu Tepeler'i, Kuzin Bette'i, Madam Bovary'yi, Belle du Seigneur'ü veya Kayıp Zamanın İzinde'yi nasıl okuyabilirdik hala? Günümüz dünyasını anlamak için Sade'a, Fourier'ye, Reich'a, Marcuse'ye bakabiliriz; fakat bunlara, seksi, gücü ve parayı burjuvazinin kutsal üçlüsü olarak gösteren Marx'ı ve Balzac'ı da eklemeliyiz; ayrıca duyguyu, türün sürekliliğini sağlamaya yönelik bir Doğa düzeni olarak betimleyen Schopenhauer'e de hakkını vermeyi unutmamalıyız.  Alev alev yanan söylemlerle dolu koca bir yarım yüzyıldan sonra bulduğumuz şey, kendimizi yücelttiğimiz tahminleri kesin bir biçimde yalanlarcasına ortaya çıkan, genetik, toplumsal, siyasal yasaların devamlılığıdır. Modernler şuna şaşırır: Aşk her zaman sevimli değildir, adaletle veya eşitlikle bağdaşmaz, feodal bir tutkudur, antidemokratiktir! Ona özgürlüğünü vererek Cini şişeden çıkarttık, ama içecek aynı zamanda hem tatlı hem de acı. 

Peki, ne kazandık sonunda bu özgürleştirmeden? Yalnız kalma hakkını! Kilisenin onca uzun zaman otarşiyi (kendi kendine yetmek, kimseye ihtiyaç duymamak) bir kibirlenme aracı olarak niteleyip kınadığını ve 19. yüzyılın, bekarlığı, mastürbasyon ve işkence yönleriyle birlikte utanç verici bir olgu olarak gördüğünü göz önünde bulundurursak, pek de ilerlemiş sayılmayız. On dört milyon "solo" Fransa'da, yüz yetmiş milyon Avrupa Birliği'nde; bu artık bir kaza değil, bir altüst oluş. Bekar artık yalnız ya da çocuksuz demek değil, hatta bekarken, eşli olduğumuz zamanlara göre daha zengin bir ilişki yaşamımız var- burjuvaysanız- Tek mesele şu: İlişkiler olumsuz baştan çıkmalardan ibaret; çünkü bir başkası tarafından yönlendirilmek veya idare edilmek istemiyoruz.

 Aşkın anlamının olmayışı düşünür ve filozofların çoğunu düş kırıklığını uğratır: Öyleyse hemen bir anlam bulmalı aşka; bu, Platon'da derin derin ideaları düşünmek, Hristiyanlar için Tanrının Krallığının gelişi, Marksistlerde devrimin tamamlanışı olur. Bir aşk gözleminden yola çıkıp da değişimlerini betimlemek yerine bir aşk kuramı yaratıp onu uygularız, sonra da gerçeğin bu kurama pek uymadığını görüp üzüntüden perişan oluruz. Aşktan konuşur dururuz, ama hep ne olması gerektiğinden bahseder, ne olduğunu yeterince konuşmayız. 

Freud bir yerde, her seviştiğimizde, eşlerden her birine annesinin ve babasının gölgeleri de eklendiğine göre en az altı kişi olduğumuzu söyler. Günümüz çiftleri daha da kalabalık oluyor; çünkü her bir eşin eski eşlerini de saymak gerek. Kollarınızda bir üçüncü kişiyle yaşanmış düş kırıklığından yakınan, aşktan kırılmış kalplerden beteri yoktur. Eski eş, çapraşık bir hortlaklık konumundadır: Bütünüyle gömülmemiş bir ölüdür, bir kıvılcımla yeniden bir alev yaratabilecek uyuyan bir hücredir o (işte bu yüzden, çokça kadın, şimdiki kocalarının gözlerine fazla hafif görünmekten korktuğundan çok sayıda eski sevgilisinden hiç söz etmez bile).

Tesellimiz, ilk olmadığımızı, sevilen kişinin deneyim sahibi olduğunu bilmektir. Nesnesi olduğumuz hayranlığın kaynağı cahillik değil akılcı bir kıyaslamadır. Ama her zaman, özellikle de yaşımız ilerledikçe, bizden önce gelmiş kişileri içeren uzun bir listede, isimleri anılmayanların bazen koca bir grubu oluşturduğu sanal ailede bir numaradan ibaret olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. 

Sevenin safça bir düşü vardır: Kendinden öncekileri silip onları müsvedde konumuna atmak, böylelikle de kendisini tamamlanmış, kusursuz versiyon durumuna getirmek. Ama aşk ilerleme kavramından bağımsızdır; son kişi diğerlerinin özünün bir toplamı değildir; hatta öyle gençlik romansları vardır ki, mutlulukta ve cinsel doygunlukta mükemmelliğin zirveleridir adeta, sonrakiler vasat birer tekrar olmaktan öteye geçmez. Sevilen kişiyle birlikteliğimiz kayıtsız şartsız bir kopyalanmadır. Aynı sözler, aynı ilgi, aynı cüret. Bizden önce de var olan bir işlemi yerine getirmişizdir. Daha da kötüsü: Sevdiğimiz, bizden önce, bize izin verilmeyen ileri düzey sapıklıkları yaşamıştır. Eski eş, müziği iyi bilen ve "Sen de benim gibi başarısız olacaksın, ama dene yine de!" dercesine bize bakan bir ustanın alaycı gözüne sahiptir. 

Ergenlik aynı zamanda seçim yapamamaktır, itkinin usa üstün geldiği, çokluğun görkemine kapılma yüzünden çevredeki her şeyin aynı ölçüde baştan çıkarıcı görüldüğü oburluk yaşıdır. Proust bir yerde, bir kumsaldaki çiçek açmış kızlardan söz eder , her bir kızın aynı zamanda hem eşsiz hem de bir grup içindeki basit bir nüans olduğu, her birinin "diğer tüm kızlar arasında kararsız kaldığı şu geçici sevme hevesi"ne değinir. Belli birini sevmeden önce sokakta, kamuya açık yerlerde insan çeşitliliğinin tadına bakılır.  Sevilen kişi kendi yararına feda edilen bu çokluğun gölgesini taşıyacak ve ne kadar korkutucu görünse de, yerini almak zorunda kalacaktır. 

Zihni keder düşüncesiyle bozulmamış kişi için dünya yakıcıdır, sonsuz bir sihir yeridir. Bize kafa tutan o masalsı yüzleri yok edemeyiz: Onlardan o kadar çok vardır ki yeryüzünde, hiçbir zaman hepsini elde edemeyiz; sarılacak, gözlenecek yüzler çok fazladır. Kaynak, susuzluğun çok ötesindedir. Büyük şehirler buna tam anlamıyla uygun yerlerdir; gerekli insan yoğunluğu bulunur ve bizden, daha ateşli bir yaşam beklenir. Orada aşk, kırda veya taşrada olduğu gibi değildir: Birinde günler geçmek bilmez; oyuncular az, olaylar küçük ve önemsizdir. Ötekinde olası eşler sürüsüne berekettir; istekler birbiriyle çarpışır; sınıf engelleri kolayca aşılıverir; bilinmeyen gizemli bir üstünlüğü vardır.

Lütfen dokunmayın: Müzelerde ya da mağazalarda asılan bu uyarı yazısı, her birimiz için kesin etkisi olan bir deneyimi de özetler.

Karşımdaki, kollarını açıp da kabul etmiyorsa beni, bunun benden başka sorumlusu olamaz. Arzudan gebersem de nafile; karşımdakinin buz gibi durmasına yol açan, varlığımın şu halidir. Hüküm bir adalet divanının kararı gibi kesindir: Hayır, teşekkür ederim, sen değilsin. 

"Özgürleşen" çağımız, yalnız yaşayanların, herkesin zevk aldığı düşünülürken kendi yoksunluklarına geri itilen siliklerin yazgısını daha da acılaştırır. Alison Lurie (Abd'li romancı ve akademisyen), çirkin kızların sanıldığından çok daha fazla seks yaptıklarını, ama aşıklarının güzel kadınların onlara yaşattıkları düşkırıklıkları hakkındaki sırlarını dinlemeye mahkum olduklarını anlatır. Özgürleşmenin korkunç ironisi: Erkekler ve kadınlar birbirlerinin aynı zamanda hem kurbanı hem de suç ortağı olarak, gençlik, form, zarafet adına birbirlerine eziyet çektiriyorlar. Bir zamanlar özgürleştirme aracı olan ne varsa, artık köleleştirme aracına dönüşmüş durumda. 

"Varoluşta iki felaket vardır," demişti Bernard Shaw: "Biri arzularımızın doyurulmaması, diğeri doyurulması." Umut ile düşkırıklığı arasında sürekli gider geliriz ve umduğumuz gerçekleştikçe düşkırıklıklarımız da artar. Bütün bir düşünce okulu, bir şeyin gerçekleşmesini geri plana iterek beklentiye odaklanmıştır. "Olmayan şeyden daha güzel hiçbir şey yoktur," demişti Rousseau, aşk karşılaşmasında düşgücünün rolünü vurgulayarak. "Olandan veya olmayandan bağımsız olarak beklenti başlı başına muhteşemdir," diye yazmıştı Andre Breton da. "Aşkta en iyi şey, merdiven çıkıldığındadır," demiştir Clemenceau: Konaktaki hizmetli kadınların zevk veren kaçamaklarla dolu ilişkilerine dayalı kötü niyetli bir bakış.

Bu romantik yaklaşıma karşıt başka bir deneyimden söz edebiliriz: Olayın kendisinin önceden düşünüldüğü halinden daha zengin bir biçimde gerçekleşmesine bağlı mutlu şaşkınlık deneyimi.

Bu dünyada en sıradan dersimde, her zaman arzuladığım kişinin beni arzulamadığını, sevdiğimin beni sevmediğini ve daha bu evrene girişte potansiyel olarak geri çevrildiğimi anlarım. Saksı gibi dikilmek: Bu ifade balo salonlarında veya çeşitli kutlamalarda hiçbir şey yapmadan duranları anlatmanın çok daha ötesinde bir anlam taşır bugün. Kimileri koca bir yaşam boyunca saksı gibi durur, kimileriyse daha ilk günden birçok hayran bulur ve hangisine bakacağını bilmez. Tercih edildiğini bilmenin muhteşemliği: Bizi, herkesi bir yana bırakacak kadar doyuran iyilik. 

Aşkta, palavracılığı bir yana bırakırsak, "kimi istersek ona" değil, kime sahip olabilirsek ya da daha doğrusu bizi kim istiyorsa ona sahip oluruz. Bu iki durum çakıştığında harika olur. Ama "değerli olan her şey zor olduğu kadar enderdir de" 

Tavlama saldırının akrabasıdır: Kamuya açık bir alanda tanımadığımız birine hatır sorarız; birine yanaşmak ise, öncelikle bir korsanlık terimidir. Biri hoşumuza gider: Rahatsız etmeden nasıl dikkatini çekmeli? Böyle bir soru bütün bir yaşamı doldurabilir. Bugün artık hassaslıkla yapışma, en burnu havada suratları bile gülümseten espriler yapma sanatını öğreten koçlar var. Dün olduğu gibi bugün de arzu gizlenmeli: Karşımızdakinin yüzüne karşı "Sizi seviyorum" demiyoruz belki, ama kimseye dik göğüslerinden ve dolgun poposundan başka bir şey istemediğimizi de söylemiyoruz. Lafı biraz dolandırmak lazım. 

Hiçbir zaman özgür değilizdir, çünkü hiçbir zaman kadiri mutlak olamayız, dolayısıyla da en gizli kararlarımızda bile etki altında kalırız. Bu durumda insan ilişkileri maskelenmiş şiddet biçimlerinden ibarettir. 

İnsan ticaretinde her şey güç ilişkisiyse, her şey zorlama ve sonsuz bir cehennemde yaşıyoruz demektir. 

Fransız'ın "Aşk yapalım" dediği yerde, dizilerdeki ve filmlerdeki İngiliz "Seks yapalım" der. Mesele yalnızca sözcüklerdeki anlam farklılığı değildir; bu ifadeler aynı zamanda iki dünya görüşünü yansıtır: Birinde, açlık ve susuzluk gibi bir an önce giderilmesi gereken hayvansal bir ihtiyaç söz konusuyken, diğerinde cinsel istek uyandıran her şeye açılan karmaşık bir edim, bir yandan gerçekleşirken bir yandan da bizi gerçekleştiren aşk, organsal bir boşalmadan çok narin bir oluşum söz konusudur. Birinde vahşilik, ötekinde tören. 

Amerika Birleşik Devletleri'nde cinsiyetler arasında birliktelik hep patlamanın kıyısındaymış gibi görünürken, Avrupa eskilere dayanan bir çapkınlık kültürü sayesinde bu felaketten daha iyi korunur. Yalnızca ince davranmaya yönelik bir hazırlanma süreci değildir bu çapkınlık, kaba arzuyu ilgiye, inceliğe dönüştürüp kirliliklerini temizleyerek uygarlaştırır da. "Fransız İnceliği" , derdi Montesquieu, "havadan sudan şeyler hakkında ciddi, ciddi şeyler hakkında önemsizmiş gibi konuşma sanatıdır." Hoşa gitme, ötekiyle oynama, onu rızasını alarak kandırma -tabi eğer o sizi parmağında oynatmıyorsa- zevkidir. Şu çapkınlık oyununda hızla ilerlemeye can atsak da, her aşamasının keyfini çıkartmaya özen göstermeliyiz; söz gelimi birçok dilde hala zorunlu bir gösterge olan şu sizden sene geçiş.

Temel soru şudur: Partnerlerimizi gerçekten seçiyor muyuz; apaçık davrandığımızı sandığımız o anlarda aslında programlanmış değil miyiz? Eğilimlerin serbestliği üzerine kuşku düşüren iki söylem mevcuttur: Toplumbilim, söz konusu seçimde bir sınıfsal nedenselliğin tasdik edilişini görürken, psikanaliz, seçimi yapanın ebeveynleriyle yaşadığı çözülmemiş gerginliklerinin belirtilerini arar. 

Politika, ekonomi, kültür dünyasındaki kim bilir kaç yüksek mevki, kişisel niteliklerle olduğu kadar kanepe promosyonlarının da etkisiyle elde edilmiştir!

Sonuçta hiçbir şeyin modası geçmiş değildir: Ne eski usul kur yapmalar bitmiştir, ne kısa süreli buluşmalar, ne şövalyeler gibi kız kaçırmalar, ne de anlık büyülemeler; son derece karmaşık hale getirme tavrına, çekinmenin ortadan kalkışı eklenmiştir. Oyunun kuralları değişmiştir, ama eski kurallar hala geçerlidir. Bugünkü şaşkınlığımızı bu iki durumun üst üste gelişi açıklar işte. Çağımız insanının ruhsal karmaşası, onca adet ve geleneği, içinde bir arada yaşatmasındadır. 

Terk edilmek çoğunlukla terk etmekten daha iyidir, pişmanlık duygusunun ağırlığını ortadan kaldırır hiç olmazsa. 

"Öyle insanlar vardır ki, aşktan söz edildiğini duymasalardı aşık olmazlardı." La Rochefoucauld

Aşkını ilan da, insanın, tutarını tahsil etmek için yanıp tutuştuğu bir açık çektir: Muhteşem hediye borca dönüşüverir, ötekinin giderlerine dahil olmak istenir. Seni seviyorum: Bana sevgini borçlusun, üstelik mümkünse benimkinin yüz katını. Aşk dile yansıdı mı ticaret biçimine bürünür: Bir hesap açılır, alacaklı ve borçlu rolleri sürekli değişir. İçlerinden biri, bilançosunu yaparken, dolandırıldığını düşünür ve denge kırılıverir. Sevmek öncelikle bir varlığı insan topluluğundan çekip çıkartmaktır, dünyayı ıssızlaştırmak ve o varlığa ilişkin olmayan hiçbir şeyi bilmemektir. Ancak bu fedakarlık bir ödeme gerektirir, hatta mümkünse faizleriyle birlikte. Seçilen, her gün onu göklere yükseltmekte ve olası diğer çapkınlara küçümseyerek bakmakta ne kadar haklı olduğunu kanıtlamalıdır. 

Çocuklarımızı bir gün bizi bırakıp gitsinler diye seviyoruz, kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlamak için onlara bol bol özen ve şefkat gösteriyoruz. Onların neşesiyle neşeleniyoruz, başarılarını bizim başarılarımız olarak görüyoruz, sıkıntıları bizi kişisel olarak yaralıyor. Bize ait değiller, bize hiçbir borçları yok ve zamanı geldiğinde bizi terk edecekler. İnsan yavrusunun o kırılgan yapısında aşk kendi zayıflığını, ölümcül yapısını görür: Tutuşmaktan başka bir şey istemeyen o zayıf yaşam kıvılcımının ta kendisidir. Sevmek de işte böyle, kendimize rağmen ötekini kaybetmeye razı olmaktır; bu, bizim mutsuzluğumuzu gerektirse de. Birini sevmek onu üzerindeki etkimizden serbest bırakmaktır, sırtına şu olanaksız yükü koymak değil: Karşılıklılık. "Sevilmek demek, geçip gitmek demektir, sevmekse, kalıp sürmek demek." (Rilke)

Aragon'un ünlü dizesi "Mutlu aşk yoktur" aynı zamanda hem çok güzeldir hem de çok yanlış: Her ilişkinin bir sonu olduğu bakış açısına dayanır. Cümle acımasızca düşer ve geri dönüşü olanaksızmış gibi gösterir kendini. Eğer söz konusu olan, hepimizin bir gün öleceğini ve mutlak mutluluğun insanlar için olmadığını hatırlatmaksa, bu dize zaten ardına kadar açık olan kapıları kırmaya çalışıyor demektir. Eğer mutlu aşk yoksa, acı veren bir hikayeden daha yeni çıkmış onca insanın, tehlikeli ve bir o kadar da büyüleyici bir zorbanın tekrar boyunduruğu altına girmeyi düşlemesini nasıl açıklayabiliriz? Tersini destelemek lazım: Yalnızca mutlu aşk vardır, tabii devam ettiği sürece, tutku bir gün sönüp gitse de. 

Aşk acısına gelince, mutluluktan ayrılamaz; kederimiz hoşumuza gider ve birden yok olsa özleriz onu; derin hazlar ve acı birbirine karışır. Aşkı çiğneyebilir, lanetleyebilir, o dokunaklı sözlerle ağzımızı çalkalayabiliriz; fakat bize yüksek irtifada yaşadığımız hissini veren ve bizi bir yazgının en değerli evrelerine soktuğu anları yoğunlaştıran sadece ve sadece odur. Tutku talihsizliğe mahkumdur belki, ama tutkuyu hiç tatmamış olmak çok daha büyük bir talihsizliktir. 

19. yüzyılda, Normandiya'da bir şatoda ihtiyar bir kadın ölümü bekler, gençliğinin parlak yıllarının anısında. Örgülü sarı saçlı kız torunu ona gazetelerden üçüncü sayfa haberlerini okur. Kıskançlık dramlarından başka bir şey yoktur; kocasının metresinin yüzüne kezzap döken kadın, genç aşığını gözünü kırpmadan kurşun yağmuruna tutan mağaza çalışanı kız, filan. Bu olayları ağzı açık dinleyen büyükanne, Ancien Regime'in (eski rejimin) o zarif çapkınlığının kaybolmuş olmasından yakınır:

Dinle, tatlı kızım, üç kuşak tanımış ve erkekler ve kadınlar hakkında çok şey bilen şu ihtiyarın anlatacaklarına kulak ver: "Evlilik ve aşk birlikte var olamaz. İnsan bir aile kurmak için evlenir ve aileyi de toplumu oluşturmak için kurar. Toplum evlilikten vazgeçemez. Topluma zincir dersek, her aile de bu zincirin bir halkasını oluşturur. Bu halkaları birbirine kaynaştırmak için hep aynı metaller aranır. İnsan yalnızca bir kez evlenir, çünkü dünya böyle yarattı. Evlilik bir yasadır, anlıyor musun, aşk ise bizi kah sola kah sağa iten bir içgüdüdür. İçgüdülerimizle mücadele eden yasalar yaptık, öyle gerekiyordu, ama içgüdüler her zaman daha güçlüdür ve onlara fazla direnmemeliyiz, çünkü Tanrı'dan gelirler, oysa yasaların kaynağı yalnızca insanlardır."

Bu sözlerden ürken küçük kız şöyle haykırır: "Ah büyükanne, insan yalnızca bir kez sevebilir... evlilik de kutsaldır." Büyükanne de, varoluşun bütün zevklerini kısıtlayan yüzyılın boş romantizmine karşı eski aristokrasinin nezaketini ortaya koyar.

"Eşitliğe ve sonsuz tutkuya inanırsınız siz. İnsanlar aşktan öleceğimizi söylemek için size bir sürü dize yazdı. Benim zamanımda, dizeler erkeklere bütün kadınları sevmeyi öğretmek için yazılırdı. Bize gelince sonradan anlardık ki yüreğimize yeni bir heves düşer düşmez, bir çırpıda terk edivermişiz son aşığımızı."

Guy de Maupassant'ın bu öyküsünün gücü çağları birbirine karıştırmakta, bir kaleydoskop etkisi yaratmaktadır. Biz iki bakış açısını ortak bir noktada buluşturmaya çalışacağız. Genç kız gibi aşk evliliğine inanıyoruz ve ihtiyar kadın gibi sürenin yol açabileceği durağanlığa karşı ateşliliği kutsuyoruz; insanın yaşamında birçok kez sevebileceğini biliyoruz. 

Evlilik, Batı'da büründüğü kurallara bağlı biçimiyle, şüphe ve başkaldırıda doğar; kimileri için fazla şehvetli, kimileri içinse fazla boğucudur. Aziz Paulus cinsiyetlerin birleşmesini bir ehvenişer durumuna indirgeyerek her şeyi söylemişti aslında: "Sanıyorum ki, erkek için iyi olanı kadınlara hiç dokunmamak. Bununla birlikte, ahlaksızlıktan kaçınmak için hepsinin kendi karısı, her kadının da bir kocası olmalı. Bunu haddim olmayarak söylüyorum elbette, bundan bir buyruk çıkartmaya niyetim yok. Çünkü evlenmek yanıp tutuşmaktan daha iyidir."

4. yüzyılda, Aziz Jerome için "eşini, metresini seviyormuş gibi sevmekten daha rezilce bir şey olamaz." Eşine fazla aşık olan ve "kirli" veya gebe olduğunda onunla cinsel ilişkiye giren her koca zina yapmaktadır. Aziz Jean Chrysostome'a göre, evliliğin var olma nedeni evlatlar yapmaktan çok, muğlak temaslardan kaçınarak bedensel arzuları düzenlemektir. Evlilik iki nedenle getirilmiştir: Erkeğin tek bir kadınla yetinmesini sağlamak ve bize çocuk yapmak.  Ama esas olan ilkidir. Çocuk yapma işine gelince, evlilik ille de çocuk olmasına yol açacak diye bir kural yok. Bunun kanıtı, çocuk sahibi olunmayan evliliklerin olmasıdır. Bu yüzden, evliliğin ilk nedeni bedensel arzuları düzenlemektir, özellikle de insan türünün tüm yeryüzünü doldurduğu günümüzde. 

Ortaçağ'ın gezgin ozanlarından 19. yüzyılın feministlerine ve ütopyacılarına kadar giden paralel bir gelenek ise, eşitlilik ve tutku adına evlilik kurumunu reddedecektir. Bunların gözünde karı koca birliği, kadının ezildiği çirkin bir ticari işlemden farksızdır. Balzac'ın romanları, gencecik zayıf kızların iğrenç ihtiyarlara satıldığı bu alçakça alışverişlerle doludur; yaşam boyu sürecek mahkumiyetlere dönüşen yakıştırma düzenlemeleri. "Kadın sözleşme yoluyla elde edilen bir maldır; taşınır cinstendir, çünkü kim kullanıyorsa onun malıdır; açıkçası erkeğe ekten başka bir şey değildir."

Bir eski rejim soylusu için açıkça sevmek dünyanın en gülünç şeyi olurdu. "İyi bir evlilik, eğer varsa, arkadaşlığı ve aşk koşulunu reddeder," diye özetlemişti Montaigne. Bunun tersine, daha önce de gördüğümüz gibi, 17. ve 19. yüzyıllar arasında meydana çıkan modern aile, eşleri çocuklarına bağlayan, giderek artan sevgiye dayanır. Yayılma dönemindeki bir burjuvazinin kurduğu bu model, aileyi, kendini toplumun kalanından yalıtan küçük bir duygu topluluğuna dönüştürür. Eskiden ölümcül hastalık damgasını yiyen tutku, bundan böyle sağlam bir birlik için gerekli koşul olur. 

Kısacası evlilik bazı Batı Avrupa ülkelerinde gereksiz hale gelmiştir; çünkü yerine geçebilecek seçenekler çoğalmıştır ve çift olmak, artık aşkın biçimsel anlamda kuralı olmaktan çıkmıştır. Ünlü yazarların söylediği şu eski ilahiyi biliriz hepimiz: Tutku olmayacaktır artık, öldürmüştür onu özgürlüğünü alan kadın, bir de dünyayı "sıvılaştıran" ve en kutsal bağları un ufak eden tüketimci hazcılık. Örneğin Robert Musil: "Biz aşkın son Mohikanlarıyız", aynı zamanda Denis de Rougemont, Roland Barthes, Octavio Paz, Allan Bloom ("Bugün romantik olmak demek, bekaretini bir kerhanede yetiştirmek demektir.") ve daha nice Hristiyan veya Marksist eleştirmen.

 Engels'ten 20. yüzyılın kuramcılarına kadar tüm tasarımcılara göre, aşk evliliği, zina ve fuhuş olarak adlandırılan iki felaketin çözümüydü. Toplumsal devrimle daha da güçlendikten sonra özgürlük ile çekiciliği de bağdaştırarak insanlığın yüzünü altüst etmeliydi. Bu hayranlık duyulası duygunun savunulmasında iki ad öne çıkar: Denis de Rougemont ve Andre Breton. 

"insan bir fahişeyle sevişmez, boşalır, o kadar; sıcak sokaklar arasında buz gibidir."

Ne zaman duygularımızın ötesinde zorlasak kendimizi, Stendhal'in sözünü ettiği "bütün bir akşam boyunca, birini tüm yaşamımızda seveceğimizi sandığımız" şu sahte yıldırım aşklarından birine çarpılırız. Ruh ikizi hiçbir zaman yeterince güzel, akıllı, ahlaksız olmaz: Sevimli prens, üstü başı dökük, feleğin tokadını yemiş biri olmuştur hep; seks bombasına gelince, o da hep nevrozlu bir soğuk nevale, geçimsiz, lanet bir şirret olmuştur; bu yüzden bütün talipler geri çekilir. İşte bu, ilerlemelerimizin karşısındaki cehennemimiz olur: Yönelimlerimize uygun erkeklere ya da kadınlara vurulmamız imkansızdır; söz konusu erkekler ya da kadınlar vasat olduklarından değil, yönelimlerimiz doyurulmaz olduğundan. 

Sonuç: Afili bir can pazarı; her iki cinsiyetten, otuz yaş üstü, olduğu yerde çakılıp kalma, akşamleyin ekranlarının önünde dondurulmuş yiyeceklerini tırtıklayarak telefonun çalmasını bekleme korkusuyla paniğe kapılmış insanlar. İşte bu yüzden internette veya özel düzenlenmiş gecelerde, elden düşme, ikinci kalite pazarı diye adlandırabileceğimiz şeyler artar; hepsi ayrılmış ve birden fazla kez yeniden evlenmiş, acı çeken, tanımadığı biri için kendini koy veren, yanıp tutuşan, aynı hızda kendini yadsıyan ve sonunda, eskiden birlikte olacağına pek ihtimal vermediği kişilerle takılan ruhların toplantıları çoğalır.

En yoğun aşkı ciddi hastalık veya servet kaybı sınamasından geçirmenin ne denli hassas olduğunu dikkatlice düşünelim: Kaç adam işsiz kalınca eşi tarafından terk edildi; ciddi hastalıklara yakalanan kaç kişi çevresi için yük haline geldi de bunların kaçı için çevresi erken bir çözüm dileyecek noktaya geldi? Bizler ne kahramanız, ne aziz; fedakarlık kapasitesi sınırlı basit insanlarız hepi topu. 

Nasıl karar vermeli sahneden çekilmeye? Cevap basittir: Ötekilerdir bizi dışarı atan, iştahımızın ne denli yakışıksız olduğunu ortaya koyan, şehvetli ihtiyarların gençliğe el atmasına izin verilemeyeceğini belirten. (bu konuda doğa ve önyargılar kadınlara karşı daha acımasızdır.)

İnsanın kendi ölümünden de beteri vardır; yakınlarının, onun için olmazsa olmaz birkaç temel kişinin ölümü. Hayatta kalmanın hiçbir anlamı yoktur; insan zamanında gitmelidir. Bu konuda, Philemon ile Baucis'in öyküsünden daha güzeli yoktur herhalde: Jüpiter'den onları birlikte öldürmesini istemişler ve yaşamlarının sonunda ağaca dönüşmüşler. Yaşlı aşıkların intiharında gençlerin gürültülü eğlencelerinden daha fazla derinlik vardır belki de. Gençlik etkileyicidir, ama ululuk ihtiyarlıktadır. "Toprağın tozu olacağım, ama aşığından olacağım."

Klasik ahlakın tersine, insanın yalan söylemesi ötekine değer verdiğini gösterir; ilişkinin korunması onun için itiraf endişesinden daha ağır basıyor demektir. Susmak korumaktır, itiraf etmekse altüst etmek. Gaddar içtenlik yerine ötekinin gönlünü hoş tutma ve ketumluk ilkelerini savunmak gerek. Bir çiftin ikiyüzlülüğü doğru kullanması mümkündür: Gizli bir şeyi söylerken muğlak bir tavır takınmak, doğru söyleyerek itirafta bulunmaktan iyidir. 

İnsan yalnızca eksiklerini bildiği yakınlarını sırtından bıçaklar. 

Güven, hainliği getirir; kalleş, kalleş olmadan önce daima kardeş, arkadaş olmuştur. 

Wilhelm Reich 1936'da kadın gençliğinin cinsel yaşama girişinin pornografinin ve cinsel köleliğin sonunu getireceğini öngörmüştü. Gerçekten de kadınlar günümüzde tartışılmaz bir biçimde daha özgür, en azından demokratik ülkelerde böyle, ancak para karşılığı cinsellik hala alabildiğine yaygın. Bu durum iyi veya kötü binlerce nedenle açıklanabilir; ancak özellikle biri öne çıkıyor: Aşktan para kazanma anlayışı her zaman var olacaktır; çünkü özgürlük, cinsel hazzın adil dağılımını güvence altına almaz; neticede, yaşlı veya yoksul oldukları ya da çekici olmadıkları için zevke erişemeyen bireylerin sayısı fazladır. 

Fahişeleri pezevenklerden korumalı; kamu sağlığı işi yaptıklarından ve yalnız bırakılmış ruhlara biraz olsun mutluluk verdiklerinden dolayı onlara sempatiyle bakmalıyız.

Bir İtalyan atasözü "Bel altında ne inanç vardır ne yasa," der büyük bir görkemle. Her şey bir yana, gerçek bağlılık, kendini fiziksel anlamda baskılayıp uzak tutmaktan daha fazlasını gerektirir ve eğer aşk güçlüyse, bu evrelerin hepsini aşacaktır. Bertrand Russel 1929'da, Evlilik ve Ahlak başlıklı denemesinde Fransız usulü bir çözüm öneriyordu: Erkek için de kadın için de geçici heveslere büyük bir hoşgörüyle yaklaşmalı, yeter ki bu hevesler çiftin yaşamına müdahale etmesin ve çocukların eğitimini olumsuz etkilemesin. 

Kıskançlık, bilindiği gibi, duygusal güvensizlik ile sahiplenme beğenisini birleştiren son derece aşağılık bir duygudur; genelde yamyamlıkla sona erer ve eşin gidişine seyirci kalmaktansa, simgesel olarak onun parçalanıp yenmesini ister. 

Klasik evlilik, birlikte yaşama ya da serbest birliktelik, hangisini seçersek seçelim, bir yaşam süresi boyunca birden fazla birlik biçimiyle karşılaşma olasılığımız olması, sonuçta muhteşem bir ilerlemedir. Evlilik kurumunu yerle bir ettiğimiz filan yok, evini sırtında taşıyan deniz kabukluları gibi, işimize geldiği gibi düzenledik onu, hatta öylesine kıvırıp katladık ki, tanınmaz hale geldi. 

Evlilik artık bir İspanyol Pansiyonu'na, geyler ve lezbiyenler de dahil herkese açılabilen bir tutkular ve beklentiler potpurisine dönüşmüş durumda. Ama bu herkese ve her şeye açılışın da kesin birtakım sınırları var. Çocukların olması durumunda kişisel iyi niyetin hükmü filan kalmaz artık. Çocuk yapmak geri dönüşü olanaksız sonuçlar doğurur ve ana babayı, farklı yürek çarpıntısı arayışlarının ötesinde bağlar. Bu alanda yasa koyucunun görevi soyun güvenliğini güvence altına almak, evliliğin kırılganlığına karşı en zayıfları korumaktır: Adetleri sürdürmek, evet ama sorumluluğun ortadan kalkması pahasına değil. Katlanmak zorunda kaldığımız büyük ikilem de işte budur. 

Ana-babalar çocuklarının sevgililerini veya arkadaşlarını evlerine kabul edip geceyi evlerinde geçirmelerine izin veriyorlar; geçen yüzyılın 70'li 80'li yıllarında düşünülemeyecek bir olgu.

Günümüzde aile denen kurum, gençler ile yaşlılar arasında bir yan yanalık biçimine alıştırıyor bizi, hem de her bir kuşağın kendini ayrı bir ulus gibi gördüğü, yeniyetmesinin de ihtiyarının da kendi benzerleri arasına kapanıp kendi ritüellerini oluşturduğu bir zamanda. 

 Bugün çocuk yapıp yapmamak bizim kararımız; türümüzü devam ettirme meselesi yaşamımızı kontrol eden bir olgu değil; zaten elimizde kalan son kutsal değer olan çocuk arzusundan daha esrarengiz bir şey de yok artık. Yavrumuz kaza eseri değil arzumuzun meyvesi artık. Çift, doğurgan olmak istediği ana kendisi karar veriyor; doğum kontrolü, içgüdünün adsız kuvvetini askıya alıyor: Doğal olan sevişme kısmı, yapay olansa yaşam verme kısmı. Bütünüyle programlanmış bir doğumdan daha ezici bir sorumluluk olabilir mi? Dünyaya gelecek olanın hesabı ölene kadar bizden sorulacak! Çocuk yapmamızın ardında bir yığın uyduruk neden yatar: Kendini rahat hissetmek, soyunun devamını sağlamak, kendi başaramadıklarını onlarda gerçekleştirmek... Ama onları sevmemizin altında yatan nedenler hep en iyileridir: Sadece varlıkları yeterlidir onları sevmemiz için, narsistik planlarımızı değiştirir dururlar, beklentilerimizi altüst ederler. Yenidoğan mucizesi daha ilk anda sürprizler hanesine yerleşir yaşamın: Varlığı hiçbir şeyi onaylamaz, insanın tüm keyfini kaçırır, her şeyiyle ötekiliği temsil eder. Ana babaların her biri, kendi mutlulukları için çalıştıklarını sanadursunlar, aslında insanlığın yenilenmesine çalışmaktır tüm yaptıkları. Özel niyetler ile genel erekler arasındaki bu diyalektikte bencilliğin tepe noktası aynı zamanda özgeciliğin de tepe noktasıdır. Yavrularımız için, hiçbir ödülü olmayacağını bile bile, birtakım fedakarlıklara razı geliriz. Uğrunda yaşamımızı vermeye hazır olduğumuz son haz vatanını oluşturur çocuklarımız. 

Bilim ve anlayışlar, bugün gerçek anlamda geçici yer değiştirmelere olanak sağlıyor. Başkası yerine gebelik, kızının ve damadının çocuğunu taşıyan anne, muhtemelen birkaç on yıl sonra görebileceğimiz yapay rahimler, her tür cinsel ilişkiden kaçınmak için yapay döllenme isteyen genç bakire, öz torunlarından daha genç son bir oğul sahibi olan yaşlı baba, tek başına, kadınsız çocuk sahibi olamaya karar veren zengin adam, yumurta veya rahim pazarlaması; anlaşılan koca bir uçurum açılıyor önümüzde ve bugüne kadar bildiğimiz sınırları altüst ediyor. Cinsellik dün üremeye bağlıyken, bugün üremeden ayrı; yarınsa üreme cinsellikten ayrı olacak, bu da ana babaların müdahalesini gereksizleştirecek kuşkusuz: Hipermodernlik İncil kaynaklarına bir geri dönüşten başka bir şey değil demek ki; öyle ya "günah girmeden" gebe kalan ilk kadın Meryem olmamış mıdır? Her şeyi alt üst ettiğimizi sandığımız noktada, bir de bakıyoruz ki aslında kökenlerimize tuhaf bir sadakatle bağlıymışız. 

"Hristiyanlık bu konuda çarpıcı bir aile romanıdır: Meryem, İsa'nın annesidir, ama aynı zamanda kızıdır da, çünkü Tanrı'nın kızıdır, hatta eşidir de, simgesel çifte ensest. Çiftleşmeden gebe kalarak, bakireliğini bozmayarak döllenmesiz üremenin çarpıcı bir örneğini gösterir. Yani oğul annesini yaratmıştır; üstelik bu anne Kutsal Ruh tarafından tohumlanmıştır ve böylelikle Tarihin ilk taşıyıcı annesi olmuştur. " 

Yok olan aile değildir, aile şekillerinden yalnızca biridir; dolambaçlı soyağacı labirentlerinde kardeşlerinin köşesinden kenarından ağır ağır tırtıklayıp durduğu, eski, ta 18. yüzyıldan gelen bir şeklidir. 

Üçlü biçimiyle 18. yüzyılın sonunda doğan ve yakın bir geçmişte değerini kaybeden aile, tüm grubu, Sartre'ın bir cümlesiyle söyleyecek olursak, kaprisleri kanun gücünde olan kadiri mutlak babanın buyruğu altına sokuyordu. Günümüzün ailesine gelince, tek bir dil konuşur, sevginin dili: Her tür karşı karşıya gelişten kaçınılır, her tür soğukluk kötü karşılanır. Yalnızca kişiliklerin silindiği kaynaşma baskın gelir. Yetişkin olana kadar, yuvada büzüşüp oturan yavru kuşlar olarak kalmalıyızdır. Aile içi samimi yakınlık dili topluma taşar, medyada ciddi "anne" ve "baba" sözcüklerinden kaçınılıp "anniş", "babiş" sözcükleri tercih edilmeye başlanır. Yavan, yapmacıklı bir söylem kamusal alanı istila eder ve yönetimin en yakınlarla ilişki kurallarına göre işlemesini benimsetir. Gösterilen sevgi çatışmayı yasaklar, küçükleri bir kökenlerine doğru çekerek tuzağa düşürür, bundan böyle ana babalarına karşı isyan etmezler; zaten ana babalar da yakalanan ilişkiyi bozmamak için çocuklara karşı seslerini yükseltmekten bile kaçınırlar. Üyelerini şefkat şantajıyla boğan ahtapot gibi çok kollu aile. 

Sayıları giderek artan yakın dost babalar ve kızları gibi giyinen anneler, kuşaklar arasındaki her tür farklılığı yadsır, evlatlarına tek bir ilke sunarlar: Ne hoşuna gidiyorsa onu yap! "Çocukların doğumu ana babaların ölümüdür" derdi Hegel; bugünse, ana babaların ileri yaşlara kadar çocuk kalmalarını sağlayacak bir yol gibi görünüyor daha çok. Sevgi her şeyi çözmek için öne sürülmüştü, oysa sorunun bir parçası haline geldi. 

"Aşk kördür, onun görmesini sağlayan evliliktir."

Dediklerine göre, balık üretim çiftliklerinde balıklar ne kadar birbirine yakın tutulurlarsa o kadar az ürüyorlarmış. Aynı şekilde, iyi ilişkiler de ortak yaşayıştan kaçmayı başaranlardır: Ötekinin yokluğu gelip geçici tutkuları had safhaya vardırırken, aşırı varlığı da en güçlü tutkuları öldürür.

"Mutluluk," diyordu Madame de Sevigne, "insanın sevdiği kişilerin yanında olmasıdır."

Dün denetlenen ya da yasaklanan zamparalık bugün zorunlu hale gelmiştir. Tabuların yıkılışı, kadınların vücutlarını istedikleri gibi kullanabilme özgürlüğü, herkesin cinsel zevk alma zorunluluğunu da getirdi.

Günümüzde cinsellik; meslek, maaş, fiziksel görünüm gibi, bireylerin sosyal donanımlarına eklediği bir dış zenginlik göstergesi haline gelmiştir. 

Büyük dinlerin ve psikanalizin bize öğrettiklerini, yani cinselliğin tarafsız ya da "sevimli" değil, ikili bir şey olduğunu, aynı zamanda hem zevk hem ölüm, hem karanlık hem ışık olduğunu, "cinselliğin insanla oynayan güçlerin bir parçası olduğunu, hem de insan o güçlerle oynadığını ne kadar iddia ederse onu o kadar kolay egemenliği altına alarak onunla oynadığını" keşfederiz adeta yeniden. 

Seks, insanın barbar ve hayranlık uyandıran kısmıdır, uygarlaştırması ya da belli bir disipline sokması zordur; bu yüzden endişelenir; çünkü bu yanı, hiçbir büyük anlatıya, kurtuluş ya da çöküş destanına girmez. 

Unutmayalım ki, tabuları geri getirmese de ihtiyatı getirip prezervatif kullanımını genelleştiren, ayrıca partner seçiminde daha akıllıca davranılmasını sağlayan AIDS'tir. Hiçbir öğretim filan vermez; doğanın, kayıtsızlığı içinde ürettiği acımasız ve saçma hastalıklardan biridir. Kısacası bu alanda hep başlangıç noktasına dönüyoruz, hiçbir zaman hiçbir şeyi bilmiyoruz.

Yaklaşık yirmi yıldır kadınların ve genç kızların anatomilerini açığa çıkardıklarını, göğüslerini ve kalçalarını yükselttiklerini, tanga'yı (string) pantolonun üstüne çıkararak gösterdiklerini, yani dokunaklı bir doğallıkla porno yıldızı görünümüne büründüklerini izliyoruz. Simgelerin aktarımı: Para karşılığı bedenlerin satıldığı mesleğin üniforması sıradan kadının giysisi oldu. Mesele kadınların seksi oluşu değil, aşırıya kaçmalarıdır, abartılı durumlarıdır.

Kadınların, bağımsızlıklarını onca uğraş sonunda elde ettikten sonra kendilerini birer arzu nesnesine dönüştürmeleri ilginçtir. İnsan neden libido zenginliğini herkesin önünde göstermek ister ki? Herhangi biri olmaktan kaçınmak için, ama daha da ötesi, şunu söylemek için: Ben ihtiraslıyım, şehvet vaatleri konusunda hiçbir zaman kusurlu bulamayacaksınız beni. 

Ancak şunu unutmamakta fayda var: nasıl ki eskinin kadınları göründükleri kadar namuslu değildiyseler, kılıktan kılığa giren bugünküler de sanıldığı kadar yırtık değiller. 

Klişeler üzerine geliştirilenler erkeklerde de daha az değildir. Rambo, Terminatör ve vücutları hormonlarla şişirilmiş bütün o çete reisleri, artık erkekliğe inanılmayan, pazıların büyüklüğü ve kanatların hacmi üzerinden değer biçilen bir dönemin belirtileridir. 

Nasıl ki eskinin kadınları göründükleri kadar namuslu değildiyseler, kılıktan kılığa giren bugünküler de sanıldığı kadar yırtık değiller. 

Arzu duymak, Budizm'in söyleyebileceği gibi, ıstırap çekmektir; çünkü sahip olunmayan bir şeyin olmasını istemektir. 

Filozof evlilikten ve oraya doğru gidebilecek her şeyden iğrenir; evliliği en uygun olana giden yolda ölümcül bir engel olarak kabul eder. Büyük filozoflar arasında hangisi evlidir ki? Heraklitos, Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kant ya da Schopenhauer; bunların hiçbiri evli değildi. Daha da ötesi, onları evli düşleyemeyiz bile. Evli bir filozof kendini komediye vermiş demektir; işte budur benim iddiam. Tek istisna Sokrates de, o muzip Sokrates de ironi olsun diye evlenmiştir bence; böylece iddiamın doğruluğu da kanıtlanmaktadır. 

Yüce mutluluk erkek için öyle bir enerji kaybıdır ki, bir tür giyotine benzetilebilir. Doğa ona üreticilik gücü verdiği için cinselliği işlevseldir ve gerçekleştiğinde ölüverir. 

Eski Çin'de de tantrik Hinduizmde de, bilge kişiye tohumunu hiçbir zaman yaymaması ve penisiyle kadının gücünü emmesi önerilirdi. 

Penisin sertleşmesi nedir? Potansiyel bir bağlantı hali, ilişkiye bir çağrı, ötekine doğru uzatılan bir köprü. Güneşin gücü gibi bir gücün yarattığı baş dönmesini, ötekini işgal isteğini, onunla hemhal olma arzusunu taşır beraberinde. Muhteşem "ötekiyle bir olma hissi"ni yalnızca o sunar, o açar içten içe yaratacağı zevkin büyüleyici kapılarını. Her zaman bizi aşacak olan bir gizemin içinde olmanın yarattığı sarhoşluk.

Sevmeden arzulayabiliyor ve arzulamadan sevebiliyor olsak da, sorun değil; sonuçta arkadaş ya da aile ilişkilerimizin çoğu cinsellik içermez. 

Eros, ayrı olanı birleştiren yaşam gücüdür, hepimizin konuştuğu tek evrensel dildir, vücutları birbiri üstüne atan şiddetli kısa devredir.

Libidonun tersi arzu perhizi filan değil, yaşama yorgunluğudur. 

Yaz, eteklerin ya da tişörtlerin ince kumaşı altında hazinelerin ortaya çıktığı özel mevsimdir.

Yarattıklarının her biriyle özel olarak konuşan, "kalbe duyarlı" (Pascal) aşk Tanrısı. Ancak iki tür aşkı ayırır hemen birbirinden: Biri insani aşktır ki bu aldatıcıdır, çünkü ölümlülere ölümsüzlük yanılgısı verir. Öteki ise tanrısal aşktır ve tek gerçek aşk budur. Yaradılana bağlanan sahte aşk arzudur, Yaradana bağlanan diğeri ise merhamettir. Biri, hemen kölesine dönüştüğü gelip geçici bir varlığın peşinde koşar, öteki korkudan ve ölümden bağımsızlaştıran bir varlığın peşine düşer. "Çılgınlıktır," der Aziz Augustinus, "insani koşula göre insanları sevmek; ölmesi gereken birini hiç ölmeyecekmiş gibi sevmek." Pascal, Düşünceler kitabında hiç gösterişe kalkışmadan alır bu fikri ve şöyle söyler: "Bana bağlanmayın, çünkü ben öleceğim; gidin, Tanrı'yı bulun."

Tanrı'nın, yarattıklarına duyduğu sevgi bile muğlaktır: "Tanrı'nın sevdiği insanın hiçbir değeri yoktur aslında,"  der Rahip Anders Nygren, "ona bir değer veren, Tanrı'nın onu sevmesidir." Beğenilen şeyin hiçbir hükmü ve geçerliliği olmadığının belirtilmesiyle başlayan tuhaf bir sevgi. Tanrı'dır sevgi, günahkar yaratık insan değil; o, olsa olsa sevimlidir, o kadar. "Sizi dünyaya koydu." diye anlatır François de Sales 17. yüzyılda, "ama size, ona bütünüyle gereksiz olan sizlere hiç mi hiç ihtiyacı yok aslında, sadece lütfunu ve görkemliliğini göstererek iyiliğini üzerinizde uygulasın diye varsınız." İnsanı, tanrısal mesaja kulağını tıkarsa düzeltilmesi, doğru yola sokulması gereken bir varlık haline getirir bu. Tanrı adına öldürmek bir suç olamaz öyleyse; çünkü Tanrı sevgidir: Her kim ki kendini onun etkisi dışında tutar, nefret uyandırır ve cezayı hak eder. 

"Nerede tek bir din varsa, orada zorbalık hüküm sürer; iki din olduğunda, dinler savaşı başlar, çok din varsa özgürlük gelir." (Voltaire)

Dinlerin üstün yanı, bu dünyada vaat ettikleri mutluluğu öteki dünyaya bırakmayı her zaman başarmalarıdır. 

 Genç Emmanuel Berl, her şeyden fazla hayranlık duyduğu Marcel Proust'u ziyaret eder; muhteşem bir haber verecektir ona. Sevdiği ve dört yıldır kendisinden haber alamadığı genç Sylvia, kendisiyle evlenmek istediğini yazdığı bir mektuba olumlu cevap göndermiştir. Genç Berl,  Proust'a insan doğası hakkında yanıldığını, "birbirine ait kalpler" olduğunu kanıtlamak için yanıp tutuşmaktadır. Ama aşkı "bir mastürbasyon halüsinasyonundan", insanlar arasında oynanan bir aldatmacadan ibaret olarak gören romancı, genç arkadaşının coşkusunu çok kötü algılar. Ona Sylvia'nın ölmesinin onun için daha iyi olacağını söylemekle başlar...

Proust görmüş geçirmiş ahlakçı tavrıyla ruhların birliğinin bir serap olmanın ötesine geçmeyeceğini söylerken, Berl, bilgisizliği yüzünden inanır hala bu birliğin varlığına.

Edebiyatın büyük derslerinden biri: İnsanoğlunun eksik oluşu sonsuz kargaşa kaynağıdır; insan ruhunun en alçak derinliklerine bir iniş olduğu gibi, yücelmesine doğru da bir yükseliştir aynı zamanda, çünkü her birimizi iyileştirilecek niteliğe sahip kılar. 

Pascal Bruckner 



 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız