Iskartaya çıkarılmış hayatlar
Zaman geçtikçe sadece en kullanışsız, sevimsiz, itici, zehirli ve korkutucu olanlar dayanıklılıklarını korur.
“Atık insanlar” ya da daha doğru bir nitelemeyle harcanmış insanlar (“ihtiyaç fazlası” ya da “ıskarta” insanlar, zorunlu nedenlerle ya da bilerek/isteyerek kayıt dışı bırakılan, kalmasına izin verilmeyenler) modernleşmenin kaçınılmaz sonuçlarından biri, modernitenin ayrılmaz bir parçasıdır. Düzen kuruculuğun (her düzen nüfusun bir kısmına “işe yaramaz,” “yetersiz,” “istenmeyen” damgasını vurur) ve ekonomik ilerlemenin (“hayatını kazanmanın” eskiden geçerli yollarını geçersiz kılan, değerini düşüren, bu meslekleri icra edenleri yaşamını sürdüremez hale getiren ekonomik ilerlemenin) kaçınılmaz bir yan etkisidir.
“İşsiz” -tıpkı “sağlıksız”, “rahatsız” gibi- yoksunluk takısı almış bir sözcük, normun dışına çıkmayı vurguluyor; oysa “ıskartada böyle bir şey söz konusu değil. Anormallik, ayrıklık, bozukluk ya da geçici rahatsızlık gibi bir duruma işaret etmiyor. “Iskartaya çıkmak” ifadesi süreğenliği çağrıştırıyor ve durumun sıradanlığını ima ediyor. Bir karşı durumu değil, bir hali tanımlıyor. Mevcut normların yeni bir biçimini, eli kulağında, kalıcı olması beklenen bir gelişmeyi anlatıyor.
“Iskartaya çıkmak” lüzumsuzluğu, gereksizliği, kullanım dişiliği - kullanışlılığın ve vazgeçilmezliğin standartları her neyse onların tersini ima ediyor. Başkalarının size ihtiyacı yoktur; siz olmadan işlerini eskisinden daha bile iyi yapabilirler. Orada olmanızın bariz bir nedeni, ortalıkta dolanmanızın meşru bir sebebi kalmamıştır. Iskarta ilan edilmek, gözden çıkarılabilir olduğunuz için gözden çıkarıldığınızı gösterir; tıpkı boş ve geri iadesiz bir plastik şişe ya da kullanılmış bir şırınga, alıcısı olmayan sevimsiz bir eşya, kalite uzmanlarının üretim hattından çıkarıp attıkları, standartlara uymayan bozuk bir ürün gibi. “Iskartaya çıkmak” deyimi “ihtiyaç fazlası”, "hurda”, “defolu”, “çöp”, “atık” gibi sözcüklerle aynı anlam dünyasını paylaşır. İşsizin, “emek ordusunun yedek askerinin geleceği, yeniden hizmet saflarına çağrılmaktı. Hurdanın geleceği ise diğer hurdaların yanına, çöplüğe atılmaktır.
Üreticiler toplumunda, (“üretim hattından geçici olarak uzaklaşanlar” da dahil) işsizler belki mutsuzdular, perişandılar ama toplumdaki yerleri sağlam ve güvendeydi. Üretim seferberliğinin ön cephelerinde ter dökecek güçlü yedek birliklere ihtiyaç duyulmadığını kimse söyleyemezdi. Tüketiciler toplumundaki kusurlu tüketiciler için aynı şey söylenemez. Bu insanların emin olabilecekleri tek şey, oyun dışı kaldıkları, artık onlara ihtiyaç olmadığıdır. Eskiden üretici adayı olmak için üreticiler birliğinin öne sürdüğü koşulları yerine getirmek yeterliydi. Tüketiciler arasına kabul edilmek içinse, gayretli bir tüketici olmaya söz vermek yeterli olmayacaktır.
Dünyamız bir adım ileri gitmiş gibi, ama bu hıza ayak uyduramayanlar ivmesi gittikçe artan trenden aşağı yuvarlanıyorlar - trene binmeyi beceremeyen çoğunluk ise değil kaybetmek, yarışa katılamıyor bile.
Heykellerindeki muhteşem uyuma nasıl ulaştığını soranlara Michelangelo’nun şu ünlü cevabı verdiği söylenir: "Basit. Bir mermer parçası alıyorsun, fazlalıkları yontup atıyorsun.” Rönesans’ın altın çağında Michelangelo modern yaratıcılığa rehber olacak temel ilkeyi açıklıyordu. Fazlalıkların atılıp yok edilmesi modem yaratıcılığın meslek sırrı olacaktı.
Tzvetan Todorov, “Saf, katışıksız bir iyi düşüncesi, bir yanılsamadan kaynaklanıyor gibidir,” diyerek bizi uyarır. Çoğunluğun iyiliği ancak bir bedel karşılığında mümkün olabilir: Yararlarının yanında, istenmeyen ve beklenmeyen sonuçlara yol açması kaçınılmazdır. Tasarım aşamasında bu olumsuz sonuçlar, asıl amacın soyluluğu mazeretine sığınarak göz ardı edilir ya da önemsiz kabul edilir.
Bizim içinde bulunduğumuz ve yetiştiğimiz hikâyede de atığın yeri yok. Bu hikâyeye göre önemli olan üründür, atık değil. Fabrika avlularından her gün iki kamyon yola çıkar birinin hedefi depolar ve mağazalar, ötekinin çöp dökme alanlarıdır. İçinde yetiştiğimiz hikâye, bizi yalnızca ilk kamyonla ilgilenmeye (dikkatimizi ona yöneltmeye, ona değer vermeye, özen göstermeye) yöneltir. İkinciye gelince, onu sadece yemek artıkları çöp tepelerinden süzülüp arka bahçemize sızdığında fark ederiz. O çöp tepelerine ne düşüncelerimizde yer veririz ne de gidip ziyaret ederiz; tıpkı kenar mahallelere, gettolara, mülteci kamplarına, bize sevimsiz gelen yerlere gitmediğimiz gibi. Turistik gezilerde böyle yerlerden özenle uzak dururuz (ya da rehberlerimiz bizi uzak tutar).
Atık, tüm üretimlerin karanlık, utanç verici sırrıdır. Sır olarak kalması tercih edilir. Sanayiye yön verenler ondan söz etmemeyi yeğler - kabul etmekte zorlanırlar.
Modern yaşam -modern yaşam biçimi- varlığını, çöplerin toplanmasındaki gelişmişliğe ve ustalığa borçludur. Çöp toplayıcılar modernitenin adsız kahramanlarıdır.
Evet, doğa kendi yasalarıyla işler. Doğanın yasaları insan işi değildir; dolayısıyla insan tarafından değiştirilemez. İnsanın elinden, Bacon’ın önerdiği gibi, bu yasaları insanlığın yararına kullanmak amacıyla öğrenmekten başka şey gelmez.
Ne var ki, modern aklın özellikle tatsız, kabul edilemez ve çekilmez bulduğu dünyanın bir yönü, insanlığın durumuydu ve insanlık, dünyanın, kendini tehlikeye atmak pahasına doğanın yasalarını göz ardı eden, yerine insan yapımı yasalar koyan bir parçasıydı.
Tasarımın olduğu yerde atık vardır. Hiçbir ev, binanın bulunduğu alandaki istenmeyen artıklar temizlenmeden tamamlanmış sayılmaz.
İnsan birlikteliği biçimlerinin tasarlanmasında atık, insandır. İnsan birlikteliğinin yeni ve gelişmiş biçimlerinin düzenlenmesi için bir başka ad da, “düzen inşası'dır.
Oxford English Dictionary düzen için, “her şeyin doğru yerde olduğu, kendine özgü işlevini yerine getirdiği durum” karşılığını veriyor. Düzenlemek (karmaşanın hâkim olduğu yerde düzen inşası) içinse; “doğru ya da uygun durumu kurmak ya da devam ettirmek; kurallara göre iş görmek; ayarlamak, yönetmek, çekip çevirmek” diyor.
Düzen beklentisi (her yeni düzendeki her yeni beklenti) kaos öcüsünden beslenir. Kaos, düzenin öteki beni, bir şeyin doğru yerde olmadığı ve doğru işlevini yerine getirmediği (herhangi bir yeri ve işlevi varsa elbette) negatif bir düzendir. Kaos olmasaydı düzen de olmazdı; yazı olmadan tura, karanlık olmadan ışık olmayacağı gibi. Kaos, düzenin yasakladığı olaylara yol açarak ortaya çıkar; yasak ilan edildiği an, kaos yüzünü gösterir.
Kaos, düzensizliği, hukuksuzluğu, içerme imkânının sonsuzluğunu temsil eder; düzen ise sınırları ve sonluluğu. Düzenli (düzenlenmiş) bir mekânda her şeye izin verilemez. Düzenli mekân kurallarla yönetilen mekândır; kural ise bir şeyleri yasaklıyor ve dışlıyorsa kuraldır.
Onlar hep çok kalabalık. “Onlar”, daha az olsalar -hatta hiç olmasalar- daha iyi olacak olanlar. Biz ise hep azınlıktayız. “Biz”, daha fazla olmasını istediğimiz insanlar.
Oxford English Dictionary’ye göre “aşırı nüfus” terimi 19. yüzyılın sonlarına -tam olarak 1870’e- dek kullanılmadı. Hem de, o yüzyılın başlangıcından az önce (tam olarak 1798’de) Thomas Robert Malthus, Toplumun Gelecekteki ilerlemesine Etkileri Bakımından Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adlı kitabım yazmasına rağmen. Bu kitap, nüfus artışının yiyecek arzını misliyle aşacağı, insanın doğurganlık potansiyeli denetim altına alınmazsa herkese yetecek besin kalmayacağı gerçeğini açıkça dile getiriyordu.
O çağda, insan gücünün (esas olarak sanayinin ve ordunun gücünün) artmasıyla insan mutluluğunun artacağına, ulusların gücünün ve zenginliğinin işçilerin ve askerlerin sayısıyla ölçüldüğüne inanılıyor, uyumlu bir filozof ve devlet adamları korosu da bu inancı her gün biraz daha pekiştiriyordu. Gerçekten de, dünyanın Malthus’un kehanetini dillendirdiği köşelerinde, daha çok sayıda insanın kaynakları azaltacağına dair bir emare yoktu. Tersine, işgücü ve askerî güç ne kadar artarsa o kadar iyiydi ve bu ilke, kaynak kıtlığına en etkili çözüm olarak görülüyordu.
içeride üretilen sosyal sorunları nüfusun sorunlu kesimini kitleler halinde yurtdışına yollayarak çözme gayretinin bir nedeni de, kentlerdeki “ıskarta” insan birikiminin patlamaya yol açacağı korkusuydu. Kentlerde meydana gelen dağınık ama dinmek bilmeyen taşkınlıklar yöneticileri göreve çağırıyordu. 1848 Haziran’ından sonra Paris’in kenar mahalleleri asi sefillerden temizlenmiş, “ayaktakımı” yığınları deniz ötesine, Cezayir’e gönderilmişti. 1871'de Paris Komünü sonrasında aynı işlem tekrarlandı, ancak bu kez istikamet Yeni Kaledonya idi. (Fransa'ya bağlı bir bölge olarak özel bir statü ile kendine özgü bölge konumunda olan Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu üyesi bölge. Avustralya'nın sağında küçük bir ada)
Modern çağ, en başından itibaren büyük göçlerin çağı oldu. Sayısını belki de asla bilemeyeceğimiz kitleler yer değiştirdi, kendilerine yaşam hakkı tanımayan anayurtlarım terk edip daha iyi bir gelecek vaat eden yabancı ülkelere göçtüler. En yaygın ve popüler güzergâhlar zaman içinde değişti, ama genel olarak göçmenler, yerkürenin “gelişmiş” (daha yoğun modernleşmiş) yörelerinden “geri kalmış” (henüz modernleş menin etkisiyle sosyoekonomik dengesini yitirmemiş) yörelerine doğru ilerlediler.
Bir yandan, kendi ülkelerinde kazançlı bir iş bulamayan ya da kazanç veya miras yoluyla edindikleri sosyal statüyü devam ettiremeyen ihtiyaç fazlası nüfus, gelişmiş modernleşme süreçlerinin dişlileri arasına sıkışmıştı. Öte yandan ihtiyaç fazlası nüfusu üreten ülkeler, yine hızlı modernleşme sayesinde, henüz modernleşmenin etkisine girmeyen bölgeler üstünde (geçici de olsa) teknolojik ve askerî üstünlük kurmuşlardı. Bu üstünlük, söz konusu bölgeleri "ıssız” olarak nitelemelerine (yerli halkın itilip kakılmaya direndiği ya da yeni yerleşimcileri rahatsız edecek bir güç odağı oluşturdukları durumlarda onları bölgeden tahliye etmelerine), böylece büyük kitlelerin yerleşimi için uygun hale getirmelerine olanak tanıyordu. Bazı (kuşkusuz yetersiz) tahminlere göre “modern öncesi” bölgelerde yaşayan yerli halkların en
az 30-50 milyonu, yani toplam nüfuslarının yaklaşık yüzde 80’i, Avrupalı askerlerin ve tacirlerin ilk kez gelip yerleşmesinden, sayılarının en alt seviyeye indiği 20. yüzyıl başlarına dek yeryüzünden silindi.4 Çoğu katledildi, daha fazlası istilacıların getirdiği hastalıklarla telef oldu, kalanlar atalarının yüzyıllarca hayatta kalmasını sağlayan geleneklerini terk ettikten sonra tarih sahnesinden çekildi. Charles Darwin’in Avrupa liderliğindeki “barbarlara medeniyet götürme” projesi üzerine söylediği gibi, “Avrupalıların ayak bastığı her yerde ölüm yerli halkları izliyordu.
Düzen inşasındaki meşru hedef oluşturma stratejisinden farklı olarak, ekonomik ilerlemede kimse yan hasarları hesaba katmaz, lanetlileri kurtulanlardan ayıran çizgiyi önceden belirlemez. Sorumluluk alan, komutları veren kimse yoktur. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri'nin kahramanı bu gerçeği acıyla öğrenecektir; artık “ekonomik açıdan sürdürülebilir” olmayan çiftliğini savunmak için eline silah alıp savaşmak ister ama karşısında, içine düştüğü durumun sorumlusu olan tek kişi bile bulamaz. Ekonomik ilerlemenin kenar oyuncusu olan atık insanların ortaya çıkışı, tümüyle teknik, gayrişahsi bir olgudur. Bu dramın başlıca aktörleri, yani “ticari koşullar”, “pazar talepleri”, “rekabet baskısı”, “verimlilik” ya da “iş performansı”, bir adları ve adresleri olan gerçek insanlarla her türlü bağlantıyı görmezden gelmeye, onların niyetlerini, iradelerini, aldıkları kararları gizlemeye ya da yadsımaya yarayan tanımlamalardır.
Dışlanmanın nedenleri farklı olabilir, ama dışlananların duyguları aynıdır. Sosyal konumlarını kaybederek özgüvenlerini, özsaygılarını yitiren, kendilerini hayatta kalmak gibi ürkütücü bir mücadele içinde bulan bu insanların, bir komploya mı kurban gittikleri, çektikleri acının alın yazısı mı olduğu gibi ince ayrıntıları düşünmeleri için bir nedenleri yoktur. Reddedilme duygusu yaşamaları, kızgın ve öfkeli olmaları, kin duymaları son derece anlaşılır bir şey - ne ki direnmenin boşuna olduğunu deneyerek öğrendikleri ve kendilerini ötekilerden aşağı gördükleri için bu duygularını eyleme dönüştüremezler. İster resmen işten çıkarılsınlar, ister bu karar gizlice açıklansın, artık fuzuli, lüzumsuz, ihtiyaç duyulmayan ve istenmeyenler kategorisindedirler; gösterecekleri tepkiler (eğer tepki gösterirlerse] haksız yere itiraz ettiklerinin kanıtı gibi algılanır.
"İhtiyaç fazlası” ya da “marjinal” insanların durumunu ufuk açıcı bir bakışla anlatan Polonyalı büyük bilimadamı Stefan Czarnowski, bu insanlar için “tanımlanmış bir sosyal statüleri olmayan, maddi ve entelektüel üretim açısından ihtiyaç dışı kabul edilen, kendilerini de öyle gören “değer kaybetmiş bireyler” diyor. “Örgütlü toplum” onlara “bedavacı, davetsiz misafir muamelesi yapar, çoğu kez onları her türlü kötülüğün, entrikanın kaynağı, suçun kıyısında dolaşan, sosyal dokuyu sömüren kimseler olarak görür, en azından tembelliğe kılıf uydurmakla suçlar.”
İhtiyaç fazlası insanlar her koşulda kaybeden konumundadır. Zamanın ruhuna ayak uydurup revaçta olan hayat biçimlerine uyum sağlasalar, derhal küstahlıkla, sahtekârlıkla, hak etmedikleri bir refaha kavuşmakla, hatta suç işlemekle suçlanırlar. Varsılların değer verdiği ama yoksulları perişan eden yol ve yöntemleri açıkça reddeder, saygı göstermezlerse bu da “kamuoyunun (daha doğrusu, halkın seçtiği ya da kerameti kendinden menkul yöneticinin) “başından beri söylediğinin -ihtiyaç fazlalarının sadece yabancı bir doku değil, toplum sağlığını tehdit eden kanserli bir hücre, “yaşam biçimimizin ve “savunduğumuz her şeyin yeminli düşmanı olduklarının- kanıtı olarak algılanır.
“Artık emeklerine ihtiyaç duyulmayan, lüzumsuz bireyler, küreselleşmenin doğrudan bir sonucu,” diyor Hauke Brunkhorst. “Nüfus fazlasının küresel versiyonunun, hızla yükselen eşitsizliği gidermenin yöntemini “ihtiyaç fazlası kitleleri” sosyal iletişim ağlarından dışlamak gibi ilginç bir yolla bulduğunu ekliyor. “Hindistan’da, Brezilya’da ya da Afrika’da hatta New York ve Paris’in pek çok beldesinde, sistem dışına atılanların ötekilerle iletişimi kısa sürede kesilir. Sesleri duyulmaz olur, bir anda ortada kalırlar.”
Bahtin'in deyişiyle kozmik korku:
"yıldızlarla dolu gökyüzü, dağların muazzam kütlesi ve denizler gibi sonsuz büyüklüğü ve sonsuz gücü çağrıştıran şeyler, evrendeki olaylar ve doğal felaketler [karşısında duyulan kaygıdır] [...] Kozmik korku (maddi büyüklüğün ve tanımlanamazlığın gücünden duyulan korku olduğu için) esas olarak, bildiğimiz anlam da mistik bir duygu değildir."
Kozmik korkunun tem elinde, "yıldızlarla dolu gökyüzü” ya da “dağların muazzam kütlesi” ile kıyaslandığında daha da çarpıcı bir manzara oluşturan yum uşak ve narin bedeniyle insanın acizliği, kırılganlığı, evrenin sonsuz büyüklüğü karşısında korkudan benzi atan ölümlü bir varlık, bir hiç olduğu ve evrene ihtişamını veren o muazzam gücü kavramasının mümkün olmadığı bilinci yatar. Evren insanın idrak edemeyeceği kadar büyüktür. Gayesi, amacı bilinemez, bir sonraki adımının ne olacağı kestirilemez. Eylemlerinde bir mantık ya da plan varsa, bu da insanın kavram a gücünün dışındadır. Böylece “kozmik korku", bilinmeyen karşısındaki panik, belirsizlikten duyulan dehşettir.
Bahtin, tüm dinî sistemlerin kozmik korkuyu araçsallaştırdığını öne sürer. Evrenin ve tüm canlıların yegâne hâkimi olan Tanrının imgesi, akıl sır ermeyen, asla yok olmayan belirsizlik karşısındaki kırılganlığımızın getirdiği, bizi iliklerimize dek titreten korku duygusuyla yontulmuştur. Böylece din etkili bir aracı olarak kendini meşru kılar; kaderin rasgele sillelerini savuşturacak tek mercidir ve bu yetkesiyle âcizler, korku ve deh şet içindekiler adına arabuluculuk rolünü üstlenir. Güvenlik vaat ederek insan ruhu üzerinde güç kurar. Ama bunu yapabilmek için, önce Tanrıyı evreni kapsayacak şekilde yeniden oluşturmalı onu konuşmaya zorlamalıydı.
Özgün, kendiliğinden biçimiyle kozmik ilk örnek, isimsiz ve hissiz bir güçten duyulan korkudur. Evren korkutucudur, ama konuşmaz, hiçbir şey talep etmez. Nasıl davranılması gerektiğini söylemez. Korkmuş, âciz insanların ne yaptığı ya da yapmadığı um urunda değildir. Yıldızlı gökyüzüne, dağlara, denizlere konuşmanın anlamı yoktur. Duymazlar, duysalardı da bırakın cevap vermeyi, dinlemezlerdi bile. Günahlarımızı affetmelerini, iyilik etmelerini istemek anlamsızdır. Bize aldırmazlar. Ayrıca, o muazzam güçlerine karşın, isteselerdi de tövbekârların dileklerini yerine getiremezlerdi; gözleri, kulakları ve kalpleri olmadığı gibi, seçme, iyiyi
kötüden ayırma, kendi iradeleriyle hareket etme, cereyan eden olayları hızlandırma, yavaşlatma, durdurma ya da tersine çevirme yetisinden de yoksundurlar. Hareketleri yalnızca âciz insanlar için değil, kendileri için de anlaşılmazdır. İncil’in Tanrısının Musa ile konuşmasının başında dediği gibi onlar, "her neyse odur” ama onlar bunu söyleyemezler; dolayısıyla onlardan bir şey istenemez.
Korkutucu evren, kelam ile birlikte korkutucu Tanrıya dönüştü (Yuhanna'nın Incil'inde söylenenler doğru çıktı). Burada kayda değer bir nokta, bu muazzam dönüşüm ün (evrenin Tanrı'ya dönüşmesi) korku içindeki insanoğlunu Tanrı buyruklarının kölesi olarak yeniden yaratmasına rağmen, bir yandan da dolaylı olarak insanın güçsüzleşmesine yol açmasıydı. Bundan böyle insan uysal, itaatkâr ve teslimiyetçi olacaktı - ama bir yandan da, en azından ilke olarak, başına gelebilecek amansız felaketlerden yakayı sıyırmak için bir şeyler yapabilecekti. Gündüzlerini rıza ve kabullenişle geçirmesinin karşılığında gecenin kâbuslarından kurtulacaktı.
Yerini aldığı duygusuz evrenin aksine, Tanrı konuşur ve emirler verir. Ne var ki, emir verme kabiliyeti, bir sınırlamayı da beraberinde getirmiştir: Madem konuşmaktadır, o halde duymalı ve dinlemelidir de... Tanrı insanların düşüncelerini ve isteklerini işitebilir, emirlerinin yerine getirilip getirilmediğini anlayabilir, böylece haylazlık yapanları cezalandırabilir. Hissiz ve dilsiz evrenin aksine, Tanrı âciz insanoğlunun düşüncelerine ve eylemlerine kayıtsız değildir. Ama tıpkı yerini aldığı evren gibi, insanların düşünceleri ve eylemleri Onu bağlamaz. İstisnalar yapabilir - tutarlılığın ve evrenselliğin mantığı da İlahî yetkenin bu gücünden muaf değildir, istisna gücü, Tanrı'nın mutlak gücünün ve insanın süregiden, çaresi olmayan korkusunun temelini oluşturur, istisna gücü sayesinde insanlar, Yasa öncesi zamanlarda olduğu gibi, acz ve belirsizlik içindedir.
"Refah devleti" fikri (Robert Castel’in tanımlamasıyla "sosyal devlet"15 - bireylere ve toplum a tehdit oluşturan sosyal, olguları etkisiz kılmak için gayret gösteren devlet) bireysel riskleri "toplumsallaştıracağım”, bu risklerin azaltılmasının devletin vazifesi ve sorumluluğu olduğunu savunuyordu. Devlet gücüne teslimiyet, bireyleri çeşitli talihsizliklere ve felaketlere karşı sigortalama politikasıyla meşruiyet kazanacaktı.
Modernleşmekte geciken (ve şeytanca bir aldatmayla “gelişmekte olan ülkeler” diye adlandırılan) ülkelerin topraklarında gelişen tek sanayi, seri mülteci üretimidir. Britanya başbakanının “kendi ülkelerinin yakınında”, (yine şeytanca bir aldatmayla “güvenli bölge” adı verilen) geçici-kalıcı kamplarda iskân edilmelerini önerdiği kitleler, bu sanayinin ürünleridir.
Ben bu satırları yazarken, Türkiye, Irak sınırından gelecek tehdide karşı NATO’ dan bu bölgedeki güçlerini takviye etmesini istedi. Öncü ülkelerden pek çok devlet adamı, hayalî endişelerin ürünü olan bu talebe itiraz etti - ama hiçbiri, Türkiye’nin kendini koruması gereken asıl tehlikenin harap ve bitkin Irak ordusu değil, bu ülkeden gelecek, yakın tarihte evlerinden koparılmış Iraklı mülteciler olduğunu söylemedi. (GERÇEKLEŞEN KEHANET)
"Mülteci” olmak toplumsal varoluşun dayandığı araçları, yani bir anlam taşıyan kişileri ve şeyleri -arazi, ev, köy, kent, ebeveyn, mülk, iş ve günlük yaşamda simge değeri taşıyan sıradan şeyleri- [kaybetmek anlamına gelir]. Kendilerini hayatın akışına bırakan, elinden beklemekten başka şey gelmeyen bu insanların, ancak insani yardımla sürdürebilecekleri “çıplak hayatlarından başka şeyleri yoktur.
Mülteciler atık insanlardır, geldikleri ve geçici olarak barındıkları ülkede yararlı bir işlev görmezler, yeni toplumsal bünyeye asimile olmazlar, olmaya niyetlenseler bile bu gerçekçi bir hedef değildir; bulundukları yerden, yani mezbelelikten geri dönemezler, ileri de gidemezler, gitseler de en fazla, Avustralya harp gemilerinin eşliğinde tüm rotaların uzağındaki bir adaya giden Afgan göçmenler gibi, ücra yörelere gidebilirler. Kalıcı bir şekilde geçici olan kamplarının yeri seçilirken göz önüne alınan başlıca kriter, sosyal çürümenin zehirli kokusunun o bölgenin sakinlerine ulaşamayacağı bir noktaya kurulmasıdır. Bu noktanın dışında, mülteciler baş belası ve dert kaynağı olarak görülürler, içinde ise unutulurlar. Onları orada tutmakla ve her türlü sızmayı önlemekle, bu bölünmeyi nihai ve geri döndürülmez kılmakla, “bazılarının şefkati, ötekilerin nefreti” el ele verip onlara mesafeli olmak ve uzakta tutmakta birleşir.
Mülteciler, küresel Vahşi Batı’nın atık insanları, "dışlanmanın vücut bulmuş hali” dirler, her yerde dışlanırlar; yurt niteliğini yitirmiş, sıradan insanların seyahat haritalarında olmayan “sahipsiz topraklar” hariç her yerde yersiz yurtsuzdurlar. Zaten "içeride” olan ve gezegen dolu olduğu için içeride kalmaya mahkûm olan ıskarta insanların hikâyesi farklıdır. Bunların tehcir edileceği boş alanlar yoktur ve kendi iradeleriyle geçimlerini sürdürecekleri yerlere gitmeleri engellenir; bu yüzden onları lüzumsuzluğa mahkûm eden bölgelerde atık döküm alanları kurulması gerekir. Bu alanlar hemen bütün büyükşehirlerde mevcuttur. Bunlar kent gettolarıdır; daha doğrusu, Loic Wacquant’ın yerinde tabiriyle “hipergettolar’dır
Eski gettolar, sağlam duvarlarla (fiziksel ve sosyal) çevriliydi, dışarıya açılan az sayıda kapıyı aşmak hiç kolay değildi. Sınıf ve kast ayrımcılığının aracı olarak oluşturulmuşlar, sakinleri aşağılanmaya ve toplumsal redde maruz kalmıştı. Onlardan evrilen ve geçen yüzyılın sonlarına doğru onların yerini alan hipergettolardan farklı olarak bu gettolar, iş olanaklarından mahrum, işlevsiz, ıskartaya çıkmış nüfus fazlasının atıldığı bir çöplük değildi. Klasik öncülünden farklı olarak yeni getto, Wacquant’ın deyişiyle “harcanabilir sanayi işçilerinin bir araya toplandığı bir rezervuar değildir, onları çevreleyen toplumda iktisadi ya da siyasi bir yaran olmayanların atıldığı bir çöplük görevi görür." Sadece siyahilere hizmet vermeyi bırakan ve daha güvenlikli “sitelerdeki gönüllü gettolanna taşınmayı seçen kendi orta sınıfları onları terk ettiğinde, getto sakinleri toplumun onlardan esirgediği olanakları ikame edecek kendi iktisadi ve siyasi olanaklarım yaratamazlar. Sonuç olarak, “klasik gettolar ırksal dışlayıcılığın gaddarlığına karşı bir ölçüde koruyucu kalkan işlevi görürken, hipergetto olumlu anlamdaki kolektif tampon işlevini kaybetmiş, ölümcül bir toplumsal aşağılama mekanizmasına dönüşmüştür.
Başka deyişle; Amerika’nın siyahi gettolan, fiilen çöp boşaltma alanından başka işlevi olmayan mahallelere dönüşmüştür. “Çıplak sürgünlerin toplandığı tek boyutlu bir mekanizmaya, kent halkının itibarsız, sorumsuz ve tehlikeli gördüğü kesimlerin tıkıldığı bir insan ambarına indirgenmiştir.”
Diğer kent gettolarına, özellikle pek çok Avrupa kentinde filizlenen ve önemli sayıda mülteci barındıran çeşitlerine bakıldığında, benzer bir dönüşümün oldukça ileri bir safhaya geldiği ama tamamlanmadığı görülüyor. Irksal ve etnik açıdan homojen kent gettolarına Avrupa’da nadir rastlanır. Ayrıca, Amerikalı kara derililerden farklı olarak bu gettolarda yaşayan yeni ve eski göçmenler o kentin ürettiği atık insanlar değildir; başka ülkelerden, yeniden dönüşüme sokmak amacıyla “ithal” edilmişlerdir. Bu tür bir “yeniden dönüşüm’ un mümkün olup olmadığı, ıskartaya çıkarılmanın küresel anlamda bir sona işaret edip etmediği belirsizdir. Bu şehir gettolarının birer "rehabilitasyon merkezi” ya da “çift yönlü yol” oldukları söylenebilir. Geçici, kararsız, tanımlanmamış bir mahiyette oldukları için de hemen her gün evlerde arama yapılırken çıkan çatışmaların, sınır anlaşmazlığı kavgalarının yarattığı gerilim eksik olmaz.
Avrupa kentlerinin göçmenlerin yerleştiği ve şimdiye dek karışık bir nüfusu barındıran gettolarını Amerika’nın hipergettolarından ayıran bu belirsizlik, ne var ki, uzun sürmeyebilir. Philippe Robert’e göre, başlangıçta kısa zamanda kentin bünyesine uyum sağlayacağı ve asimile edileceği düşünülen yeni göçmenler için “transit” ya da “geçici” durak yerleri mahiyetinde olan Fransız kent gettoları, iş dünyasındaki liberalleşme, iş olanaklarının azalması ve istikrarsızlaşması, işsizliğin süreklileşmesiyle sürgün mekânlarına dönüştü. Bu noktadan sonra kentin eski halkının hınç ve öfkesi yeni gelenlerle aralarında aşılmaz bir duvar oluşturdu ve göçmenleri daha da yabancılaştırdı. Zaten sosyal açıdan değersizleşmiş, kentin başka yöreleriyle iletişimi kopuk mahalleler, artık “[göçmenlerin] kendilerini chez soi hissedebilecekleri, nüfusun geri kalanının düşmanca bakışlarından kendilerini koruyacakları tek yerdi.
Cezaevlerinin başlıca, belki de yegâne amacının atık insanları yeniden dönüşüme sokmak değil, nihai ve kesin bir tasfiye olduğu aşikârdır. Bir kez dışlandınız mı, sonsuza dek dışlanırsınız. Afla ya da koşullu olarak tahliye edilen bir eski mahkûm için topluma dönmek neredeyse imkânsız, hapishaneye dönmek ise adeta kaçınılmazdır.
Kısaca söylemek gerekirse cezaevleri, diğer pek çok toplumsal kurum gibi, atıkların geri dönüşümü işlevini bırakmış, tasfiyesine yönelmiştir. Modemitenin küresel zaferinin ve gezegenin bu yeni sıkışıklığının atık tasfiye sanayisinde yarattığı krizle savaşta ön saftaki yerini almıştır.
Avrupa demokrasi tarihini taçlandıran ve yakın geçmişe dek onun baskın karakteri olan “sosyal devlet”, günümüzde geri çekilmektedir. Sosyal devlet meşruiyetini, yurttaşlardan sadakat ve itaatkârlık talebini, onları koruma, ıskartaya çıkarılmaya, dışlanmaya ve reddedilmeye -bireysel yetersizlik yada kazalardan ötürü “atık insan” kategorisine sokulmaya karşı sigorta görevi görme, kaosun ve tesadüfiliğin pençesindeki hayatlara kesinlik ve emniyet getirme vaadinden alıyordu. Şanssız bireyler tökezleyip düştüğünde, birileri ellerinden tutacak, ayağa kalkmalarına yardım edecekti.
Günümüzde devlet, sosyal devletin vaatlerini yerine getiremiyor, siyasetçiler bu vaatleri ağızlarına almıyor. Aksine güdülen siyasetler daha istikrarsız, risklere daha açık bir hayat sunuyor, yurttaşların yaşamlarını planlamalarını imkânsızlaştırıyor, siyasetçiler seçmenlere “daha esnek” olmalarını (yani kendilerini başka güvencesizliklere hazırlamalarını), toplumsal sorunlara kendi çözümlerini bulmalarını öneriyor.
Hükümetler, şimdilerde başıboş yol almakta olan küresel ekonomik güçlerin uhdesindeki ekonomik ilerlemenin “tali zayiatı” damgasını yiyenlere inandırıcı bir umut vaat edemiyor. Ama benzer bir başıboşlukla gemi azıya alan terörist komplocuların yarattığı bireysel korkuları kaşımak, ardından daha fazla güvenlik elemanı, daha çok röntgen cihazı, güvenlik kameraları, sıkı denetim, katı önlemler almak, güvenlik bahanesiyle tutuklamalar yapmak daha kolay bir yol gibi görünüyor.
Var olan her şey, Tanrı’nın tasarımının ve Kutsal Varoluş Zinciri’nin bir parçasıdır. Rabbin bilgeliği üzerine akıl yürütmek insan gücünün ötesindedir; insan en fazla, Onun gizli amacını keşfetmeye çalışabilir. Tanrı’nın tasarımında hiçbir şey gereksiz değildir - insanoğlu kıt aklıyla öyle sansa ve günahkâr tabiatı onu öyleymiş gibi davranmaya itse de. Kutsal Varoluş Zinciri’nde, insanlar öyle göstermeye çalışsa da, hiçbir şey lüzumsuz değildir. İşte bu yüzden -Hans Jonas’ın özlü deyişiyle- “günlerimize rakamlar verir, onları sayar, anlamlı kılarız.” Paradoksal biçimde, günlerimize anlam veren şey ebediyetin kendisi değil, ölümsüzlükle fani insan hayatını, bireysel varoluşun kısalığını bağdaştırmaktır. "Her birimiz için bu dünyadaki mevcudiyetimizin kısa süreceği, yaşam beklentimizin belirli bir süreyi aşmayacağı bilgisi belki de günlerimize rakamlar vermek ve onları anlamlı kılmak için” -her edimimize kalıcı bir önem atfetmek, olan her şeyde derin bir mana aramak için- “gerekli bir saiktir.”
Modernite öncesi hayat, doğadaki canlılar hariç her şeyde ebediyetin günbegün deneyimlenmesi idiyse, akışkan modem hayat günbegün her şeyin geçiciliğinin deneyimlenmesidir. Dünyada hiçbir şey, değil ebedî olmak, kalıcı da değildir. Bugün yararlı ve vazgeçilmez görünen eşya, birkaç istisna dışında, yarının atığıdır. Hiçbir şey gerçekten zaruri, yeri doldurulamaz değildir. Doğarken üstünde ölümün damgasını taşımayan hiçbir şey yoktur; üretim bandından geçen her şeyin üstünde “son kullanma” tarihi bulunur; (gerektiğinde) yıkılabileceği izni alınmayan inşaatlara izin verilmez, geçerlilik süresi ya da gelecekte vuku bulabilecek tehlikelere bağlı olarak feshedilebileceği yazılmayan sözleşmeler imzalanmaz. Hiçbir adım, hiçbir seçim nihai, geri dönülmez değildir. Hiçbir taahhüt dönüşü olmayacak kadar uzun sürmez. İnsan yapısı olan ya da olmayan her şeyden vazgeçilebilir, ikinci bir kararla değiştirilebilir. Akışkan modem dünyanın sakinlerinin, onların tüm emeklerinin ve yaratılarının üstünde bir hayalet, ıskartaya çıkarılma hayaleti dolaşmaktadır. Akışkan modernite fazlalıkların, ıskartaların, atıkların ve atık tasfiyesinin uygarlığıdır.
Biz insanlar ölümlü olduğum uzun, mutlaka öleceğimizin farkındayız. Bu bilgiyle yaşamak kolay değil. Kültür olmasaydı bu bilgiyle yaşamak imkânsız olurdu. Kültür, bu büyük insan icadı (belki de en büyüğü; bir meta-icat, icat kabiliyetini teşvik eden, diğer bütün icatları mümkün kılan icat), insanın insan gibi yaşamasını, ölümlülük bilgisini katlanır kılan, akla ve mantığa meydan okuyan bir mekanizmadır.
Farklı kültürlerden gelen insanlar, onları ebediyete taşıyacağı iddia edilen araçlar arasında seçim yapm ak zorunda kalsalar bile, bu araçlar arasındaki fark olsa olsa, özel otomobille toplu taşıma aracı arasındaki fark kadardır. Becker’ın sözlerini biraz düzeltmek gerekir. Toplum ve toplumu bir sistem haline getiren kültür, kahraman olmayan, sıradan insanların günbegün, olağan bir şeymiş gibi kahramanca işler yapmalarını sağlayan bir kurmacadır.
Ölüm çağdaş erkeklerin ve kadınların görüş alanından uzaklaşmış, "görünür olmaktan çıkmıştır.” Ölümün "yokluğu”, Scheler'a göre, "modern bilincin negatif yanılsamasıdır.” insanın tüm görkemiyle yüzleşilmesi ve saygı duyulması gereken bir parçası olmaktan çıkan ölüm, patlayan bir tabanca ya da dam dan düşen kiremit gibi acınacak bir felakettir. Ölümlülük ufkunun etkili bir biçimde görüş alanından çıkmasıyla ve uzun erimli projeleri yönlendirme, dünyevi meşgaleleri düzene sokma yetisini kaybetmesiyle, hayat iç bütünlüğünü kaybetmiştir. Bugünden yarına yaşanır hale gelmiştir ve sonunda "tuhaf bir rastlantıyla, yarın diye bir şey kalmaz.” Ne var ki ölüm korkusu günlük hayatta geri plana çekildikten ya da yok olduktan sonra, bu korkuyla birlikte gelen huzur da kayıplara karıştı.
Yerini derhal yaşam korkusuna bıraktı. Bu öteki korku hayata karşı, sürekli yeni şeylere sahip olmakla beslenen, asla dinmeyen bir açlığın ve "ilerleme" kültünün yönlendirdiği “ hesapçı bir yaklaşım” getirdi ki, bu da tek başına anlamsız, amaçtan yoksun bir düşüncedir.
Ebediyetin miadını doldurduğu söylenebilir; çok uzun, yüzlerce, binlerce yıl süren bir miattır bu. İnsanlığın başlangıcından beri ebediyet, güvenilir bir yoldaş/rehber gibi görünmüştü insana. Ama artık ebediyetin ve insanlığın yolları ayrılmıştır ya da ayrılmak üzeredir; erkekler ve kadınlar bundan böyle çocukluktan yaşlılığa giden yolu, bu yolculuğa yüklenen anlamlara güvenmeden, yolculuğun nereye çıkacağını bilmeden kat edeceklerdir.
Fyodor Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşlerinin en "entelektüel”! ivan, ebediyetin farkında olarak yaşamanın ne denli zor olduğunu biliyordu, ama bu bilinç olmadan insan olunamayacağını da biliyordu. Aynı romanın yüksek eğitimli başka bir karakteri olan Rakitin'e göre, ivan aşkın D o ğ a y a aykırı olduğunu, insanlar arasında böyle bir olgu varsa ve devam ediyorsa, bunun insanın kendi ölümsüzlüğüne inancı sayesinde mümkün olabildiğini öne sürmektedir. Bu inanç yitirildiğinde, “sadece aşk değil, onları hayatta tutan yaşam enerjisi de sönecek. Dahası, hiçbir şey ahlaka aykırı sayılmayacak, her şeye, yamyamlığa bile göz yumulacaktır. Tanrıya ve ölümsüzlüğe inanmaktan vazgeçilir, inancın yerine akıl koyulursa - makul olan tek kural bencilliktir. “Ölümsüzlük yoksa, iyilik de yok,” der ivan, fikrini açıklaması için baskı yapıldığında. Rakitin'e gelince, ivan'ın kardeşi Dimitri'ye göre o, "bilge kişinin her şeyi yapabileceği" kanaatindedir. "Kimya, kardeş, kimya. Yağma yok, majesteleri [Tanrı] - kenara çekil, kimyaya yol aç.
Hatırlayalım; “ebediyet” insan tahayyülünün bir kurgusudur. Bu kurgu uzun vadenin - çok, çok sonranın, eşyanın ve insanların hep ortalıkta olduğu, kolay kolay da gideceğe ya da gözden ırak olacağa benzemediği, sonu görünmeyen bir zaman kesitinin deneyimlenmesiyle, “o hep orada”, “hiç gitmeyecek” deneyiminin bitimsiz, tekdüze yinelenmesiyle başlar. “Ebediyet” düşüncesi, tanıdık olan, hep tanıdık kalan, her zaman şimdiki gibi olması beklenen yüzlerin, yerlerin, rutin ve ritüellerin, görüntü ve seslerin deneyimlenmesiyle biçimlenir. Ama günümüzde -sürekli değişen kaleydoskopik manzaranın hareketli kumullarında- bu deneyim tükenmeye yüz tutmuştur. Toplumdaki bireylerin yaşam dünyalarında "kaya gibi sağlam” bir yana, “güvenilir” şeyler bile pek azalmıştır.
Modern İş Hayatının olmazsa olmaz temel kuralları:
Kural 1: Her günün değeri, ondan aldığın tatmin kadardır, bir nebze bile fazla değil. Gerçekten umut bağlaman ve gerçekleştirmeye çalışman gereken şey daha iyi bir yarın değil, farklı bir bugündür. Gelecek, hayallerinin (yalnız senin değil, başkalarının hayallerinin de) ötesindedir; gökkuşağının ucundaki altın kâseyi aramayı bırak. “Uzun vade’ ye ilişkin endişeler ahmaklar ve basiretsizler içindir. Fransızların dediği gibi: les temps passe vite, il faut profiter de la vie* (zaman uçar, hayatın tadını çıkar.)
Kural 2: Ne yaparsan yap, seçeneklerin olmasını ihmal etme. Sadakat yemini “uzun vade”den endişe eden bahtsızlara göredir. Kendini bir işe gerektiğinden fazla adama. Bağlılıkların yüzeysel ve gevşek olsun ki ayrıldığında iz ve yara bırakmasın. Tüm diğer malzemeler gibi, sadakat ve bağlılık da “son kullanma tarihi” varsa kullanışlıdır. Bu tarihi bir saniye bile aşma.
“Genel bir tatminsizlik özel hayatlarımızda, bizi kendimizle çok meşgul ve sabırsız yapıyor. Hemen şimdi zenginleşmek peşindeyiz. Sonuçta borca giriyoruz. Daha önemlisi, borç ahlaki yönden olumsuz bir şey olmaktan çıkmış görünüyor.” Krediye ve borçlanmaya neden bu kadar ihtiyaç var, bu fırsatlar neden bunca hevesle sunuluyor ve memnuniyetle, şükran duygusuyla kabul ediliyor? Bunun basit, dolaysız ve yukarıda gördüğümüz üzere en yaygın cevabı, ihtiyaçların, arzuların ve isteklerin hızla, bir an önce karşılanması. Ne var ki, tekrar düşünüldüğünde (fırtına hızıyla ilerleyen arz-talep oyununda tekrar düşünmeye vakit olmasa da], kredi bulmanın kolaylaşmasının asıl avantajı, artık ihtiyaç duyulmayan, arzu edilmeyen, istenmeyen eşyadan kolayca kurtulma imkânı vermesidir. Tekrar düşünüldüğünde, krediyle satın almanın ve borçla yaşamanın olağan hale gelmesinin (Publicis araştırmacılarından Neil Scaife’e göre, “Borcunuz yoksa mali açıdan naif olduğunuza hükmedilir”; borçlanmak “zeki insanların yaptığı bir şey olarak kabul ediliyor”], tüketicilerin yaşam biçimini derinden değiştirdiği görülecektir. Yeni tutkuların doğmasını çabuklaştırır, tutkunun doğuşuyla doyuma ulaşması arasındaki yolu kısaltır - ama bir yandan da tutkuların söndüğü, yerini pişmanlık ve öfkenin aldığı süreci hızlandırır. Sonuç olarak arzu nesnelerinin ömrünü kısaltır, çöplüğe yapacakları yolculuğu kolaylaştırır ve hızlandırır. Kredi ve borç almak bu denli kolayken, neden sizi “tam anlamıyla tatmin etmeyen” (tatmin etmekten kastedilen her neyse] bir şeyle yetinesiniz? Kredi ve borç atığın ebeleridir ve tüketici toplumundaki üstün başarılarının derin nedeni üstlendikleri bu roldür.
Bizler, insanlar, sınırları ihlal etmeyi, aşmayı seven hayvanlarız. Bugünün ötesinde yaşarız. Tasvirlerimiz, tasarımlarımız duyularımızdan bağımsızlaşabilir ve onların ötesine geçebilir. İçinde yaşadığımız dünya, duyularımızla deneyimlediğimiz dünyadan daima bir adım, bir mil ya da bir ışık yılı ileridedir. Dünyanın yaşanmış deneyimlerin uzantısı olan bu kısmına “idealler” deriz. İdeallerin görevi, henüz keşfedilmemiş, haritası çıkarılmamış topraklarda bize rehberlik etmektir. “Güzellik”, bize halihazırdaki dünyanın ötesinde yol gösteren ideallerden biridir. Değeri, yol gösterme gücüne içkindir. Bu ideale ulaşabilseydik o da gücünü, dolayısıyla değerini kaybederdi. Yolculuğumuz sona ererdi. Aşılacak, ihlal edilecek bir şey, bildiğimiz şekliyle insan hayatı kalmazdı. Ne var ki muhtemelen, dil ve dilin hem mümkün hem de kaçınılmaz kıldığı hayal gücü sayesinde o noktaya asla ulaşılmayacak.
Zygmunt Bauman
Yorumlar
Yorum Gönder