Red Queen -cinsellik ve insan doğasının evrimi-

Üstünlüğün zaman karşısında her defasında aşınıp tükenmesi tarihin tuhaf yanlarından biridir. Her icat er ya da geç karşı bir icada yol açar. Her başarı kendi sonunu hazırlayacak tohumları barındırır. Her egemenliğin bir sonu vardır. Evrim tarihi de farklı değildir. İlerleme ve başarı her zaman görecelidir. Yeryü­zünde hayvanlar yokken, denizden çıkan ilk yüzergezer (amfibi) düşmanları ve rakipleri olmadığından bir balık gibi yavaş ve hantal hareketlerle, başına bir şey gelmeden yaşamını sürdürebiliyordu. Fakat eğer günümüzde bir balık karaya çıksa oradan geçen bir tilki tarafından bir lokmada yutulacak, göçebe bir Mo­ğol topluluğunun makineli tüfeklerle yok edilmesi kadar kaçı­nılmaz bir biçimde yaşamı son bulacaktır. Tarih ve evrim boyunca ilerleme her zaman nafile, sürekli gelişerek dönüp dolaşıp aynı yere gelen, Sisyphusvari bir mücadele olmuştur. Tıkanmış Londra trafiğinde arabalar, yüz yıl önceki at arabalarıyla aynı hızda seyretmektedir. Bilgisayarların üretkenlik üzerinde hiç­ bir etkisi yoktur çünkü insanlar basitleştirilen işleri karmaşık ve tekrarlayan süreçler haline getirmeyi öğrenirler. 

Her türlü ilerlemenin göreceli olduğuna dair bu kavram, biyolojide, Alice'in Aynanın İçinden adlı hikâyede rastladığı, sü­rekli koşmasına karşın yeryüzünün de kendisiyle birlikte hareket etmesinden ötürü bulunduğu noktadan fazla uzaklaşamayan bir satranç taşına atfen Kızıl Kraliçe adıyla bilinir. Evrim teorisinde bu, etkisi giderek artan bir fikirdir.

Ne kadar hızlı koşarsanız, dünya da sizinle o kadar hızlı hareket eder ve daha az ilerlemiş olursunuz. Yaşam, bir oyunu kazandığınızda, sonraki oyuna eksik bir piyonun dezavantajıyla başladığınız bir satranç turnuvasıdır. 

Kızıl Kraliçe evrimsel olayların tümünde mevcut değildir. Kalın, beyaz bir kürk tabakasıyla kaplı bir kutup ayısı örneğini ele alalım. Kürk tabakası kalındır çünkü kutup ayısının ataları, soğuğu hissetmediklerinde hayatta kalıp üremekte daha ba­şarılı oldular. Nispeten basit bir evrimsel gelişim söz konusuydu: Kürk ne kadar kalınsa ayılar o kadar ısındılar. Sırf ayının yalıtımı daha iyi oldu diye hava daha da soğumadı. Fakat ayının kürkü farklı bir nedenden ötürü beyazdı: Kamuflaj. Beyaz ayı­lar kahverengi ayılara kıyasla foklara daha kolayca sokulup saldırabilir. Büyük bir olasılıkla, tıpkı günümüzde güney kutbunda yaşayan fokların buzun üzerinde tamamen korkusuzca yaşadıkları gibi, bir zamanlar kuzey kutbu foklarına yanaşıp saldırmak kolaydı zira buzun üzerinde düşman korkusu olmadan ya­şıyorlardı. O günlerde, ilkel kutup ayıları fokları kolaylıkla yakalıyordu. Fakat çok geçmeden ürkek ve çekingen foklar tasasız foklardan daha uzun yaşama eğilimi gösterdiler. Böylece zamanla foklar daha ihtiyatlı hale geldiler. Ayılar içinse yaşam zor hale geldi. Foklara gizlice sokulmak zorundaydılar ama foklar geldiklerini fark ediyordu. Ta ki bir gün (aniden olmuş olmayabilir, ama temelde aynıdır), tesadüfi bir mutasyonla, bir ayı­nın kahverengi yerine beyaz yavruları olana kadar. Foklar beyaz ayıların yanaştıklarını göremediğinden bu yavrular gelişip büyüdü ve çoğaldı. Fokların evrimsel çabası boşunaydı; başladıkları yere geri dönmüşlerdi. Kızıl Kraliçe işbaşındaydı.

Yeryüzündeki her canlı, parazitleri (veya konakçısı), avcısı (veya avı) ve hepsinden öte eşi ile bir Kızıl Kraliçe satranç turnuvasında karşı karşıya gelir.

Bir erkek bir kadını baştan çıkarmak istediğinde, ona banka hesabının bir kopyasını değil, inci bir kolye gönderir. Doktorundan aldığı raporu göndermez, ama lafın bir yerinde haftada on mil koştuğundan ve asla nezle olmadığından bahseder. Üniversite'den aldığı diplomadan bahsetmez, ama zekâsıyla kadını kendine hayran bırakır. Ne kadar düşünceli olduğuna dair belge sunmaz, ama yaş gününde kadına bir demet kırmızı gül gönderir. Her davranış bir mesaj içerir: Ben zenginim, sağlıklı­yım, akıllıyım, kibarım. Fakat tıpkı "Bu dondurmayı alın" mesajındaki birbirini baştan çıkaran güzel görünümlü iki insanın resminde olduğu gibi, daha baştan çıkarıcı, daha etkili olması için bilgi ambalajlanmıştır.

Reklam dünyasında olduğu gibi, kur yapmakla ilgili de alı­cı ile satıcı arasında bir çıkar uyuşmazlığı vardır. Dişi erkeğe dair gerçeği bilmek ister: Sağlığı, parası ve genleri. Erkek bilgiyi abartıp çarpıtmak ister. Dişi gerçeğin peşindedir; erkek yalan söylemek ister. Bizzat baştan çıkarma kelimesi kandırmaca ve güdümlemeyi ima eder.

Birkaç yıl önce Bobbi Low'un Michigan Üniversitesi'ndeki meslektaşlarıyla birlikte geliştirdiği insanlarla ilgili tartışmalı bir kuram, bu tarz mantığa dair şaşırtıcı bir örnek sunar. Low, genç kadınların göğüs ve kalçalarında vücutlarının diğer kısımlarına kıyasla neden daha fazla yağ olduğuna bir açıklama getirmek istiyordu. Bunun nedenini açıklamak için genç kadınların bu bakımdan diğer insanlardan farklı olduğunu belirtmek gerekir. Yaşlı kadınlar, genç kızlar ve her yaştan erkek gövde, kol ve bacaklarına çok daha dengeli bir biçimde kilo alırlar. Fakat eğer yirmili yaşlarda bir kadm kilo alırsa, bu kilolar büyük ölçüde göğüs ve kalçalarda yağ olarak birikim yapar; kadının beli ise önemli ölçüde dar kalabilir.

Yirmi yaşındaki kadınlar üreme açısından en iyi dönemlerindedir; dolayısıyla farklı yapıdaki yağ dağılımının eş bulma ve çocuk doğurmayla bağlantılı olması beklenebilir. Standart açıklamalar çocuk yetiştirmeye dairdir; örneğin bel bölgesinde kendine yer bulmak isterken ceninle rekabete giren yağ sakıncalı­dır. Low'un açıklaması cinsel çekimle ilgilidir ve erkeklerle di­şiler arasındaki bir Kızıl Kraliçe çekişmesine dönüşür. Eş arayan bir erkek, olasılıkla iki şeyi (diğer birçok şey arasında) çekici bulan bir erkeğin soyundan gelmiştir: Çocuklarının beslenmesi için büyük göğüsler ve doğması için geniş kalçalar.

O halde erkeklerin nispeten geniş kalçalı ve büyük göğüslü kadınları tercih ettiklerini kabullenmek gerekir. Fakat bu, ya­ğın göğüslerde ve kalçalarda birikmesine hâlâ bir açıklama getirmez; dolgun göğüsler, aynı ölçüdeki yağsız göğüslerden daha fazla süt vermez. Dolgun kalçalar ise aynı kemik yapısına sahip zayıf kalçalardan daha geniş değildir. Low, söz konusu bölgeleri yağlanan kadınların süt dolu göğüsleri ve geniş kalça kemikleri olduğu yönünde erkekleri kandırmış olabileceğini düşünmektedir. Erkekler buna kanmıştı zira, yağlı göğüslerle dolgun göğüsleri ya da yağlı kalçalarla geniş kalçaları birbirinden ayırt etmenin bedeli çok yüksekti ve bunu yapacak fırsat yoktu. Evrimsel söylemle ifade edecek olursak, erkekler deri altında az yağ bulunmasının kanıtı olarak ince bel "talep edip" kar­şı saldırıya geçti fakat kadınlar vücutlarının başka yerleri yağlanırken dahi bellerinin inceliğini koruyarak kolayca bu saldırının üstesinden geldiler. Ne de olsa, göğüs ve kalçaların bele oranına verilen isim "hayati istatistiklerdir. Hayati istatistikleri ya da göğüs-kalça-bel ölçüleri 90-90-90 olan bir kadın ya aşırı kilolu, ya hamile ya da orta yaşlıdır. Bu ölçüleri 90-60-90 olan bir kadın ise Playboy'da orta sayfa güzeli olmaya adaydır.

Erkeğin amacı baştan çıkarmadır: Erkek, dişiyi yönlendirerek cazibesine kapılmasını sağlar, zihnine girip aklını çeler. Dişinin kendisine iyice meyilli hale gelmesini, cinsel açıdan tahrik olmasını sağlayarak çiftleşmeyi teminat altına alır, bunun yolu olan gösterişi mükemmel hale getirmek için erkeğin üzerinde evrimsel baskı vardır. Dişinin üzerindeki evrimsel baskı ise -en iyi erkeği seç­mekle fayda sağlayacağını farz edersek- en cezbedici gösteriş dı­şındakilere karşı direnç ortaya koymaktır. 

Tür ne kadar akıllı ve ittifaklar ne denli değişken ise hevesli bir erkeğin gücü tarafından sınırlanması da o denli az olur. Buffalo ve aslanlar kuvvet denemeleri yaparak güç elde eder. Yunuslar ve şempanzeler güç kazanmak durumundaysa zayıf olmamalıdırlar, ama kazanan erkek ittifakları kurma yeteneklerine çok daha fazla bel bağlayabilirler. İnsanlarda, kuvvet ve güç arasında neredeyse hiçbir ilişki yoktur. En azından Goliath'ın tecrübe ederek öğrendiği, sapan gibi uzaktan etkili silahların icat edilmesinden bu yana. Zenginlik, zekâ, siyasi beceri ve deneyim erkeklerde güce giden yolu açar. Hannibal'den  Bill Clinton'a, erkekler dost ittifakları kurarak güç elde ederler. İnsanoğlu için servet bu tarz güç ittifaklarını kurmanın bir yolu haline geldi. Bunun diğer hayvanlara getirdiği ödül çoğunlukla cinselliktir. 

Dickemann evrim biyologlarının di­ğer hayvanlar için yaptığı türden öngörülerin insan için de ge­çerli olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Bulguladığı şey, tarihin ilk dönemlerindeki, katı sosyal tabaka anlayışına sahip Doğu toplumlarında, insanların tam da kendilerinden beklenen şeyi yaparak adeta dünyadaki amaçlarının soylarını olabildiğince çok türetmek olduğunu bilircesine hareket etmeleriydi.
Bir başka deyişle, erkekler çokeşliliğe eğilim gösteriyor, öte yandan kadınlar da yüksek sosyal mevkiye sahip erkeklerle evlenmeye çaba gösteriyordu. Dickemann ayrıca birçok kültürel geleneğin -çeyizler, kız bebeklerin öldürülmesi, bekâretlerinin bozulmaması için kadınların gözlerden uzak tutulup kapatılması- bu modelle tutarlı olduğunu da öne sürüyordu. Örneğin Hindistan'da, yüksek kast mensupları, yeni doğan kız bebeklere düşük kastlara kıyasla daha çok kıyıyordu, zira kız çocukları­nı evlilik için daha da yüksek bir kasta gönderme şansları azdı. Diğer bir ifadeyle, çiftleşme bir alışverişti: Dişinin üreme potansiyeline karşılık erkeğin gücü ve kaynakları.

Dickemann'm çalışmalarıyla hemen hemen aynı zamanda Harvard Üniversitesi'nden John Hartung veraset modellerini incelemeye başladı. Hartung, çokeşli bir toplumda zengin bir adamın (ya da kadının) parasını kızından çok oğluna bırakma eğilimi içinde olacağım, çünkü zengin bir erkek çocuğun zengin bir kız çocuğundan daha fazla torun vereceğini öne sürmüştür. Bunun nedeni, oğlun birkaç kadından çocuk sahibi olabilmesi, oysa kızın birçok erkekle evlenmesi durumunda bile çocuklarının sayısını fazla artıramamasıdır. Dolayısıyla, bir toplum ne denli çokeşli ise, erkekleri kayıran bir veraset modeli izleme olasılığı o denli fazladır. Dört yüz topluluk üzerinde yapılan bir araştırma Hartung'un tezine çok büyük destek verdi.

Bununla birlikte, Darwinciler insan tarihinin de evrimsel bir ışık huzmesiyle aydınlanabileceğini düşünmeye başladı­lar. 1980'lerin ortalarında Laura Betzig insanların karşılaştıkları herhangi bir durumdan cinsel anlamda istifade etmeye yatkın olduklarına dair görüşü test etmeye girişti. Betzig büyük bir başarı umudu beslemiyordu, fakat varsayımı test etmenin en iyi yolunun şu en basit öngörüyü ileri sürmek olduğuna kanaat getirdi: Erkekler gücü özünde bir amaç olarak değil, cinselllik ve üremeye yönelik bir araç olarak görürler. Modern dünyadaki örnekler Betzig açısından cesaret verici değildi: Hitler'den Papa'ya kadar güçlü adamların çoğunlukla çocuğu yoktu. Bu adamlar kendi ihtiraslarıyla o denli meşguldüler ki, kadın peşinde koş­maya pek zaman kalmıyordu.
Fakat tarihi belgeleri incelediği zaman Betzig afalladı. Basit öngörüsü geçen birkaç yüzyılın Batılı toplumları hariç tekrar tekrar doğrulanmaktaydı. Üstelik bununla kalmıyordu: Güçlü çokeşli erkeklerin, kendileri gibi vârisler bırakmaları için çoğu çokeşli toplulukta ayrıntılı sosyal mekanizmalar mevcuttu.

Tarihteki ilk dönemlerin altı bağımsız "uygarlığı" -Babil, Mısır, Hindistan, Çin, Aztekler ve İnkalar- nezaketten çok güce yoğunlaşmalarıyla dikkat çekiyorlardı. Tüm bu uygarlıklar her defasında ve belli bir dönemde, mutlak güce sahip tek bir despot erkek tarafından yönetiliyordu. Zorba oluşları, bu adamların tebaalarını intikam korkusu olmadan öldürebilmeleri demekti. Muazzam güç birikimi istisnasız her daim olağanüstü bir cinsel üretkenliğe dönüşüyordu. Babil kralı Hammurabi'nin emrinde binlerce köle "eş" vardı. Mısır firavunu Akhenaten'in üç yüz onyedi cariyesi ve düşüp kalktığı "sürüyle" eş ve refakatçisi vardı. Aztek hükümdarı Montezuma'nın dört bin cariyesi vardı. Hint imparatoru Udayama'nın, etrafında ateş yakılan binalarda, hadım edilmiş harem ağaları tarafından gözetim altında tutulan on altı bin eşi vardı. Çin imparatoru Fei-ti'nin hareminde on bin kadın vardı. Bildiğiniz gibi İnka imparatoru ise, krallığının her yanında binlerce bakireyi elinin altında tutuyordu.

Kendilerinden öncekiler ve sonrakiler gibi, bu altı imparator da sadece birbirine benzer büyük haremlere sahip olmakla kalmayıp bunları doldurmak ve muhafaza etmek için de benzer yöntemler kullandılar. Genç (ve çoğunlukla henüz âdet görmemiş) kızları seçip onları son derece iyi korunan ve kaçışın mümkün olmadığı kalelerde, hadım edilmiş harem ağaların gözetiminde tutup şımarttılar ve imparatora çocuklar doğurmasını beklediler. Haremin doğurganlığını artırma önlemleri yaygındı.
Emzirme dönemlerini kısa kesip kadınların tekrar yumurtlama dönemine girmesini mümkün kılan sütanneler, MÖ on sekizinci yüzyıldaki Hammurabi Kanunları dönemine kadar dayanır: Sü­mer ninnilerinde bunlara dair şarkılar vardı. Çin'deki Tang Hanedanlığı döneminin imparatorları, yalnızca en doğurgan cariyelerle cinsel ilişkiye girdiklerinden emin olmak için, haremdeki âdet ve gebe kalma günlerinin titiz kayıtlarını tutarlardı. Ayrıca Çin imparatorlarına, günde iki kadınla beraber olma kotalarını doldurabilmeleri için menilerini muhafaza etmeleri de öğ­retiliyordu ve hatta bazıları cinsel görevlerini külfetli bularak şikâyet ediyorlardı. İmparatorların genlerini yaymaya adanmış haremlerden daha iyi birer üreme makinesi tasarlanamazdı.

"Sıradan" Romalı asilzadeler yüzlerce köleye sahipti. Neredeyse hiçbir kadın köle, evin etrafında bir iş yapmamasına rağmen, gençken iyi para ediyorlardı. Erkek köleler çoğunlukla bekâr kalmaya zorlanıyordu. Peki öyleyse Romalı soylular neden bu kadar çok genç kadın köle satın alıyorlardı? Çoğu tarih­çi bunun daha fazla köle üretip yetiştirmek amacı taşıdığından bahseder. Fakat bu durumda hamile kölelerin fiyatının yüksek olması gerekirdi; ama öyle değillerdi. Eğer bir köle bakire çıkmazsa, satın alan, köle tüccarına dava açabilirdi. Eğer kadın kö­lelerin temel görevi doğurmak ise, neden iffete bu kadar önem verilmekteydi? Kölelerle cariyeleri bir tutan Romalı yazarların doğruyu söylediğine dair pek az şüphe vardır. Kölelerin sınırsız bir cinsel kullanıma elverişli olması "Homeros'tan başlayarak
Greko-Romen literatürde olağan addedildi; sadece çağdaş yazarlar bunu büyük ölçüde görmezden geldiler.

Dahası, Romalı soylular kölelerinin birçoğunu şüphe uyandıracak kadar genç yaşta ve şüphe uyandıracak ölçüde bir servet bırakarak özgür kılıyordu. Bu ekonomik anlamda akılcı bir karar olamazdı. Azat edilmiş köleler zengin oluyor ve sayıları hızla artıyordu. Narcissus döneminin en zengin adamıydı. Özgür bırakılmış çoğu köle efendilerinin yaşadığı evde doğuyordu. Öte yandan madenlerde ve tarımda çalışan köleler nadiren özgür bırakılıyordu. Bu azat edilenlerin Romalı soyluların kadın
kölelerden doğan gayri meşru oğulları olduğu konusunda kuş­kuya pek yer yok.


Betzig dikkatini Ortaçağ Hıristiyanlığı'na yoğunlaştırdı­ğında, tekeşli evlilik ve çokeşli çiftleşme olgularının kök saldı­ğını fark etti. O kadar ki bu konunun biraz deşilip araştırılması gerekiyordu. Çokeşlilik daha gizli hale gelmiş, fakat ortadan kalkmamıştı. Ortaçağ'da, nüfus sayımı, kırsal kesimdeki cinsi­yet oranının erkeklerden yana fazlasıyla ağır bastığını, zira bir­çok kadının saraylarda ve manastırlarda "çalıştığını" ortaya koyar. Üstlendikleri görevler çeşitli bakım ve hizmetçilik işleri olsa da bu kadınlar şüphesiz büyüklüğü kalenin sahibinin serveti ve gücü ölçüsünde değişen, bir nevi gevşek "harem" teşekkül ediyorlardı. Bazı vakalarda tarihçiler ve yazarlar, kalenin içinde kale sahibinin hareminin gözlerden uzak bir lüks içinde ya­şadığı "kadınlara ayrılmış" bölümler olduğunu az çok açık bir dille kabul eder.

Lambert adında edebiyatçı bir papazı himaye eden Kont Baudouin, "yirmi üç gayri meşru çocuğunun yanı sıra kızlı erkekli on meşru çocuğunun da hazır bulunduğu bir törenle gömüldü". Kontun yatak odasının hizmetçi kızların kaldığı bölüme ve ergenlik çağındaki kızların üst kattaki odalarına ulaşan geçitleri vardı. Kontun odasından "emzirme dönemindeki bebekler için hakiki bir kuvözün bulunduğu" ısıtma odasına da ayrıca bir geçit bulunuyordu Öte yandan, birçok Ortaçağ köylüsü orta yaşlara gelmeden evleniyor ve zina yapmak için pek az fırsatı oluyordu.

Eğer üreme; güç ve servetin ödülü ve amacı ise, o zaman üremenin sık sık şiddetin nedeni ve mükâfatı olduğuna da şaşmamak gerekir. Kilisenin ilk zamanlarda cinsellik meselelerine kafayı bu kadar takmasının nedeni muhtemelen budur. Cinsel rekabeti cinayet ve kargaşanın temel nedenlerinden biri olarak kabul ediyordu. Hıristiyanlık'ta seks ve günahın neredeyse eşanlamlı hale gelmesi, seksin kendisinin günah olmasından çok, sık sık belaya yol açıyor olmasıyla açıklanabilir.

Örneğin Pitcairn Adalılarının vakasını ele alalım. 1790 yı­lında HMS Bourıty gemisinden kaçan dokuz isyancı beraberlerinde altı erkek ve on üç kadın Polinezyalı ile Pitcairn Adası'na çıktı. Bu insanlar, en yakın yerleşim bölgesinden binlerce mil uzakta, dünyadan saklı bu küçük adada bir hayat kurmaya giriştiler. Dengesizliğe dikkatinizi çekmek isterim: On beş erkek ve on üç kadın. On sekiz yıl sonra koloni keşfedildiğinde, on kadın ve sadece bir erkek hayatta kalmıştı. Diğer adamlardan biri intihar etmiş, biri ölmüş ve on ikisi ise öldürülmüştü. Hayatta kalan, tümüyle cinsel rekabetin harekete geçirdiği bir şiddet çılgınlığının içinde ayakta kalan tek adamdı. Hemen ardından Hıristiyan olan bu adam ada halkına tekeşliliği salık verdi. 1930'lara dek koloni gelişti, refahı arttı ve düzgün kalıtımsal
kayıtlar tutuldu. Bunlara dair incelemeler tekeşlilik reçetesine uyulduğunu gösteriyordu. Ara sıra görülen nadir zina vakaları dışında Pitcairn Adası sakinleri tekeşliydi ve öyle de kaldılar.

Kanun, din ya da yaptırım yoluyla mecbur kılman tekeş­lilik, erkekler arasında cinayete yol açan rekabeti gerçekten de azaltmaktadır. Tacitus'a göre bazı Romalı imparatorları hüsrana uğratan Germen kabileleri, başarılarını kısmen tekeşli bir toplum olmalarına ve dolayısıyla saldırganlık dürtülerini dışarı yöneltebilmelerine atfediyorlardı (Gerçi çokeşli ve başarılı Romalılar için bu açıklama geçerli değildir). Hiçbir erkeğin bir kadından fazla eşi olmasına müsaade edilmiyordu ve böylece hiçbir erkeğin, karısını elde etmek için kendi kabilesinden bir erkeği öldürmesi için teşvik edici bir nedeni olmuyordu. Sosyal olarak dayatılan tekeşliliğin, ele geçirilen esirleri de kapsaması söz konusu değildi. On dokuzuncu yüzyılda Borneo'da, Iban adında bir kabile, adadaki kabile savaşlarının hâkimi oldu. Komşularının aksine, Iban kabilesi tekeşliydi ve bu da hem savaşanların safında küskün bekârların çoğalmasını engelliyor ve hem de yabancı kabilelerin kızlarının köle olarak ödül verilmesi onları bü­yük bir cesaretle yiğitçe savaşmaya sevk ediyordu.

Eğer savaş, dişi insansılar uğruna erkek insansı grupları arasında yaşanan ve bölgenin amaç değil araç olduğu düşmanlıktan bizlere miras kalmışsa, o halde kabile halkları bölgeden ziyade kadınlar uğruna savaşa gitmektedir. Antropologlar uzun bir zaman, savaşların özellikle tedarik edilmesi zor olan protein
gibi sınırlı miktarda kaynaklar uğruna yapıldığı konusunda ısrarcıydılar. Dolayısıyla, bu geleneksel bakış açısıyla eğitilen Napoleon Chagnon, Yanomamö kabilesini (Amazon'da bulunan bir kabile) incelemek için 1960'larda Venezüella'ya gidince şaşkınlığa uğradı: "Bu insanlar bana öğretilen ve uğruna savaştıklarına inanmam istenen şeyler, yani kıt kaynaklar uğruna değil kadın uğruna savaşıyorlardı." Yada en azından ona öyle söylemişlerdi. Antropolojide insanların size söylediklerine inanmamanız gerektiğine dair bir gelenek
vardır; Chagnon bunlara inandığı için komik duruma düşmüş­tü. Ya da kendi ifadesiyle, "Mideyi bir savaş nedeni olarak dü­şünmekte serbestsiniz ama erbezlerini bir savaş nedeni olarak göremezsiniz" diyordu. Chagnon tekrar tekrar Venezüella'ya gitti ve sonunda diğer erkekleri öldüren erkeklerin, sosyal mevkileri ne olursa olsun cinayet işlemeyen erkeklerden daha fazla eşe sahip olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtlayan bir dizi ürkütücü veri topladı.

Yanomamö'ların durumu sıradışı değildir. Ulusal yönetimler kendi kanunlarını bu topluluklara dayatmadan önce yapı­lan tüm incelemelerde, okuryazar olmayan topluluklarda daima yüksek düzeylerde şiddet unsuru bulgulanmıştır. Yapılan bir incelemeye göre, bu tür topluluklarda erkeklerin dörtte birinin, diğer erkekler tarafından öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Cinayete sevk eden baskın unsur ise cinselliktir. 

Batı kültürünün temel efsanesi olan Homeros'un îlyada'sı, Helen adında bir kadının kaçırılması üzerine çıkan bir savaşla başlar. Tarihçiler uzun bir zaman boyunca Helen'in Truva'ya kaçırılışını, Yunanlılarla Truvalılar arasında salt bölgesel bir cepheleşmenin bahanesi olarak addettiler. Fakat bu kadar emin bir biçimde kestirip atabilir miyiz? Belki de Yanomamö'ler, dedikleri gibi gerçekten kadınlar uğruna savaşıyordur. Belki de Homeros'un dediği gibi Agamemnon'un Yunanlıları da kadın uğruna savaşmıştır. îlyada -hikâyenin baskın teması olarak- Achilles ve Agamemnon arasında bir dalaşma ile başlar. Agamemnon'un, kendi cariyesi Chryseis'i, papaz olan ve Yunanlılara karşı Apollo'nun yardımını sağlayan babasına geri vermek zorunda kaldığından telafi niyetine, Achilles'in Briseis adında bir cariyesine el koymak istemesi bu dalaşın nedeni olarak aktarılır. Bir kadın uğruna çıkan sürtüşmenin neden oldu­ğu birlik içindeki bu nifak, Yunanlıların zaten bir kadın uğruna çıkmış savaşı neredeyse kaybetmesine yol açar.

Tarım öncesi toplumlarda, özellikle karmaşa yaşanan dö­nemlerde, şiddet pekâlâ cinsel başarıya giden bir yol olabilirdi. Birçok farklı kültürde, savaşta alman esirler erkeklerden ziyade kadınlardı. Fakat günümüzde bunun yankıları sürmektedir. Orduları motive etmek için vatanseverlik ya da korku kadar zaferin beraberinde getireceği, kadınlara tecavüz etme fırsatı da sıkça kullanılıyordu. Bunu fark eden generaller, askerlerinin tecavüzlerini görmezden geldiler ve şüphesiz sempatizan sağlamakta başarılı oldular. Bu yüzyılda bile, donanmadaki kısa izinlerin hayat kadınlarına gitme amacıyla kullanıldığı az
çok kabul edilmektedir. Ve tecavüz hâlâ savaşlara eşlik etmektedir. Batı Pakistan askerlerinin 1971 yılındaki dokuz aylık bir işgali sırasında Doğu Pakistan'da (şimdiki Bangladeş), yaklaşık dört yüz bin kadın tecavüze uğramıştır. 
1992 yılında Bosna'da  Sırp askerleri için organize edilen tecavüz kamplarına dair raporlar göz ardı edilemeyecek kadar sık geliyordu. Santa Barbara Üniversitesinden antropolog Don Brown orduda geçirdiği günleri hatırlarken erkeklerin gece gündüz cinsellikten konuştuğunu fakat güçten bahsetmediklerini aktarır.

İnsan erkeği, doğası itibariyle eline geçen çokeşlilik fırsatlarından yararlanmaya ve servet, güç ve şiddeti diğer erkeklerle rekabet içinde olduğu cinsel amaçları uğruna araç olarak kullanmaya -gerçi çoğunlukla garantili bir tekeşli ilişkiyi feda etme pahasına bunu yapmasa da- yatkındır. Bu, pek de gurur verici bir tablo değildir ve tekeşlilik, sadakat, eşitlik, adalet ve şiddete başvurmama gibi çağdaş etik tercihlere aykırı bir doğayı betimler. Fakat benim görevim tavsiye vermek değil tarif etmektir. Ve insan do­ğasına dair hiçbir şey kaçınılmaz değildir. Afrika Kraliçesi filminde Katharine Hepburn, Humphrey Bogart'a buna dair şöyle der: "Doğa, Bay Allnut, bu dünyaya aşmak için geldiğimiz şeydir."

Bunun yanı sıra, insan çokeşliliğinin yaklaşık dört bin yıl önce Babil'de başlayan uzun hikâyesi, Batı'da büyük ölçüde sona ermiştir. Resmi cariyeler, gayri resmi metreslere dönüşmüş ve erkekler metreslerini karılarından gizler olmuştur. 1988 yılında, çokeşliliğe giden bir yol olmak şöyle dursun, zina fikri bile siyasi gücü tehlikeye atıyordu. Bir zamanlar Çin imparatoru Fei-ti hareminde on bin kadın tutarken, yeryüzündeki en güçlü ulusun başkanlığına adaylığını koyan Gary Hart'ın -eski Abd'li senatör- iki kadınla başı derde girdi. Çoğu toplulukta, erkekler çokeşli olmak için çaba sarf eder; fakat pek azı bunu başarır.

Peki ne oldu? Hıristiyanlık mı? Sanmam. Din yüzyıllar boyu çokeşlilikle birlikte varoldu ve getirdiği kısıtlamalar herhangi bir sıradan insanınki kadar kuşkucu ve kendi çıkarlarına dönük oldu. Kadın hakları? Çok geç ortaya çıktı. Victoria döneminde ya­şayan bir kadın, kocasının ilişkilerinde bir Ortaçağ kadınından daha fazla söz sahibi değildi. Hiçbir tarihçi ne değiştiğine dair hâlâ daha bir açıklama getirememektedir, fakat kralların despotik güçlerinden feragat edecek ölçüde dahili müttefiklere ihtiyaç
duyması yürütülen tahminler arasındadır. Bir nevi demokrasi doğmuştu. Tekeşli erkekler çokeşli erkekler aleyhine oy kullanma şansı elde edince (ona ne denli imrense de kim rakibini alaşa­ğı etmek istemez ki?) yazgılarını da tayin etmiş oldular.


Uygarlıkla birlikte gelen despotik iktidar, yeniden güç kaybına uğramıştır. İnsanlık tarihinde bu, her geçen gün daha da fazla, sapkınlığı andıran bir görüntüye bürünüyor. "Medeniyet" öncesinde ve demokrasiden bu yana erkekler, aralarında en ba­şarılıların canının istediğiyle cinsel ilişki kurabilen zorbalar olmalarına imkân tanıyan türden bir gücü toparlayamadı. Buzul çağında, erkeklerin elde etmeyi umabilecekleri en iyi şey bir ya da iki sadık eş ve eğer avlanma veya politik becerileri özellikle
iyi ise birkaç da ilişkiydi. Şimdi elde etmeyi umabilecekleri şey de genç ve güzel bir metres ve her on yılda bir yenisiyle değiştirebilecekleri sadık bir eştir. Başladığımız yere geri döndük.

Tarımın keşfedilmesinden sonra nesiller boyunca erkeklerin yaptığı budur. Tarımdan önce ve demokrasiden bu yana, böylesine bir şovenizm mümkün de­ğildi; diğer hayvanlar gibi, insanoğlunun çiftleşme sistemi de erkekler ve dişilerin stratejileri arasında bir ödünleşme/uzlaşmaydı. Ve tekeşli evlilik bağının, despotik Babil, şehvet düşkünü Antik Yunan, uçkuru gevşek Roma ve zinacı Hıristiyan âlemi boyunca ayakta kalıp, endüstriyel çağda ailenin çekirdeği olarak ortaya çıkması tuhaf bir gerçektir. İnsanlık tarihinin en zorba ve çokeşliliğe eğilimli anında dahi, diğer birçok çokeşli hayvanın aksine, insanoğlu tekeşli evlilik kurumuna sadık kaldı. Despotların bile çoğunlukla tek bir kraliçesi ve birçok cariyesi vardı. İnsanın tekeşli evliliğin cazibesine kapılmasını açıklarken erkek stratejisini kavradığımız gibi kadın stratejisini de kavramamız gerekir. Bunu yaptığımız zaman insan doğasının içyüzüne dair muazzam bir kavrayış ortaya çıkacaktır.

Yakın geçmişte Batı Avrupa'da yapılan şaşırtıcı bir çalışma sonucunda şu gerçekler ortaya çıktı: Evli dişiler baskın, daha yaşlı, fiziksel anlamda daha çekici, dış görünüşü daha simetrik ve evli erkeklerle ilişki yaşamayı tercih etmektedir; eşleştikleri erkekler edilgen ve gençse ve fiziksel çekiciliği ya da simetrik özellikleri yoksa dişilerin zina yaşama olasılığı çok daha fazladır; erke­ğin dış görünüşünü iyileştirmek amacıyla yapılan estetik operasyonlar, evlilik dışı ilişki yaşama şanslarını ikiye katlar; bir erkek ne denli çekici ise bir baba olarak o denli az özen gösterir; batı Avrupa'da doğan yaklaşık üç bebekten biri evlilik dışı bir ilişkinin ürünüdür. 

İnsansılar da dahil olmak üzere, bizi diğer memelilerden ayıran şey ara sıra görülen çokeşlilikler değil, alışılagelmiş tekeşliliğimizdir. Diğer dört insansıdan (şebekler, orangutanlar, goriller ve şempanzeler) yalnızca şebek evliliğe benzer bir âdete sahiptir. Şebekler, Güneydoğu Asya ormanlarında birbirine sadık çiftler halinde yaşarlar ve her çift belirli bir bölgede diğerlerinden ayrı yaşar.

Kadın, geçen bölümde anlatılan mücadeleci zorbaların aklımıza getirdiği edilgen bir köle değildir. Kadın, cinsel satranç oyununda faal bir rakiptir ve kendi gayeleri vardır. Kadınlar çokeşliliğe erkeklerden çok daha az ilgi duyar ve her zaman da daha az ilgi duymuştur. Fakat bu onların cinsel fırsatçılar olmadığı anlamına gelmez. İstekli erkek/cilveli kadın kuramı basit bir soruyu cevaplamakta epey zorluk çeker. Kadınlar neden sadakatsiz olsunlar ki? 

Dişi kuşlar her zaman kocalarından daha baskın, daha yaşlı ya da daha "çekici" (yani daha uzun kuyruk tüyleriyle süslü) âşıklar seçer; bekârlarla (yani olasılıkla, diğer dişiler tarafından reddedilen erkeklerle) değil de diğer dişilerin kocalarıyla aşk ilişkisi yaşarlar ve dişiler bazen potansiyel âşıklar arasında bir rekabeti fitilleyerek aralarından bu rekabette üstün gelenleri seçer.

Geçmiş yıllarda, kuşlara dair incelemelerin tuhaf sonuçlarında biri de, "cinsel yönden çekici" erkek kuşların ihmalkâr babalar olmalarıydı. Bunu ilk kez fark eden, zebra ispinozlarının ayaklarındaki bantların rengine göre birbirlerini çekici bulup bulmadıklarını bulgulayan Nancy Burley oldu. O zamandan bu yana, Anders Moller bunun kırlangıçlar için de geçerli olduğunu fark etti. Dişi ne zaman çekici bir erkekle çiftleşse, yavruları yetiştirme konusunda erkek daha az ve dişi de daha fazla çaba göstermektedir. Dişiye üstün genler sağlayarak, erkek kuş adeta bir iyilik yaptığının farkındadır ve dolayısıyla, dişinin yuvayla ilgili daha fazla çalışarak ona bu iyiliğinin karşılığını ödemesini bekler. Elbette bu, dişinin vasat ama hamarat bir koca bulma ve onu yan taraftaki süper damızlıkla aldatma çabasını artırır. 

Ne olursa olsun, bu ilke -iyi bir adamla evlen ama patronunla ilişki yaşa ya da zengin ama çirkin bir adamla evlen ve yakışıklı bir âşık bul- insanoğlunun dişileri arasında bilinmeyen bir şey değildir. Buna "hem karnım doysun hem peksimetim bütün kalsın" stratejisi denir. Gustav Flaubert'in romanındaki Emma Bovary karakteri hem yakışıklı âşığını hem de saygın kocasını elinde tutmak istiyordu. Bu çaba nihayetinde onu arsenik alarak intihara sürükledi.

Kuşlar üzerine yapılan çalışmalar, insan antropolojisine dair pek az bilgisi olan insanlarca yürütülmüştür. Kuşlar üzerine yapılan çalışmalardan büyük ölçüde habersiz iki İngiliz zoolog, 1980'lerin sonunda ve tamamen aynı şekilde, insanlar üzerine bir inceleme yaptılar. Manchester Üniversitesi'nden Robin Baker ve Mark Bellis, sperm rekabetinin kadının içinde gerçekleşip gerçekleşmediğini ve eğer gerçekleşiyorsa kadınların bunu kontrol edip edemediklerini merak ediyordu. Vardıkları sonuçlar kadın orgazmına dair tuhaf ve şaşırtıcı bir açıklamayı da beraberinde getirdi. Aşağıdaki satırlar, cinsel birleşmenin detaylarının evrimsel bir sava hizmet ettiği tek kısımdır. Baker ve Bellis bir erkeğin bo­şalma sırasında ne kadar sperm ürettiğini ölçmekle ve daha sonra bu sperme ne olduğunu bulgulamakla başladı. İlişkiden sonra vajinada alıkonan sperm miktarının, kadının orgazm olup olmadığına, olduysa bunun zamanına göre değişkenlik gösterdi­ğini keşfettiler. Eğer kadın orgazm olmazsa ya da erkeğin boşalmasının bir dakikadan daha fazla bir süre öncesinde orgazm ya­şarsa, vajinada çok az sperm kalır. Eğer kadın erkekten bir dakikadan daha az bir süre öncesinde ya da kırk beş dakikaya kadar bir süre sonrasında orgazm olursa, o halde spermin çoğu içeride kalır. Yanı sıra bu, kadının en son cinsel ilişkiye girmesinin üzerinden ne kadar zaman geçtiğiyle de bağlantılıdır: Bu zaman ne kadar uzunsa, içeride daha fazla sperm kalır, eğer aradaki zamanda kadın, bilim insanlarının ifadesiyle "birleşme-dışı orgazm" yaşamamış ise. Hamile kalma şansını yükselten tek şey cinsel ilişki sırasında yaşanan "spermi yüksek oranda içeride tutan" (yani geç yaşanan) orgazmdır.

Baker ve Bellis çok cesurca bir şey daha yaptılar. Deneklerine evlilik dışı ilişkileriyle ilgili sorular sordular. Sadık kadınlarda, ya­şanan orgazmların yüzde elli beşi "spermi yüksek oranda tutan" (yani çok üretken) türdendi. Sadakatsiz kadınlarda, eşleriyle cinsel birleşmelerinin sadece yüzde kırkı üretken türdendi, ama öte yandan evlilik dışı ilişki kurdukları âşıklarıyla cinsel birleşmelerinin yüzde yetmişi üretken türdendi. Dahası kasıtlı olsun ya da olmasın, sadakatsiz kadınlar âşıklarıyla ayın en doğurgan zamanlarında cinsel ilişkiye giriyordu. Bu iki etkinin bir arada olması, deneklerin arasındaki sadakatsiz kadınların, kocalarıyla âşıklarından iki kat fazla cinsel ilişkiye girseler bile âşıklarından hamile kalma şanslarının biraz daha fazla olduğu anlamına geliyordu. Baker ve Bellis, vardıkları sonuçları erkeklerle kadınlar arasında var olan evrimsel bir çekişmenin kanıtı, dişi cinsinin bir evrimsel adım önde olduğu bir Kızıl Kraliçe oyunu olarak yorumladılar. Erkek baba olma şansını artırmak için her yola baş­ vurmaktadır. Spermlerinin çoğu, kadının yumurtalarını döllemeyi denemez bile ama onun yerine ya diğer spermlere saldı­rır ya da geçişlerini engeller. Bu ve başka yollarla erkeğin cinsel davranışı, yumurtayı dölleme şansını azami seviyeye çıkarmak üzere tasarlanmıştır.
Fakat dişi kendi isteği dışında hamileliği önlemeye yönelik bir dizi çok yönlü ve karmaşık teknik geliştirmiştir. Özellikle, tedbirli orgazmla, adeta cinsel ilişkiye girdiği iki sevgilisinin hangisinden hamile kalacağına karar verebilir. Elbette, kadınlar önceden bunu bilmiyorlardı ve dolayısıyla bu amaçla yola çıkmadılar. Fakat hayret uyandırıcı olan şu ki, Baker ve Bellis'in incelemeleri doğruysa, belki de gayet bilinçsizce bunu zaten yapıyorlardı. Elbette bu, evrimsel açıklamaların tipik bir özelliğidir. Kadınlar neden cinsel ilişkiye girer? Çünkü bunu bilinç­li olarak isterler. Fakat neden bunu bilinçli olarak isterler? Çünkü cinsel ilişki üremeyi de beraberinde getirir ve üremiş olanların soyundan gelenler olarak, kadınlar üremeye yol açan şey
leri isteyenlerin arasından seçilmiştir. Bu aynı tartışmanın yalnızca bir şeklidir: Eğer kadın, kocasını terk etmeksizin bilinçsiz 
olarak âşığından hamile kalmaya çalışıyorsa, bu durumda bulmayı beklediğiniz şey kadına özgü tipik bir sadakatsizlik ve orgazm yapısıdır.

Baker ve Bellis bunun böyle olduğuna dair belli belirsiz umut veren bir ipucundan fazlasını bulduklarını iddia etmediler ama insanlarda boynuzlamanın yaygınlığım da ölçümlemeye çalıştılar. Liverpool'da bir dizi bloktan oluşan yerleşim birimlerinde yapılan genetik testlerde her beş kişiden dört ya da daha azı, görünürdeki babalarının oğluydu. Anlaşılan oydu ki, geri kalanının babaları başka birileriydi. Bunun Liverpool'a özgü bir şey olabileceği ihtimaline karşı, güney İngiltere'de de aynı testi yaptılar ve aynı sonuçları aldılar. Daha önceki incelemelerinden biliyoruz ki, orgazm etkisi dolayısıyla, seyrek yapılan zina daha büyük ölçüde bir boynuzlamaya yol açabilir. Tıpkı kuşlar gibi, kadınlar belki de -gayet bilinçsizce- bir yandan kocaları­nı terk etmeyerek, öte yandan da genetik olarak daha değerli erkeklerle ilişki yaşayarak her ikisinin de nimetlerinden faydalanmaktadır. Peki ya erkekler? Baker ve Bellis fareler üzerinde bir deney yaptılar ve şunu keşfettiler: Erkek çiftleştiği dişinin yakın zamanda başka bir erkeğin yanında olduğunu bildiği zaman, iki kat daha fazla sperm boşaltıyordu. Yılmaz bilim insanları hiç vakit kaybetmeden, insanların da aynı şeyi yapıp yapmadığım test etmeye giriştiler. Hakikaten de aynı şeyi yapıyorlardı. Karıları tüm gün boyunca yanında olan erkekler, karıları gün boyunca yanlarında bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha az miktarda boşalıyorlardı. Adeta erkekler, kadının muhtemel bir sadakatsizliğini bilinçaltında telafi etmekteydiler. Fakat bu kendine has cinsiyetler arası mücadelede, kadının eli daha güçlüdür, zira eğer bir erkek -yine bilinçsizce- karısının geç orgazm olma eksikliğini kendisinden hamile kalmak istememesine bağlasa bile, kadın orgazm taklidi yaparak buna her zaman karşı­lık verebilir.

Zenginliğin nesilden nesle aktarılması insanın çiftleşme sistemlerini büyük ölçüde karmaşıklaştırır. Atadan zenginlik ya da statü edinme becerisi insana özgü değildir. Yuvada kalarak, kendilerinden sonraki kuluçkalardan çıkan küçük kardeşlerinin büyümesine yardımcı olup, ebeveynlerine ait bölgelerin sahibi olan kuşlar vardır. Sırtlanlara, egemenlik payeleri annelerinden aktarılır (sırtlanlarda dişiler baskındır ve çoğunlukla daha bü­yüktür); birçok maymun ve insansıda da bu böyledir. Fakat insanoğlu bu alışkanlığı bir sanata dönüştürmüştür. Aslında, sınıf farklılıklarının belirgin olduğu toplumlarda, yoksullar oğullarından çok kızlarım kayırır. Fakat bu, babalıktan emin olma kaygısından değil, yoksul kız evlatların yoksul erkek evlatlara kıyasla üreme olasılıklarının daha fazla olmasındandır. Derebeyine bağlı bir köylünün çocuksuz kalma olasılığı epey yüksekken, kız kardeşi atlı arabaya konularak, doğurgan bir cariye olmak üzere civardaki derebeyinin kalesine götürülebiliyordu.

Avcı-toplayıcı olduğumuz dönemden bu yana hiçbir genetik değişim olmamıştır, fakat günümüz erkeğinin zihninin derinliklerinde basit bir erkek avcı-toplayıcı kuralı yatar: Güç elde etmek için çabala ve sana vâris doğuracak kadınları ayartmak için bu gücü kullan; servet elde etmek için çabala ve gayri meşru çocuklar doğuracak diğer adamların karılarıyla ilişki kurmak için bu serveti kullan. Her şey bir adamın, değerli bir parça balık ya da balı kısa bir ilişki karşılığında komşunun çekici karısı ile paylaşmasıyla başladı ve bir pop yıldızının Mercedes'ine bir manken atarak gezmesiyle devam etmekte. Balıktan Mercedes'e tarihte hiçbir kopukluk yaşanmadı: İster deriler ve boncuklar, ister saban ve öküz, isterse de kılıçlar ve kaleler aracılığıyla olsun. Zenginlik ve güç, kadınlara ulaşmanın, kadınlar ise genetik ebediyete ulaşmanın araçlarıdır.

Aynı şekilde, günümüz kadınının zihninin derinliklerinde aynı basit avcı-toplayıcı hesap cetveli vardır ve bu, pek deği­şime uğrayamayacak kadar yeni evrim geçirmiştir: Çocukların için yiyecek ve bakım sağlayabilecek bir koca elde etmeye çabala; bu çocukların birinci sınıf genlere sahip olmasını sağlayacak bir âşık bul. Eğer kadın çok şanslı ise bu adamların her ikisi de aynı kişi olacaktır. Her şey bir kadının kabiledeki en iyi bekâr avcı ile evlenmesiyle ve en iyi evli avcı ile ilişki yaşaması ve dolayısıyla çocukları için zengin bir besin kaynağını teminat altına almasıyla başladı. Zengin bir kodamanın karısının, büyü­dükçe iri yarı koruma görevlisine benzeyen bir çocuk doğurmasıyla devam etmekte. Erkekler bakım, para ve gen sağlayıcı olarak istismar edilir.

Erkek ve kadının zihinleri farklıdır. Farklılıklar evrimin doğrudan sonuçlarıdır. Kadınların zihni çocuk doğurma ve yetiştirmenin ve bitkisel yiyecekleri toplamanın gereksinimlerine uygun olarak evrim geçirdi. Erkeklerin zihni, bir erkek hiyerar­şisi içinde yükselmenin, kadınlar için savaşmanın ve aile için et sağlamanın gereksinimlerine göre evrim geçirdi.

Geçtiğimiz iki bölümde, üremeden sağlayacağı menfaatleri daha fazla olan erkeklerin birbiriyle daha çok rekabet içine girme ve dolayısıyla erkeklerin güçlerini birleştirme, zenginliği kontrol etme ve itibar peşinde olma olası­lığının daha fazla olduğunu tartışmıştım. Sonuç itibariyle, evleneceği adamda güç, zenginlik ya da itibar arayan kadınların kazançlı çıkma olasılığı, evleneceği kadında bunları arayan erkeklerin kazançlı çıkma olasılığından daha fazladır. Böyle yapan kadınların soyu, muhtemelen daha fazla türemiştir. Dolayısıyla, evrimsel düşünceye göre, kadınların zengin ve güçlü potansiyel eşlere değer verme olasılığı daha fazladır. Bunu ele almanın bir başka yolu da, bir kadının çocuklarının sayısını ve sağlığını ço­ğaltmak bir kocadan elde etmek isteyeceği en kazançlı şeyin ne olabileceğini düşünmektir. Cevap daha fazla sperm değil ama daha fazla para ya da daha fazla büyükbaş hayvan ya da daha fazla müttefik veya geçerli kaynak ne ise odur.

Bunun aksine bir erkek, spermini ve parasını kullanarak bebek yapacak bir eş arar. Sonuç olarak, erkeğin eşinde her zaman gençlik ve sağlık arama yönünde muazzam bir dürtüsü olmuştur. Yirmi yaşındakilerden ziyade kırk yaşındaki kadınlarla evlenmeyi tercih eden erkeklerin, bir ya da iki çocuktan fazlası şöyle dursun, tek bir çocuk babası olma şansı dahi azdı. Yanı sıra bu erkeklerin, bir önceki evlilikten başlarına üvey evlatlar kalma olasılığı da vardı. Bu erkekler her zaman, ergenlik dönemi sonrasındaki mevcut en genç ve güzel kadınları elde etmeye çalışan erkeklere kıyasla daha az türemiştir.

Erkeklerin genç ve güzel kadınları, kadınların ise zengin ve yüksek sosyal statüye sahip erkekleri arzuladığından kuşku duyan var mıdır acaba?

Bu bulguya şöyle bir yanıt gelir: Elbette kadınlar zenginliğe daha fazla önem verir, çünkü zenginliği erkekler kontrol eder. Eğer zenginliği kadınlar kontrol etmiş olsaydı, eşlerinde bunu aramazlardı. Buss çalışmasını tekrar gözden geçirir ve ortalamanın üzerinde geliri olan Amerikan kadınlarının, potansiyel eşlerinde zenginliğe daha az değil daha çok önem verdiklerini bulgular. Dü­şük gelirli kadınlara kıyasla, meslek sahibi kadınlar, kocaları­nın para kazanma kapasitesine daha az değil daha fazla önem verirler. Feminist hareketin on beş güçlü lideri ile yapılan bir araştırmada bile, bu kadınların daha güçlü erkekler arzuladıkları ortaya konmuştur. Buss'ın meslektaşı Bruce Ellis'in söylemiyle "Zenginlikleri, güçleri ve sosyal statüleri arttıkça kadınlar, cinsel zevkleri [ve karşı cinste aradıkları] itibariyle daha az değil daha fazla ayrımcı olurlar.

Bazı erkeklerin eşcinsel olmasına yol açan "eşcinsellik genini" bulmaya çalışan Amerikalı bilim insanlarından oluşan halihazırda üç grup vardır. Bu bilim insanlarının tümü, testosteron gibi androjen hormonlarına karşı hassas olan ve X kromozomu üzerinde bulunan gen ya da genlerin, eşcinsel ve heteroseksüel erkeklerde farklı olabileceğine inanmaktadır.  Eşcinsel erkeklerin çoğunlukla çocukları olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, böyle bir gen nasıl hayatta kalır? Bunun muhtemel iki yanıtı vardır. Gen erkeklerde bulunması halinde erkek kısırlığı için ne ölçüde kötüyse, kadınlarda bulunduğunda da, kadın doğurganlığı için o ölçüde iyidir.  

Eş­cinsel geni belki de böceklerde bulunan "erkek katili" genleri gibidir. Bu gen, etkin bir biçimde erkeği kısırlaştırır ve kalıtsal olarak miras kalmış varlığın dişi akrabalara yönelmesine yol açar. En azından yakın geçmişe dek bu, dişi akrabaların soyundan türeyenlerin üreme başarısını artırmıştı. Bu artış da eşcinsel geninin yayılmasına yol açmıştı. Eğer eşcinsel erkeklerin cinsel tercihleri (tamamen tayin edilmeksizin) büyük ölçüde bir genin tesiri altındaysa, o halde heteroseksüellerin cinsel tercihleri de bir genin etkisiyle biçimleniyor olabilir. Ve eğer genlerimiz, cinsel dürtülerimizi bu kadar büyük ölçüde belirliyorsa, o halde bu genler doğal ve cinsel seçilim yoluyla evrim geçirmişler demektir ve bu da genlerin tasarımın tesirinde olduğunu gösterir. Genler uyum sağlayabilir. Güzel insanların çekici olmaları­nın bir nedeni vardır. Çekicidirler, çünkü diğer insanların, gü­zel insanları çekici bulmalarına yol açan genleri vardır. İnsanların bu tür genleri vardır, zira güzellik kıstasını kullananlar, kullanmayanlara kıyasla daha çok üremişlerdir.

Sarı saçın Avrupalılarca kumral ya da siyah saçtan daha gü­zel addedildiği eskiden beri bilinir. Antik Roma'da kadınlar saç­larını sarıya boyuyordu. Ortaçağ İtalya'sında, açık renk saç ve gü­zellik ayrılmaz bir bütündü; Britanya'da sarışın ve güzel sözcükleri eşanlamlıydı.

Erkeğin gençlik saplantısı insana özgüdür. Üzerinde inceleme yapılmış hiçbir hayvanda bu saplantı bu denli güçlü de­ğildir. Erkek şempanzeler orta yaşlı dişileri -kızışmış oldukları müddetçe- hemen hemen genç dişiler kadar çekici bulur. Şüphesiz bu, insanın hayat boyu süren evlilik ve çocuk yetiştirme alış­kanlıklarının da kendine mahsus olmasından ötürüdür. Eğer bir erkek hayatını bir kadına adayacaksa, kadının önünde uzun ve potansiyel bir üreme ömrü olduğunu bilmek ister. Eğer erkek yaşamı boyunca, kısa ömürlü ve süreksiz ilişki kurma peşindeyse, eşlerinin ne kadar genç olduğu önemli değildir. Bir başka deyişle bizler, genç kadınları eş olarak seçen ve artlarında öteki erkeklerden daha fazla evlat bırakmış erkeklerin soyundan geliyoruz.

Kadının güzelliğinin çoğu bileşeninin yaşla ilgili olduğunu her kadın ve her kozmetik firması gayet iyi bilir. Fakat güzellik için gençlik yetmez. Birçok genç kadının güzel olmamasının iki nedeni vardır: Ya aşırı kiloludurlar ya da aşırı zayıf veya yüz hatları güzellik imgemizle uyuşmaz. Güzellik, gençlik, boy pos ve yüzden oluşan bir üçlü sacayağıdır. 1970'lerden kalma popüler bir şarkı acımasızca cinsiyetçi bir
mısraya sahiptir: "Güzel bacaklar ama yüze yazık olmuş" Düzgün, simetrik yüz özelliklerinin önemi bir ölçüde kafa karıştı­rıcıdır. Neden bir erkek sırf burnu çok uzun ya da gerdanı var diye genç ve doğurgan bir kadınla çiftleşme şansını tepsin? Yüz hatlarının genetik ya da edinilmiş niteliklere veya şahsiyete dair bir ipucu sunuyor olması da mümkündür. Yüz simetrisi pekâlâ, gelişme sırasındaki sağlıklı ve iyi genlere dair ipucu veriyor olabilir. Don Symons'un bir defasında bana bahsettiği gibi, yüz, insan bedeninin en yoğun bilgi barındıran kısmı­dır. Ve simetrisi ne denli azsa, yüz de o ölçüde daha az çekicidir. 
Fakat asimetri çirkinliğin yaygın bir nedeni değildir; kusursuz yüz simetrisi olan birçok insan yine de çirkindir. Çehre gü­
zelliğinin diğer fark edilir bir özelliği de, ortalama bir yüzün aşırılık barındıran bir yüzden daha güzel olmasıdır. 

Kadınlarda erkekleri nelerin cezbettiği konusu buraya kadar. Peki kadınları bazı erkeklere çeken şeyler nelerdir? Erkeğin yakışıklılığı, kadın güzelliği gibi aynı sacayağı üzerinde durur- yüz, gençlik ve boy pos. Fakat birbiri ardına yapılan incelemelerde, kadınlar bu unsurların kişilik ve sosyal konum kadar
önemli olmadığı konusunda sürekli hemfikirdirler. Erkekler de kadınlar söz konusu olduğunda sürekli olarak fiziksel özelliklere karakter ve sosyal konumdan daha çok önem verirler; erkekler söz konusu olduğunda kadınlar bunu yapmaz.


Tek istisna boydur. Kısa boylu erkeklere kıyasla uzun boylu erkekler evrensel olarak kadınlarca daha çekici bulunur. Çöpçatanlık hizmeti veren kuramların dünyasında, erkeğin flört edeceği kadından daha uzun olması şartı o denli evrenseldir ki bu "flört seçiminin ana prensibidir". Bankada hesap açtırmak için çiftlerin yaptığı yedi yüz yirmi başvurudan sadece bir tanesi karısı kocasından uzun olan bir çift tarafından geldi: Buna kar­şın, halk arasından gelişigüzel seçilen çiftlerde bu durum çok daha fazla örnek teşkil etmekteydi. İnsanlar "sınıflandırıcı" bir şekilde eşleşirler.

Bruce Ellis, erkekte kişiliğin önemli olduğuna ilişkin bulguyu özetlemiştir. Tekeşli bir toplulukta, erkek "önemli bir mevkiye" sahip olmadan çok önce kadın onu kendine eş olarak seçer ve erkeğin geçmiş başarılarına bel bağlamaktansa, gelecekle ilgili potansiyeline dair ipuçları aramalıdır. Hal ve tavır, kendine güven, iyimserlik, verimlilik, azim, cesaret, kararlılık, zekâ, hırs - bunlar, erkeklerin mesleklerinin zirvesine ulaşmasına neden olan kavramlardır ve kadınların bunları çekici bulması tesadüf değildir. Bunlar gelecekteki sosyal konumun ipuçlarıdır.

Bu gerçeklik üzerine yapılan bir testte, üç bilim insanı, deneklerine, bir tenis müsabakasında başa baş mücadele eden cinsiyeti tanımlanmamış iki insana dair hikâyeler anlattılar. Bu şahıslardan biri güçlü, rekabetçi, baskın ve kararlı biri olarak, diğeri ise tutarlı, kazanmaktan çok eğlenmek için oynayan, daha güçlü bir rakip karşısında kolayca yılan ve rekabetten uzak biri olarak resmedildi. Bu iki insanın kişiliklerinin özetlenmesi istendiğinde, kadınlar ve erkekler benzer tanımlar yaptılar. Fakat kadınlar baskın (erkek) karakterin cinsel olarak daha çekici olduğunu belirtirken, erkekler baskın (kadın) karakteri daha çekici bulmadılar.

Keza, aynı bilim insanları bir oyuncunun iki temsili mülakatını videoya kaydettiler. Bu kayıtlardan birinde oyuncu kafası önde, ezik bir ifadeyle kapının yanındaki bir sandalyede oturtup, mülakat sırasında kafa sallarken, diğerinde rahat, geriye yaslanan ve jest ve hareketlerinde kendinden emin bir tavır sergileyen halde görülüyordu. Video deneklere izlettirildiğinde, kadınlar daha baskın oyuncuyu (erkek), birlikte olmak için daha arzu edilir ve cinsel yönden daha çekici buldular. Öte yandan erkekler baskın oyuncuyu -oyuncunun kadın olduğu kayıtta- çekici bulmadılar. Erkeğin cinsel çekiciliği açısından vücut dili önem arz eder.

Eğer kadınlar eş seçerken kişiliği erkeklerden daha fazla esas alıyorlarsa, bu, sekizinci bölümde bahsedilmiş olguyla ilintilidir ve birçok çiftin iyi bildiği üzere, kadınlar kişilik hakkında daha iyi hüküm verir. İyi karakter tahlili yapan kadınların soyları, kötü tahlil yapanlara göre daha fazla türemiştir. İyi tahlil yapan erkeklerin soyları ise, kötü tahlil yapan erkeklerden daha fazla türememiştir.

Kadınların hakikaten de erkek statüsüne ilişkin doğrudan ipuçlarını kullandığına dair bulgular çok kuvvetlidir. Evlenen Amerikan erkekleri, kendileriyle aynı yaşta olan bekâr erkeklere kıyasla bir buçuk kat daha fazla kazanç sağlarlar. İki yüz kabile topluluğu üzerine yapılan bir araştırmada, iki bilim insanı
erkeğin yakışıklılığının, görünüşünden çok beceri ve cesaretine dayandığını teyit etmiştir. Erkeğin baskınlığı yaygın olarak kadınlar tarafından çekici bulunur. Buss'ın otuz yedi topluluk üzerine yaptığı çalışmada, kadınlar erkeğin mali beklenti ve potansiyeline, erkeğin kadınların bu yöndeki beklentisine verdiğinden daha fazla değer verir. Sonuçta, yakın geçmişteki bir araş­tırmada Bruce Ellis'in ifade ettiği gibi, "statü ve ekonomik başarı erkek çekiciliğinin son derece gerekli ve fiziksel özelliklerden daha güçlü göstergeleridir.

Statüye dair ipuçları nelerdir? Ellis, giysi ve süslerin bir dizi ipucu sağladığını öne sürer: Armani takım, Rolex saat ve bir  BMW, bir amiralin kıyafeti üzerindeki rütbe işaretleri ya da bir Siyu kabile şefinin başlığı kadar bariz bir biçimde mevkiyi ortaya koyar. Yakın geçmişe dek, modanın nasıl her daim bir sınıf öykünme meselesi olduğunu tarihten örneklerle aktaran bir kitapta Quentin Bell şöyle yazar: "Modaya uygun kıyafetlerin tarihçesi sınıflar arasındaki rekabete bağlıdır. İlk sırada burjuvazinin aristokrasiye öykünmesi ve sonra da işçi sınıfının orta sınıflarla rekabet edebilme becerisinden kaynaklanan daha geniş ve yaygın bir rekabet...

İnsanoğlu kendi kendine evcilleşmiş bir hayvandır; bir memelidir; bir insansıdır; sosyal bir insansıdır; kur yapma teşebbü­sünün erkekten geldiği ve kadınların genelde doğdukları toplumdan ayrıldıkları bir insansıdır; erkeklerin hayvan avladığı, kadınların ot topladığı bir insansıdır; erkeklerin nispeten hiyerarşik, kadınların nispeten eşitlikçi oldukları bir insansıdır; erkeklerin eşlerine ve çocuklarına yiyecek ve koruma sağlayıp yanlarında bulunarak yavrularının yetişmesine muazzam miktarlarda yatırım yaptığı bir insansıdır; tekeşli çiftlerin birlikteliği kuralına dayalı fakat birçok erkeğin aşk ilişkisi yaşadığı ve bazı erkeklerin de çokeşliliği elde ettiği bir insansıdır; alt sosyal tabakalardan erkeklerle evli olan kadınların, yukarı tabakadan erkeklerin genlerine ulaşabilmek için sık sık kocalarını boynuzladıkları bir insansıdır; kadın bedeninin birçok özelliğinin (dudaklar, göğüsler, beller) ve her iki cinsin de zihinlerinin (şarkı­lar, rekabetçi ihtiraslar, statü arayışları) eş bulmak için girişilen rekabette kullanılmak üzere tasarlanmış olduğundan, karşılıklı ve muazzam yoğunlukta bir cinsel seçilime tabi olmuş bir insansıdır; ilişkilendirme/çağrıştırma yoluyla öğrenmek, konuşarak iletişim kurmak ve geleneklerini sonraki nesillere aktarmak için olağanüstü çeşitlilikte yeni içgüdüler geliştirmiş bir insansı­dır. Ama gene de bir insansıdır. 

Muhtemelen bu kitaptaki fikirlerin yarısı yanlıştır. İnsanlık ilminin geçmişi pek yüreklendirici değildir.  İhtiraslı, mantıksız, çıkarcı ve dindar. David Hume "Hiçbir edebi girişim benim İnsan Doğası Üzerine Tez'im kadar talihsiz olmamıştır. Araştırmam Baskı makinesinden ölü doğmuş olarak çıktı" demişti. Fakat bir an Hume'dan bu yana ne denli ilerleme kaydetti­ğimiz ve insan doğasını tümüyle anlama gayemize hiç olmadığı kadar yaklaştığımız aklıma geliyor. Bu gayeye pek erişemeyece­ğiz ve belki de asla erişmemek bizim için daha isabetli olacaktır. Ama "Neden?" diye sormayı sürdürebildikçe, asil bir amacı­mız var demektir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız