Tarih ve Ütopya

Bir Tibet metninde, "Vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece," denir. Ben o kadar uzağa gitmeyeceğim: Çocukluğumun manzarası için dünyanın bütün manzaralarını verirdim. Ayrıca eklemem gerekir ki, çocukluğumu bir cennete dönüştürüyorsam, bunun tek sorumlusu hafızamın sakatlıkları ve gözbağcılığıdır. 

Tarafların birbirini yok etmeden karşı karşıya gelebilmesini benim izanım almıyordu. Türün ayıbı, tutkusuz, inançsız, mutlağa elverişsiz, gelecekten yoksun, her noktada dar kafalı, bana bir tartışmanın amacının karşıdakinin tuz buz edilmesi olduğunu öğreten o yüce bilgeliğe erişemeyen, kanı çekilmiş bir insanlığın simgesi - böyle bakıyordum parlamenter rejime. 

Tanınmış olmanın ne hayrı var? Filanca bilge ya da falanca çılgın, bir Marcus Aurelius ya da bir Neron bizi tanımadıktan sonra... Nice ilahımızın gözünde hiçbir zaman var olmuş olmayacağız, adımız kendimizden önceki yüzyılların hiçbirini allak bullak etmeyecek; sonradan geleceklerin de ne önemi var? Ebediyet delisi için, geleceğin, zamanın o yarısının ne önemi var?

"Ne yapmalı? Nasıl bir uçuruma düşeceğim?" diye soruyordum durmadan kendime. Enerjimin azalması ölçüsünde hoşgörü eğilimim kuvvetleniyordu. Artık genç olmadığım muhakkaktı: Öteki, anlaşılır, hatta gerçek görünüyordu bana. 

Rejimler arasındaki farklılık, göründüğünden azdır; siz zoraki yalnızsınız, biz dayatmasız yalnızız. Cehennem ile hazin bir cennet arasındaki mesafe o kadar mı büyüktür? Bütün toplumlar kötüdür; ama bunun dereceleri olduğunu kabul ediyorum. Eğer bu toplumu seçtiysem, beterin nüanslarını ayırt etmeyi bilmemdendir. 

Özgürlük, kendini gösterebilmek için boşluk icap ettirir; bunu talep eder -ve buna boyun eğer. Özgürlüğü belirleyen koşul, tam da onu ortadan kaldıran koşuldur. Dayanak noksanlığı çekmektedir: Ne kadar tamam olursa o kadar temelsizleşecektir, zira her şey onu tehdit eder, içinden çıktığı ilke dahi. İnsanın yapısı, özgürlüğü kaldırmaya veya onu hak etmeye o derece müsait değildir ki, bizzat özgürlüğün ona sağladığı yararlar altında ezilir. 

Özgürlükler ancak hasta bir toplumsal bünyede serpilip gelişir; Hoşgörü ve güçsüzlük eşanlamlıdır. Her şeyde olduğu gibi, siyasette de besbellidir bu. Bu hakikati sezinlediğimde ayağımın altındaki toprak kaymıştı.

Aslında hepimiz de, var olduğumuz sürece bu tutkuya sahibizdir: Ötekilere ya da kendimize karşı suikast tutkusuna. Yalnız, bu tutku bizim içimizde  doyurulmamış halde kalır; öyle ki eserlerimiz, nasıl olurlarsa olsunlar, başkasını ya da kendimizi öldüremememize bağlıdırlar. Bunu her zaman kabullenemeyiz, sakatlıklarımızın içsel mekanizmasını seve seve bilmezden geliriz. 

II. Mehmet Konstantinopolis'i kuşatmaya aldığında, her zamanki gibi bölünmüş olan, üstelik Haçlıların anısını kafasından sildiğine sevinen Hristiyanlık alemi, müdahaleden imtina etti. Kuşatma altındakilerin önce hissettiği rahatsızlık, felaketin kesinliği karşısında hayrete dönüştü. Panikle gizli bir tatmin arasında kalan Papa yardım vaadinde bulundu, ama çok geç gönderdi yardımını: "Mezhep ayrılıkçıları" için acele etmenin ne lüzumu vardı? Bununla birlikte "mezhep ayrılığı" başka yerde güç kazanacaktı. Roma, Bizans'ın yerine Moskova'yı mı tercih etmiştir? Uzakta bir düşman daima yakında bir düşmana tercih edilir. Buna benzer olarak, günümüzde Anglo Saksonlar, Avrupa'da Rus üstünlüğünü Alman üstünlüğüne tercih etmek zorundaydılar. Zira Almanya fazla yakındı. 

Bölünmeler ve mezhep ayrılıkları, kılık değiştirmiş milliyetçiliklerdir. Ama Reform yalnızca Batı'nın bağrında bir aile içi çekişme, bir rezalet görünümü almışken, Ortodoksluk daha derin bir karaktere bürünerek bizzat Batı dünyasıyla bir bölünmenin belirtisi olacaktı. Rusya Katolikliği reddetmekle evrimini geciktiriyor, çabucak uygarlaşmak için çok önemli bir fırsatı kaçırıyor, bir yandan da cevher ve birlik kazanıyordu; durgunluğu onu farklı kılıyor, başkalaştırıyordu; kendini geride bıraktığı için Batı'nın bir gün pişman olacağını muhtemelen sezerek hevesleniyordu buna. 

Kuvvetlendikçe, Marksizm'in onu bir şekilde uzaklaştırmış olduğu köklerinin bilincine vardıkça, zoraki bir evrenselcilik küründen sonra, Ortodoksluk lehine tekrar Ruslaşacaktır. Üstelik Marksizm'e damgasını öyle bir vurmuştur ki, Slavlaştırmıştır onu. Geleneklerine yabancı bir ideolojiyi benimseyen ve onun özünü değiştiren muayyen bir büyüklükteki her halk, kendi ulusal alınyazısı yönünde büker onu; kendi yararına bozar, kendi dehasından ayırt edilmez bir noktaya getirir.

Zaman, uzun vadede, zincire vurulmuş halklardan yanadır: kuvvet ve yanılsama biriktirerek gelecekle, umutla yaşarlar, fakat özgürlük içindeyken daha umulacak ne kalır? Ya da özgürlüğü cisimleştiren başıboşluk, dinginlik ve gevşeme rejimindeyken? Özgürlük, sunacak hiçbir şeyi olmayan harikadır, bir halkın hem cenneti hem tabutudur. Yaşam ancak onunla anlamlıdır; ama o da yaşam noksanlığı çeker...

Diğer halkların kazanımlarından yararlanmada, ondan çabuk davranan çıkabilmiş midir? Büyük Petro'nun icraatı, hatta devrimin icraatı, dahiyane bir asalaklığa benzemektedir. Tatar boyunduruğu altında yaşanan korkunçluklara bile ustalıkla katlanmıştır o. Hesaplı bir tecrit içine kapanarak Batı'yı taklit etmeyi bilmiştir, ama Batı'daki zihinleri kendine hayran etmeyi ve onları baştan çıkarmayı daha da iyi becermiştir. Aydınlanmanın mirasçılarının, yani solcu insanların Lenin'le Stalin'in girişimlerine vurulması gibi, Ansiklopediciler de Petroyla Katerina'nın girişimlerine vurulmuşlardı. Bu olgu Rusya'nın lehinedir; yoksa alabildiğine karmaşık ve harap durumda olan, "ilerleme" yi başka yerde, kendilerinin ve yarattıklarının dışında arayarak bugün kendilerini Dostoyevski şahsiyetlerine Ruslardan da fazla yakın hisseden Batılıların değil. Ayrıca Batılıların bu şahsiyetlerin sadece, güçsüz taraflarını çağrıştırdıklarını, ne delice yırtıcı heveslerine ne de erkeksi kudurganlıklarına sahip olduklarını da belirtmek uygundur.

Asırlık gizleme tecrübesi kadar önsezisiyle de ince olan Rus, tarihsel açıdan bir çocuktur belki, ama psikolojik açıdan hiç öyle değildir; genç içgüdülere ve yaşlı sırlara sahip insan karmaşıklığı bundan kaynaklanır; davranışlarının acayipliğe varan çelişkileri de bundandır.

"Gitmekte olan dünya nazarında, Slavlar eski Cermenler değil mi?" diye soruyordu Herzen, geçen yüzyılın ortasında. Rus liberallerinin en ileri görüşlüsü ve en parçalanmışıydı; peygamberimsi sorular soran bir beyindi. 

Bütün insanlar az çok haset duyarlar: Siyaset adamları katiyetle öyledir. Kendinin yanında ya da üstünde kimseye tahammül edilememesi ölçüsünde siyaset adamı olunur ancak.

Hasetten habersiz olan, onu ihmal eden ya da ondan kaytaranın vay haline! Bunu yapan, ilk günahın sonuçlarından; harekete geçme, yaratma ve yok etme ihtiyacından kaytarmış olur. Başkalarını kıskanamadığına göre, onların arasında ne arayacaktır ki? Bir enkaz yazgısı beklemektedir onu.

Eğer fiiliyat hasetin ürünüyse, en uç ifadesiyle siyasi mücadelenin neden rakiplerimizin ya da düşmanlarımızın safdışı bırakılmasını temin etmeye özgü hesap ve dolaplara indirgendiği anlaşılacaktır. Doğru yere mi vurmak istiyorsunuz? Sizin kategorilerinize ve sizin önyargılarınıza uygun düşünüp, yanınızda sizinle aynı yolu katetmiş olup zorunlu olarak yerinizi almayı ya da sizi alt etmeyi düşleyenlerin tasfiyesiyle işe başlayın. Rakiplerinizin en tehlikelileri onlardır; onlarla yetinin, ötekiler bekleyebilir. İktidarı ele geçirirsem ilk dikkat edeceğim şey tüm arkadaşlarımı yok etmek olurdu. Başka türlü davranmak mesleğin içine etmektir, tiranlığın itibarını düşürmektir. Bu konuda çok usta olan Hitler, senli benli olduğu tek kişiyi, Roehm'ü ve ilk yandaşlarının büyük bir bölümünü bertaraf ederek bilgelik örneği sergilemiştir. Stalin de kendi adına bundan aşağı kalmamıştır, Moskova Davaları bunun tanığıdır. 

"Peki ya halk?" denecek. Bu kelimeyi istihzasız (alay, aşağılama -sız) kullanan düşünür ya da tarihçi, saygınlığını yitirir. Halkın neye yazgılı olduğunu çok iyi biliriz: Kendisini sakatlayan ve bunaltan maksatlara razı olarak, olaylara ve hükmedenlerin fantezilerine maruz kalmak.

Halka acımak yararsızdır: Davası çaresizdir. Uluslar ve imparatorluklar, halkın, aleti olduğu büyük haksızlıklara yaltaklanmasıyla kurulur. Onu horgörmeyen tek bir devlet başkanı ya da fatih yoktur; ama bu hor görüyü kabullenir ve bununla geçinir. Bitkin veya kurban olmayı bıraksa, alnına yazılanlara karşı gelse, toplum dağılırdı; onunla birlikte düpedüz tarih de. Fazla iyimser olmayalım: Halkın içinde, bu kadar güzel bir ihtimali tasarlamaya izin veren hiçbir şey yoktur. Olduğu haliyle, despotluğa bir davetiyeyi temsil etmektedir. Onun badirelerine katlanır, bazen bunu temenni eder, başkaldırdığındaysa eskilerinden daha dehşet verici olan yeni despotlara koşmak için yapar bunu.

Bize birkaç övgü bahşettikleri zaman da buna onca ima ve incelik katarlar ki, ihtiyatlarla dolu olduğu için pohpohlamaları bir hakarete eş olur. Gizlice temenni ettikleri şey, çökmemiz, aşağılanmamız ve mahvımızdır. Başarımızı gaspa benzeterek, düşüncelerimiz ve hareketlerimizin boş olduklarını yaymak için bütün ileri görüşlülüklerini kullanarak onları incelerler; ancak yokuş aşağı inmeye başladığımızda bağışlayıcı olurlar. Tepetaklak yuvarlanmamızın seyrine öyle iştiyakla katılırlar ki, o zaman bizi resmen sever, çilelerimize acır, kendi çilelerinden kaçıp bizimkileri paylaşır ve onlarla beslenirler. Yükselmemiz sırasında bizi acımasızca incelemiş, nesnel olmuşlardır; şimdi, bizi olduğumuzdan başka görme zarafetini kendilerine hak görebilir ve yeni başarılara yaşamayacağımıza kanaat getirip eski başarılarımızı affedebilirler. Bize öyle bir düşkünlükleri vardır ki, zamanlarının açıkça geniş bir bölümünü bizim biçimsizliklerimiz üzerine eğilmeye ve kifayetsizliklerimizle kendilerinden geçmeye harcarlar. Sezar'ın büyük hatası, onu yakından gözleyen ve ilahi bir yaratılışta olduğunu iddia etmesini kabullenemeyen yakınlarından çekinmemesi olmuştur; onu tanrılaştırmayı reddetmişlerdir; kalabalık da buna razı olmuştur, ama kalabalık her şeye razı olur.

Sırf etkili olanlar göz önünde bulundurulursa, bir Calvin ya da bir Luther, bugün hala çözüme varmamış çatışmaları başlatmış olmalarıyla, bir Şarlken'i ya da II. Felipe'yi gölgede bırakırlar. Manevi Sezarcılık esas anlamıyla Sezarcılıktan daha incedir ve altüst oluşlar açısından daha zengindir: Bir nam bırakmak istiyorsanız, onu bir imparatorluktan ziyade bir kiliseye bağlayın. Bahtınıza ya da delice heveslerinize bağlanmış çömezleriniz olur.

Mükemmel olmak isteyen bir toplum, deli gömleğini moda haline getirmeli ya da mecburi kılmalıdır. Zira insan ancak kötülük yapmak için yerinden kımıldar. Onun iktidar saplantısını tedavi etmekle ve özlemlerine gayri siyasi bir yön vermekle böbürlenen dinler, otoriter rejimlerle aynı noktada buluşurlar; çünkü başka yöntemlerle olmasına karşın onlar da insanı terbiye etmek, doğuştan gelen büyüklük hastalığını, tabiatını uslandırmak isterler. 

Tiransız bir dünya, sırtlansız bir hayvanat bahçesi kadar sıkıcı olurdu. Ürküntü içinde beklediğimiz efendi de tam bir çürümüşlük meraklısı olacaktır; onun yanında hepimiz leşler gibi görüneceğiz. Gelsin de koklasın bizi, çıkardığımız kokulara bulansın! Evren üzerinde yeni bir koku dolanıp durmaktadır bile. 

Bütün darbeler tiranlara karşı oldu, hiçbiri tiranlığa karşı olmadı. 

Hiçbir şey, kendi ilkel temeline, kökenlerinin çağrısına direnme zorunluluğu kadar mutsuz kılmaz kişiyi. 

Zalimliğin çeşitli yolları vardır. Konuşma, balta girmemiş ormanın yerini alarak, hemcinslerimize doğrudan zarar vermeden kurtlarını dökme imkanı sağlar hayvansılığımıza. Eğer uğursuz bir gücün kaprisi yüzünden konuşma melekemizi yitirseydik, hiç kimse emniyette olmazdı. Kanımızda yazılı olan cinayet ihtiyacını düşüncelerimize geçirmeyi başarmışızdır: Toplumun mümkün olması ve sürmesi de sadece bu cambazlıkla açıklanabilir. 

İster güçsüzlük, ister fırsat noksanlığı ya da tiyatro vari cömertlik nedeniyle düşmanlarının manevralarına tepki göstermemiş olanlar, suratların içe atılmış öfkelerin damgasını, hakaretin ve ayıplamanın izlerini, bağışlamış olmanın onursuzluğunu taşırlar. Atmamış oldukları şamarlar kendilerine döner ve kütle halinde suratlarına çarparak ödleklerini sergiler. Başarısızlıkları hınçlarını daha da artıracaktır ve ne kadar ufak olursa olsun her tecrübe, onlar için fazladan bir hınç demek olacaktır.

Dünyaya çocuk getirme düşkünü, tedavülden kalkmış suratlara sahip iki ayaklılar olan bizler, birbirimiz için bütün çekiciliğimizi yitirmişizdir ve şekli şemailimiz ancak birkaç bin nüfusu olan yarı ıssız bir yeryüzünde eski itibarını bulabilecektir. Hemcinslerimizin çoğalması iğrençliğe dönüşmektedir; onları sevme zorunluluğu da acayipliğe... Ama yine de bütün düşüncelerimize insaninin varlığı bulaşmıştır, bu düşünceler insan kokmaktadır ve bundan kurtulamamaktadır. 

Bilgi sevgiyi yıkar: Kendi sırlarımızı kavradığımız ölçüde hemcinslerimizden nefret ederiz; tam da bize benzedikleri için. 

Bizzat azizler de birbirini kıskanır ve dışlarlar; ayrıca tanrılar da... Tüm Olimposların salgın hastalığı olan o sürekli kapışmalar bunun kanıtıdır. Her kim bizimle aynı alana ya da aynı meseleye yanaşırsa, özgünlüğümüze, ayrıcalıklarımıza, varoluşumuzun bütünlüğüne bir saldırıda bulunur; hayallerimizi ve şanslarımızı elimizden alır. Onu devirme, yerle bir etme ya da en azından horlama zorunluluğu, bir misyon, hatta alınyazısı biçimine bürünür adeta. 

Sadece imtina eden, kendini hiçbir biçimde göstermeyen kişi hoşumuza gider; ama onun da hiçbir şekilde model mertebesine varmaması gerekmektedir: Kabul gören bile haseti tahrik eder ve meşru kılar. Bir miskin bile, miskinliğiyle dikkati çekerse, bunda parlarsa, hiç sevilmeme riskiyle karşı karşıya olur: Kendi üzerine fazla dikkat çekmektedir... İdeal olan, iyi ayarlanmış bir silinmedir. Bunu hiç kimse başaramaz. Ancak ötekilerin, kendileri de zaferi hedefleyenlerin aleyhine zafer kazanılır ve şöhret bile ancak sayısız adaletsizlik pahasına elde edilir. 

Bizimle aynı devirde yaşamayı "seçmiş olan", yanımızda koşuşan, ayağımıza dolaşan ya da bizi geride bırakan herkese kızgınızdır. Daha açık sözcüklerle: Her bir çağdaşımız çekilmezdir. Bir ölünün üstünlüğüne boyun eğeriz; bizzat varoluşu bizim için bir sitem ve bir kınama, tevazunun baş dönmelerine bir davet oluşturan bir canlınınkiyse asla. 

Hep uyanık kalan sıkı bir kin, bir bireyin çatısını tek başına oluşturabilir: Karakter zayıflığı, gedik veren bir hafızadan ileri gelir çoğu zaman. Küfürü unutmamak başarının sırlarından biridir, kuvvetli kanaatleri olan insanların istisnasız hepsinin elde bulundurduğu bir sanattır; zira her kanaat, aslen nefretten ve yalnızca ikincil olarak sevgiden yapılmıştır. 

Vazgeçme kapasitesi manevi ilerlemenin yegane kıstasını oluşturur; artık ne kendimizin ne de bu dünyanın parçası olduğumuz; zaferin istifa, pişmanlık anlamına, özellikle de melankoli duymadan kendini huzur içinde reddetme anlamına geldiği aşırı uca, iç çıplaklığa, şeyler bizi terk ettiğinde değil biz onlar terk ettiğimiz zaman ulaşırız. 

Zira görünümü ne kadar ağırbaşlı ve hafif olursa olsun, melankoli yine de hınçtan gelir: Acılığın izini taşıyan bir dalgınlık halidir, uyuşukluğa dönüşmüş bir kıskançlıktır, buğulu bir kindir. 

Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum. Bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyordur da onca insan birbirini yok etmeden, birbirinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyordur. Aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, sürmesini ve istikrarını teminat altına alır. Zaman zaman, içgüdülerimizin sebeplendiği bazı sarsıntı dönemleri olur; sonra, hiçbir şey olmamış gibi birbirimizin gözünün içine bakmaya ve fazla görünür biçimde birbirimizi hırpalamadan bir arada yaşamaya devam ederiz. 

Ütopya, özü gereği Maniheizm karşıtıdır. Anormalliği, biçimsizliği, düzensizliği çekemez; homojenin, tipin, yinelemenin ve Ortodoksluğun sağlamlaştırılmasına yönelir. Ama yaşam kopmadır, sapmadır, maddenin kurallarına aykırılıktır. İnsan da yaşam nazarında ikinci dereceden bir sapmadır; bireyselin, kaprisin zaferidir; uykuda canavarlar tutan olan toplumun doğru yola getirmeyi hedeflediği bölücü hayvandır, saçma sapan hayalettir. Tamı tamına sapmış, uyandırılmış canavar olan o cisimleşmiş yalnızlıktır, evrensel düzene aykırılıktır; bir istisna olmakla kendini eğler, külfetli imtiyazları içinde tecrit olur ve "hemcinslerimden fazla kazandığını süre olarak öder: Ne kadar göze batarsa o kadar tehlikeli ve kırılgan olacaktır, zira uzun ömrüyle ötekilerin huzurunu bozar ve sitenin ortasında kendine bir istenmezlik statüsü yaratır. 

İsa, Tanrının Krallığının "burada" ya da "şurada" değil içimizde olduğunun güvencesini verirken, "krallığı" zorunlu olarak dışta gören, onun derin benliğimizle ya da bireysel selametimizle bağını hiç kurmayan ütopya inşalarını peşinen kınıyordu. Bunlar bizi öylesine derinden etkilemişlerdir ki, kurtuluşumuzu dışarıdan, şeylerin akışından ya da toplulukların ilerlemesinden bekleriz. 

Tanrının Krallığını içlerinde bulmayı beceremeyen ya da daha ziyade bunu aramak istemeyecek kadar uyanık olan Hristiyanlar, oluşa yerleştirmişlerdir onu: Bir öğretiyi, başarısını temin etmek amacıyla bozmuşlardır. 

Mülkiyetin zararlarını, temsil ettiği korkunçluğu, sebep olduğu musibetleri kınadıkları için ütopyaları ne kadar övsek azdır. Ufak ya da büyük, mal sahibi özünde kirlenmiştir, kokuşmuştur: Kokuşması, dokunduğu ya da kendine mal ettiği en ufak nesneye bile bulaşır.

Bu konuda ısrar etmekten çekinmeyelim, varlık sahibi olmanın her biçimi alçaltır, aşağılıklaştırır, hepimizin içinde uyuklamakta olan canavarı pohpohlar. 

Hiçbir şeyin size ait olmadığının fark edilmesiyle nasıl kibirlenilir! Ne vahiydir o! Kendinizi son insan zannederken, birden, mahrumiyetinizden şaşkın ve sanki aydınlanmış gibi, artık acı çekmezsiniz; tam aksine, bundan gururlanma payı çıkarırsınız. Hala temenni ettiğiniz tek şey de, bir aziz veya bir kaçık kadar yoksun olmaktır.

Geleneksel değerler canımıza tak ettiğinde, zorunlu olarak onları inkar eden ideolojiye yöneliriz. Olumlu formüllerden çok, inkar gücüyle baştan çıkarır o. Toplumsal düzenin altüst olmasını arzulamak, komünist temaların az ya da çok izini taşıyan bir bunalımdan geçmektir. Tıpkı dün olduğu gibi, yarın olacağı gibi, bugün de bu böyledir.

Tek başına ele alındığında, gelecek üzerine bir gıdım bile yanılsama muhafaza edildiği takdirde hala katılınabilecek yegane gerçeklik gibi görünür: İşte bunun için, hepimiz çeşitli derecelerde komünistiz... Ama bir doktrini pratik olarak hayata geçişinden ayrılmaz olan anormallikler haricinde yargılamak, kısır bir spekülasyon değil midir hiç? İnsan hep adaletin gelmesini umacaktır; adaletin zaferi için özgürlüğünden vazgeçecek, sonra da buna pişman olacaktır. 

Tarihin zemini görünümüne damgasını vuran doktrinleri içine sızdırmadığından, teorilerin elinden hiçbir şey gelmez. Hristiyanlık çağı Hristiyanlıktan bambaşka bir şey olmuştur; komünist çağ da olduğu haliyle komünizmi çağrıştıramazdı. Doğal Hristiyan, ya da doğal komünist olay yoktur.

Ütopya, dayanakları olan bir yanılsamaysa, komünizm daha da ileri giderek bunun kararnameye bağlanmış ve dayatılmış yanılsaması olacaktır: Kötülüğün her taraftaki mevcudiyetine bir meydan okumadır, mecburi bir iyimserliktir. Tecrübe ve badirelerden geçe geçe hayal kırıklığı sarhoşu olan ve Tekvin'in yazarı örneğinde olduğu gibi altın çağla oluşu birleştirmekten tiksinen kişi, zor alışacaktır buna. "Sınırları çizilmemiş ilerleme" manyaklarını ve onların adaleti şu dünyada üstün getirmek için çabalarını horgördüğünden değil; ama bu kendisine mutsuzluk da verse, adaletin maddi bir imkansızlık, muazzam bir saçmalık, asla gerçekleşmeyeceğini kesinlikle teyit edebileceğimiz ve aleyhinde tabiatla toplumun tüm yasalarını seferber etmiş göründükleri tek ideal olduğunu bilmektir.,

Chamfort'un belirttiği gibi, bu şehrin sakinlerinin beşte dördünün "kederden öldükleri"ni bir an bile unutmuyorum. Sizi aydınlatmak için ekleyeyim ki, geri kalanlar, benim de içinde bulunduğum nadir imtiyazlılar bundan pek heyecanlanmıyorlar ve ne için öleceğini bilme avantajına sahip olan büyük çoğunluğa gıpta bile ediyorlar. Paris 1957

Emil Cioran 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız