Bir son duygusu

Annesi yıllar önce, babasını Adrian ve kız kardeşiyle başa çıkmak zorunda bırakarak, evi terk edip gitmişti. Bu, "tek ebeveynli aile" teriminin kullanıma girmesinden çok önceydi; o zamanlar "dağılmış bir yuva" ifadesi kullanılırdı ve Adrian da yuvaları dağılmış bir aileden gelen tanıdığımız tek kişiydi. Bunun onda fazlasıyla varoluşsal öfke birikimi yaratmış olması gerekirdi ama her nasılsa yaratmamıştı; annesini sevdiğini babasınaysa saygı duyduğunu söylüyordu. Üçümüz, içten içe, Adrian'ın oluşturduğu vakayı inceledik ve şöyle bir kurama vardık: mutlu bir aile yaşamına sahip olmanın anahtarı ortada bir aile olmamasıydı, ya da en azından, birlikte yaşayan bir aile olmamasıydı.

O günlerde, yaşamlarımıza serbest bırakılmayı bekleyerek, bir çeşit kısıtlama bölmesi içinde tutulduğumuzu düşünüyorduk. Ve o bırakılma anı geldiğinde, yaşamlarımız -ve zamanın kendisi- hızlanacaktı. Yaşamlarımızın zaten başlamış olduğunu, bir avantajın çoktan kazanıldığını ve bir zarara da çoktan uğranıldığını nereden bilecektik? Aynı zamanda, serbest bırakılmamızın, sınırları önceden ayırt edilemeyen daha geniş bir kısıtlama bölmesinde olacağını.

Hocalarla ana babalar bize rahatsız edici bir tonda kendilerinin de bir zaman genç olduklarını, bu yüzden de bu konularda otoriteyle konuşabileceklerini anımsatırlardı. Bu sadece bir dönem, diye ısrar ederlerdi. Bu dönemi atlatacaksınız, yaşam size gerçekliği ve gerçekçiliği öğretecek. Ne var ki biz o zamanlar onların bizler gibi olabildiklerini kabullenmeye yanaşmıyorduk ve yaşamı -aynı zamanda da hakikati, ahlaklılığı ve sanatı- saygınlıkları tartışmalı hale gelmiş olan büyüklerimizden çok daha açık bir şekilde kavrıyorduk. 

Korkularımızın bir başkası da buydu: Yaşam'ın Edebiyat gibi çıkmayacağı korkusu. Ana babalarımıza bir bakın, Edebiyatın malzemesi miydi onlar? En iyi olasılıkla, gerçek, hakiki, önemli şeylerin olabileceği toplumsal bir arka planın parçası olarak, seyirci ve izleyici durumuna özlem duyabilirlerdi onlar. Neler gibi? Edebiyatın sözünü ettiği şeyler gibi: aşk, seks, ahlak, dostluk, mutluluk, ıstırap, ihanet, zina, iyi ve kötü, kahramanlar ve kötü adamlar, suç ve masumiyet, hırs, güç, adalet, devrim, savaş, babalar ve oğullar, anneler ve kızlar, topluma karşı birey, başarı ve başarısızlık, cinayet, intihar, ölüm, Tanrı. Ve tahıl ambarı baykuşları. Elbette, başka tür edebiyatlar da vardı -kuramsal, kendine gönderme yapan, gözü yaşlı bir özyaşam öyküsellik içeren- ama bunların hepsi de sadece entelektüel mastürbasyondan ibaretti. 

Derken yaşam kendi ritmini buldu ve zaman hızlandı. Bir başka deyişle, ben bir kız arkadaş buldum. Elbette daha önce birkaç kızla tanışmıştım ama ya onların kendilerine olan özgüvenleri beni beceriksizleştirmişti ya da gergin halleri benim kendi gerginliğimi pekiştirmişti. Belli ki nazik ve tatlı dilli yirmilik oğlanlardan, dizleri titreyen on sekizliklere aktarılan gizli bir erkeksi kod vardı; bu koda bir kez egemen olunduğunda o, sizi kızları "tavlamaya" ve bazı durumlarda da onlarla "iş bitirmeye" muktedir kılıyordu. Ne var ki ben bu kodu hiçbir zaman öğrenmedim ya da anlayamadım ve muhtemelen hala da anlamış değilim. 

Benim "tekniğim" hiçbir tekniğe sahip olmamaya dayanıyordu; başkaları, hiç kuşkusuz haklı olarak, bunu beceriksizlik olarak görüyorlardı. En basitinden "bir içki içmeyi arzu eder miydin, sonra da dansa gideriz ya da seni eve kadar geçiririm, bir kahve içmeye ne dersin?" türünden bir bağlama taktiği, benim asla gösteremeyeceğim bir gözü pekliği içeriyordu. Ben sadece etrafta dolanıyor ve her şeyi berbat etmeyi beklerken ilginç sözler etmeye çalışıyordum.

Benim zamanımda olan biten şuydu: bir kızla tanışıyordunuz, onun çekiciliğine kapılıyordunuz, ona hoş görünmeye uğraşıyordunuz, onu bir iki sosyal olaya katılmaya sözgelimi, puba gitmeye davet ediyordunuz, sonra onu tek başına dışarı çıkarıyordunuz, sonra yine aynı şeyi yapıyordunuz, derken değişken sıcaklıkta bir iyi geceler öpücüğünden sonra, onunla bir şekilde resmen "çıkmış" oluyordunuz. Kamu önünde kendinizi ancak yarı yarıya angaje ettiğinizde, kızın cinsel politikasının ne olabileceğini keşfediyordunuz. Ve bu bazen, kızın bedeninin balık avlamanın yasak olduğu bir bölge kadar sıkı korunduğu anlamına geliyordu.

Eğer insanların söylediklerinize dikkat etmesini istiyorsanız, sesinizi yükseltmeniz değil de alçaltmanız gerektiğine ilişkin bir şeyler okumuştum bir yerde: gerçekte, asıl dikkati çeken şey buydu.

Oradayken bir kızla tanıştım: Annie. Amerikalıydı, benim gibi yolculuk yapıyordu. Kendi ifadesiyle işi pişirdik ve üç ayı birlikte geçirdik. Yün örgülü gömlekler giyiyordu, gri yeşil gözleri ve dostane bir havası vardı; kolaylıkla, çabucak sevgili oluverdik, talihime inanamıyordum. Bunun ne kadar basit olduğuna da inanamıyordum: dost olmak ve yatak arkadaşı olmak, gülmek ve birlikte içki ve biraz esrar içmek, dünyanın bir bölümünü yan yana görmek ve sonra da birbirimizi suçlamadan ya da kınamadan ayrılmak. Rüzgar ne yandan esiyorsa o yana git, derdi ve söylediğinde de ciddiydi. 

Zihnim ikide bir, onun çatı katında kendini astığı vakitlerde, kendimizi kaptırdığımız şu ateşli ve masum tartışmalara dönüp duruyordu. İntiharın her özgür kişinin hakkı olduğu bize felsefi anlamda aşikar bir şey olarak görünmüştü: ölümcül bir hastalık ya da bunamayla karşı karşıya kalındığında mantıki bir edim, işkence ya da başkalarının kaçınılmaz ölümleriyle karşı karşıya kalındığında kahramanca bir edim, karşılıksız aşkın öfkesi içindeyse görkemli bir edimdi. (bakınız: Büyük Edebiyat)

Bunların hiçbiri Adiran için de geçerli olamazdı. Sorgu yargıcı için bıraktığı intihar mektubunda gerekçelerini açıklamıştı. Yaşamın istenmeden bağışlanmış bir armağan olduğunu, düşünen insanın hem yaşamın doğasını hem de bu doğanın birlikte geldiği koşulları incelemek için felsefi bir görevi olduğunu ve eğer bu kişi hiç kimsenin istememiş olduğu bu armağandan vazgeçmeye karar verirse, o kararın sonuçları üzerinde hareket etmenin ahlaki ve insani bir görev olduğunu söylüyordu. 

Sorgu yargıcının soruşturma sonunda verdiği hüküm, Adrian Finn'in kendini "akli dengesi bozulmuşken" öldürdüğüydü. Bu geleneksel ifadenin beni ne denli kızdırdığını anımsıyorum: Adrian'ın dengesini asla yitirmeyecek bir akla sahip olduğuna kalıbımı basardım. Gelgelelim hukukun gözünde, kendinizi öldürürseniz tanım gereği aklınız başınızda değildi, en azından bu edimi yerine getirdiğiniz vakitte. Hukuk, toplum ve din, aklı başında, sağlıklı olup da kendinizi öldürmenizin olanaksız olduğunu söylüyordu. Belki de bu otoriteler, intiharın akıl yürütme mantığının, sorgu yargıcının maaşını ödeyen devlet tarafından organize edildiği biçimiyle yaşamın doğası ve değerini şüpheyle sorgulamasından korkuyordu. Sonra, aklınızı geçici olarak yitirdiğiniz ilan edildiğine göre kendinizi öldürme gerekçelerinizin de delice olduğu varsayılıyordu. 

Bir İngiliz, bir keresinde evliliğin, önce pudingin servis edildiği uzun ve sıkıcı bir yemek olduğunu söylemişti. Sanıyorum, çok kinikçe bir söz bu. Ben evliliğimden zevk aldım ama belki de benim kendi iyiliğim için çok sessiz, çok huzur doluydu bu evlilik. Bir on yıl kadar sonra Margaret restoran işleten bir herifle ilişki kurdu. Susienin velayeti paylaşıldı. Bereket versin ki, bu ayrılıktan çok etkilenmişe benzemiyordu.

Bundan başka, daha da boşalan yaşamımda, belki de fikirlerimi daha gerçekleştirilebilir göstermek için "proje" diye adlandırdığım çeşitli fikirler geliştirdim. Bunların hiçbiri de gerçekleşmedi. Susie büyüdü ve insanlar ona Suzan demeye başladılar. Yirmi dördüne geldiğinde, bir nikah dairesi koridorunda koluna girdim. Ken bir doktor, şimdi biri oğlan biri kız iki küçük çocukları var. Cüzdanımda taşıdığım fotoğraflarında olduklarından hep daha genç görünüyorlar. Sanırım, "felsefi olarak aşikar bir şey" dememek için, normal, diyorum. Ama insan bazı sözleri yinelediğini fark ediyor. Sözgelimi, "Ne çabuk büyüyorlar, öyle değil mi?" ifadesi. Aslında bütün demek istediğiniz: zaman benim için bugünlerde daha hızlı geçiyor.

Tarih daha çok, çoğu ne zafer kazanmış ne de yenilgiye uğramış olan hayatta kalanların anılarıdır.

Biz gençken, otuz yaşının üstündeki herkes orta yaşlı, ellinin üstündeki herkes ihtiyar gözüküyordu. Ve geçip giden zaman, o kadar da yanılmadığımızı doğruluyor. Gençken son derece kesin ve kaba olan şu küçük yaş farklılıkları, aşınıp gidiyor. Sonunda hepimiz de aynı kategoriye ait oluyoruz, genç olmayanlar kategorisine. Kendim buna hiçbir zaman fazla aldırış etmedim.

Tek başına yaşamanın kendine acıma ve paranoya anları oluyor.

Avukat gibi birisiyle konuştuğunuzda, bir süre sonra kendiniz gibi görünmekten çıkıp sonunda onun gibi göründüğünüz hiç dikkatinizi çekti mi?

Biliyorum ki çoğu erkek tanıştığı kız ve yaptığı seks sayısını abartır, ben tam tersini yaptım.

Avukatlık stajı yapan ama sonra hevesini kaybedip bu işi hiç icra etmeyen bir arkadaşım vardı. Bana, boşa harcanmış bu yılların bir kazancının artık hukuktan da avukatlardan da korkmamak olduğunu söylemişti. Böyle bir şey daha genel olarak da oluyor, öyle değil mi? Ne kadar çok öğrenirseniz, o kadar az korkuyorsunuz. Akademik çalışma anlamında "öğrenmek" değil de pratik yaşam anlayışı içinde öğrenmek. 

"Kendi canını aldı" ifadesi kullanılır genelde ama Adrian aynı zamanda kendi yaşamının sorumluluğunu üstüne aldı, onun komutasını üstlendi, onu ellerine aldı ve sonra da ellerinden çıkardı. Ne kadar azımız -geride kalan bizler- aynı şeyi yaptığımızı söyleyebiliriz? Düşe kalka yaşayıp dururuz, yaşamın başımıza gelmesine izin veririz, azar azar bir anılar deposu oluştururuz. Birikim sorunu işte bu noktadadır ancak Adrian'ın kast ettiği anlamda değil, sadece basit toplama ve yaşama eklenmesi anlamında. Şairin dediği gibi, toplamayla artış arasında bir fark vardır.

Yeniyetmeliğimin son yıllarında zihnimin serüvencilik imgeleriyle kendi kendini sarhoş ettiği bir dönemi anımsıyorum. Büyüdüğümde böyle olacak. Oraya gideceğim, bunu yapacağım, bunu keşfedeceğim, o kadını seveceğim ve sonra da onu, onu ve onu. Romanlardaki insanların yaşadıkları gibi yaşayacağım ve yaşadım. Hangileri emin değilim, sadece şu tutku ve tehlike, esrime ve umutsuzluk (ama öte yandan daha fazla esrime) beni bekliyor olacak. Bununla birlikte... "sanatın abarttığı yaşamın küçüklüğüyle" ilgili şeyi kim söylemişti? Yirmilerimin sonunda serüvenciliğimin uzun süredir tavsamış olduğunu kabul ettiğim bir an oldu. Yeniyetmeliğimde düşünü kurduğum şeyleri hiçbir zaman yapmayacaktım. Bunun yerine, bahçemdeki çimi biçtim, tatillere çıktım, bana biçilen hayatı yaşadım.

Sonra Adrian'ı daha fazla düşündüm. Başlangıçtan beri her şeyi, hepimizden her zaman daha açık bir şekilde görmüştü. Bizler yeniyetmelik sıkıntılarımızın keyfini çıkarırken, rutin hoşnutsuzluklarımızın insanlık durumuna özgün bir yanıt olabileceğini hayal ederken, Adrian daha o zamandan ileriye bakıyor, çevresindekileri daha kapsamlı olarak değerlendiriyordu. Hayatı da daha açık olarak hissediyordu, hatta belki de özellikle onun yaşanmaya değer olmadığına karar verdiğinde. Kendimi onunla karşılaştırdığımda ben, yaşamın bana sunduğu az sayıda dersten çok fazla şey öğrenememiş, işe yaramazın teki olmuştum hep. Kendi açımdan yaşamın gerçekleriyle uzlaştım ve onun gerekliliklerine boyun eğdim, eğer buysa; o zaman, o yıllar işte böyle geçip gitti.

Vasat, okuldan ayrıldığımdan beri bu olmuştum ben. Üniversitede ve işte vasat; dostlukta, sadakatte, aşkta vasat; hiç kuşkusuz, sekste vasat. Birkaç yıl önce araba kullanan İngiliz yurttaşları üzerine bir anket yapılmıştı; bu anket, görüşüne başvurulan sürücülerin yüzde doksan beşinin kendilerinin vasatın üstünde sürücüler olduklarını düşündüğünü gösteriyordu. Ne var ki ortalamalar yasasına göre, çoğumuz vasat olmaya mahkumuz. Bunun bir rahatlık verdiğini de söylemiyorum. Sözcük kulağımda yeniden yankılandı. Yaşamda vasat, hakikatte vasat, ahlaken vasat. Veronica beni yeniden gördüğünde ilk tepkisi saçlarımı kaybettiğimi belirtmek olmuştu. 

"Saçlarımı kaybetmiş olduğumu söyledin. Nasıl oluyorsa oluyor, eğer çok içki içen biriysen alkol kullanımındaki bir şey saçının dökülmesini önlüyor." 

Karakter zamanla gelişir mi? Romanlarda elbette gelişir: yoksa anlatılacak bir hikaye olmazdı. Ama hayatta? Bazen merak ediyorum. Tutumlarımız ve görüşlerimiz değişiyor, yeni alışkanlıklar ve tuhaflıklar ediniyoruz; ama bu, daha çok bir dekorasyon gibi, farklı bir şey. Belki de karakter zekaya benziyor, tek farkla ki karakter biraz daha geç doruk noktasına çıkıyor: yirmiyle otuz arasında. 

Ondan sonra, neye sahipsek onunla kalıyoruz sadece. Kendi kendimize kalıyoruz. Eğer durum buysa, çoğu yaşamı açıklıyor bu, öyle değil mi? Ve aynı zamanda -eğer söyleyeceğim şey çok tumturaklı bir söz sayılmazsa- trajedimizi. "Birikim sorunu" diye yazmıştı Adrian. Bir atın üzerine para koyuyorsunuz, at yarışı kazanıyor ve kazançlarınız bir sonraki yarıştaki ata gidiyor ve bu böyle sürüyor. Kazançlarınız birikiyor. Ama kayıplarınız birikiyor mu? Yarışta birikmiyor, orada sadece başlangıçta koyduğunuz parayı kaybediyorsunuz. Ama hayatta? Belki de burada farklı kurallar geçerli. Bir ilişki üzerine bahis oynuyorsunuz, bahis başarısızlıkla sonuçlanıyor, bir başka ilişkiye geçiyorsunuz, o da başarısızlığa uğruyor: belki de kaybettiğiniz şey iki basit eksi değil de  ortaya koyduğunuz şeyin çarpımı. Zaten, insanda böyle bir duygu uyanıyor. Hayat sadece toplama ve çıkarma değil. Aynı zamanda kaybın, başarısızlığın birikimi, çarpımı. 

Kimi zamanlar hayatın amacının, bizi güçten düşürerek, ne denli uzun sürerse sürsün yaşanmaya değecek bir şey olmadığını kanıtlayarak, sonul kaybıyla uzlaştırmak olduğunu düşünüyorum. Gece geç bir vakit, birisinin, biraz sarhoş, eski bir kız arkadaşına mektup yazdığını hayal edin. Zarfın üzerine ad ve adres yazıyor, bir pul yapıştırıyor, paltosunu giyiyor, posta kutusuna yürüyor, mektubu yarıktan içeri atıyor, yürüyüp eve dönüyor ve yatıyor. Büyük olasılıkla, şu sonuncuları yapmazdı, öyle değil mi? Mektubu postaya vermek için sabahı beklerdi. Sonra, büyük ihtimalle, acaba doğru mu yaptım diye tereddütleri olurdu. Bu yüzden doğallığı, dolaysızlığı, duyguları yansıtma hakikati, hatta gafları açısından e-posta konusunda söylenecek çok şey var. 

Ya da her şeyi olduğu gibi bırakabilirsiniz -anımsamayı unutursunuz- ve sonra bazen, aklınızdan çıkmış olan bir gerçeğin bir saat ya da bir gün sonra, çoğu kez yaşlanmanın dayattığı şu uzun uykusuz gecelerde, bilincinizin yüzeyine çıktığını fark edersiniz. 

Okul çocukları grupları evlerine dönüyorlardı, oğlanlar gömleklerini pantolonlarından çıkarmış, kızlar tahrik edici ölçüde kısa etekler giymişlerdi; çoğu cep telefonuyla konuşuyor, bazıları bir şeyler yiyor, birkaçı sigara içiyordu. Benim okula gittiğim zamanlarda bizlere, üniforma giydiğimiz sürece kurumun yüzünü kara çıkarmayacak şekilde davranmamız gerektiği söylenmişti.

Bu denli dikkatli yaşamış olan ben, hayat üzerine ne biliyordum? Kim, ne kazanmış ne kaybetmiş, sadece hayatın başına gelmesine izin vermişti? Kimin olağan hırsları olmuş ve onların gerçekleşmemesiyle çok çabuk uzlaşmıştı? Kim incinmekten kaçınmış ve buna hayatta kalma yeteneği adını vermişti? Kim faturalarını ödemiş, herkesle olabildiğince iyi geçinmiş, kimin için kendinden geçme ve umutsuzluk sözcükleri bir zamanlar romanlarda okunmuş sözcükler olarak kalmıştı sadece? Kimin kendini kınayışları gerçekte hiçbir zaman acı vermemişti? Özel türden bir pişmanlığı yaşarken bütün bunların üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyordu: incinmekten her zaman nasıl kaçınabileceğini bildiğini düşünen birisinin uğradığı bir incinme ve tam da bu sebeple uğranan bir incinme.

Önceleri onun, yanlışlıkla yeniden gönderilmiş eski bir e-posta olduğunu düşündüm. Ama e-postaya attığım: "Özür" başlığı orada bırakılmıştı. Altta, mesajım silinmemişti. Veronica'nın yanıtı şöyleydi: "Hala anlamıyorsun. Hiçbir zaman anlamadın ve asla anlamayacaksın. Bu yüzden anlamaya çalışmayı da bırak." Cesedimin yakılıp küllerinin savrulmasına karar vermemiş olsaydım, aşağıdaki ifadeyi mermer bir mezar taşı üzerine kitabe olarak kullanabilirdim: "Tony Webster, hiçbir zaman anlamadı."

Hayatın sonuna doğru varıyorsunuz, hayır, hayatın kendisinin değil de başka bir şeyin sonuna: o hayatta herhangi bir değişiklik olasılığının sonuna doğru. 

Julian Barnes




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız