Logohistoria
Cahit Sıtkı meşhur Otuz Beş Yaş şiirinde ne diyordu: "Yaş 35! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, yalvarmak nafile bugün..." Yolun yarısına tekabül eder mi bilmem ama dün otuz yaşına girerek kişisel tarihimi yarıladığımı söyleyebilirim. Demem o ki artık ben de otuzluk koca bir çınarım. İnsan yaşlılıkta gençken yaptıklarının meyvesini topluyor, orta yaşlarda ise ihtiyarlıkta ne tür bir meyveyle karşılaşacağını az çok kestirebiliyor. İdeal insan ömrü diye bir şey olsaydı bu kesinlikle 33 yaş olmalıydı. 33'e kadar ne yaptıysan yaptın. Her şeyi tadında bırakmalı insan. Zaten otuz üçten sonra sis perdesi kalkmış, taşlar yerine oturmuş oluyor. Hayatının rotası çizilmiş ve varış noktasında seni nelerin beklediği, bekleyeceği kestirilebiliyor. Ayrıca bir İngiliz atasözü der ki: "kaybettiğin maçın ardından tribünlere bakma, üzülürsün." Birçok şey için geç kaldığımdan içimde bunun burukluğunu taşıdığımı itiraf etmeliyim. Mesela büyük ihtimal hiçbir zaman torunumu göremeyeceğim. Hatta evlenip çoluk çocuğa karışacağımdan da şüpheliyim. Dün gece bana mikrofon tutup "otuz yaşınıza girdiniz, düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?" diye bir soru yöneltselerdi cevabım şöyle olurdu: "İmkanı olan girmesin. Özellikle hiç kimse kutlamayacaksa."
Neden intihar etmiyoruz? Günün birinde göçüp gideceksek neyi bekliyoruz? Yanılmıyorsam Albert Camus asıl meselenin intihar edip etmemek olduğunu ve bu soruya verilecek cevap doğrultusunda hayatımızın anlamlı olabileceği gibi bir şeyler gevelemiştir. Ben ise henüz bu sorunun net cevabını bulabilmiş değilim. Yaşlandığımda belki sevdiğim insanların hiçbiri hayatta olmayacak. Belki geçmişe dönüp baktığımda bir sürü pişmanlık göreceğim ardımda. Tam tersi de olabilir tabi. İyi ki ölmemiş, intihar etmemişim diyecek kadar güzel bir hayat da bekliyor olabilir. 30 yıllık yaşamımda benim açımdan fark edilen şey sanatın abarttığı yaşamın küçüklüğü oldu. Gerçek hayat sinema, müzik, edebiyat, tiyatro, resim gibi değil. Sanat belki de başka bir evrene açılan ara form gibi bir şey. Sonsuza kadar yoksun kalacağım ve beni yaşamımdan vazgeçirecek türden olası bin yaşama açılan yegane kapı sanat kapısıdır. Maalesef bu dünya cehennemin ta kendisi. Şuurumuz ise bu cehennemin zebanisi. Dolayısıyla mutluluk diye bir şey varsa ancak uykuda olabilir. Uyandığımızda mutluluk sisi de dağılır. Sonsuz mutluluğu ancak ölümde bulabiliriz. O yüzden dinler kurtuluşun öteki dünya da olduğunu söylemişlerdir. Öteki dünyadan kasıt ise ölümdür. Sadece öldüğümüzde mutluluğu buluruz ve bu cehennemden kurtuluruz.
İnsanın birçok koşulun ve çevresel faktörün (biyolojik, psikolojik veya sosyolojik) ürününden fazla bir şey olmadığını söyleyen o teori doğru mudur? Holokost'tan kurtulan Viktor Emil Frankl, "insanın anlam arayışı" adlı kitabında bu soruya insanların özgür iradesi olduğu yönünde cevap vererek şunları söylüyor: "Her zaman bir seçim yaparız. Her gün, her saat bizi öz varlığımızdan, içsel özgürlüğümüzden soyutlamakla tehdit eden güçlere boyun eğmeye ya da eğmemeye yönelik bir tercih sunulur bize ve bu da özgürlük ve onurumuzdan vazgeçerek, tipik bir toplama kampındaki mahkuma dönüşüp koşulların oyuncağı olup olmayacağımızı belirler." Başlıktaki logohistoria yazarın logoterapisinden esinlendi. Logos'un Yunancadaki karşılığı "anlam"dır. Logoterapiyi basitçe, insanın yaşamında anlam bulma çabasını destekleyen motivasyonel bir terapi yöntemi diye tanımlayabiliriz. Logoterapinin temel dayanaklarından biri, insanın temel amacının haz almak veya acıdan kaçmak değil, hayatında anlam bulmak olduğudur. Victor Emil Frankl, hayatın anlamını üç farklı yolla keşfedebileceğimizi söylemiştir. Bunlar: 1 Bir üretimde bulunarak veya bir iş yaparak, 2 bir şeyi deneyimleyerek ya da biriyle temas ederek ve 3 kaçınılmaz olan ıstıraba karşı aldığımız tavırla. Kitabı bitirmeme ramak kaldı. Hayatıma tesiri olur mu hiç bilmiyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder