Flört üzerine

Kendi kendimizden memnun olmaya ve tat almaya bakalım. Benim gerçekten de tek ilgilendiğim, bütün becerilerimi kullanarak, eğer yapabilirlerse böyle bir hayat sürmeye ikna etmektir insanları.
Flörtün avan­tajlarından biri, hem bizi kölece, gözü kör bir tutkudan -ve onun tam tersinden- koruması, hem de böyle büyük mutlaklıklann gü­cünü teslim etmesidir. Bir başka deyişle flört, çoğunlukla bilinçdışı bir kuşkuculuktur.

Flört, kar­şılıklı etkileri canlı tutar, böylelikle de onları değişik yüzleriyle ta­nımamızı sağlar. İnandırıcı olmayanın büyüsüne kapılmamıza izin verir. Bir belirsizlik oyunu ve ikna edilme ihtiyacı yaratarak dur­madan sürpriz düşüncesiyle oynar, daha doğrusu flört eder.

Düşük dozlu bir sadomazohizm olarak flört, boşuna ümitlendirmenin ayrılmaz bir parçası olan heyecanın; belli türde bir işkenceyi, insanı diriltip can­landıran bir işkenceyi arzulama anlamında arzunun, mütevazı bi­çimde dışavurumudur.

Flörtün yarattığı belirsizlik, aynı zamanda denetim altında tutmaya çalıştığı belirsizliktir; böylece başka insanları nasıl tanırım ya da onların beni tanımasını nasıl sağlarım diye düşündürür insanı, başka in­sanlara yönelik ilgimizi, heyecanımızı canlı tutar. Flörtün, arzuları belirleyip geliştirme ya da zamana karşı oynama olduğunu söylemek mümkündür. Er­teleme, hareket serbestisi kazandırır.

Ne garip, savaş ve ölüm düşüncelerini Freud’un kafasına sokan, flört olmuştur. Freud’un görüşüne göre, savaştan önce insanların ölüm kar­şısındaki tutumlarında korkunç bir çelişki vardı. Bir yandan herkes, ölümün “doğal, yadsınamaz ve kaçınılmaz” olduğunu kabul edi­yordu; ama yine de Freud “tam tersi gibi davrandığımızı”!, yani ölümü "bir tarafa koyup” (bir bakıma hep o taraftaydı zaten) sanki bizimle hiç ilgisi olmayan bir şeymiş gibi yaşamaya devam et­tiğimizi söyler. Ne de olsa bizi silip atan ölümdür aslında, oysa bir el çabukluğuyla (ya da ayak oyunuyla) biz, sanki onu silip atıyormuşuz gibi yapmışızdır. Bu ahmaklar cennetinde ya da Freud’un sözleriyle “bilinçdışında, hepimiz kendi ölümsüz­lüğümüze inanırız”. Herkes, der Borges, ilk ölümsüz olma riskine girer; Freud’a göre ise herkes, ilk ölümlü olma riskine girmektedir. Ölümle ilişkimizde hepimiz aynı yaşta -çok genç- oluruz.

Yaşama oyununda masaya sürülebilecek en yüksek değer, yani ha­yatın kendisi riske atılmadığı zaman, hayat zenginliğini kaybeder, de­ğerden düşer. Tıpkı, sözgelimi Amerikalıların flörtü kadar sığ ve boş olur; orada, işin sonunda bir yere varılmayacağı daha başından bellidir. Oysa kıta Avrupa’sındaki bir aşk ilişkisinde her iki taraf da bunun ciddi sonuçlarını her an aklında tutmak zorundadır.
Yine de flört, savaştan önceki dünyaya duyulan boş bir nos­taljinin ötesindedir. Geçiş niteliğindeki bütün oyunlarda olduğu gibi senaryoyu yeniden ele alıp şekillendirme girişimidir; filozof William James’in sözleriyle “yola çıkacak” başka bir hareket nok­tası bulma çabasıdır.
“Zamanımızda Savaş ve Ölüm Üzerine Düşünceler”de, belki biraz daha rahatlamış olarak şöyle yazar Freud: “İstediğimiz kadar çok hayatı ancak edebiyat alanında buluruz.” Ne kadar çok hayat istediğimiz ve bunların bulunabileceği yegâne yerler hakkındaki kabullerimiz -bilinçdışı inanışlarımız- üzerine düşünmeye değer.

                                                                                                                                               Adam Philips




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız