Cool Memories III - IV

En güzel şeye rastladığınızda eğer her şey size önemsiz gibi görünebiliyorsa, en kötü kitabı okumuş olmak, en değersiz görünümü görmüş olmak, en budala ve en çirkin kadına rastlamış olmak gibi tersi durumlarda kaçınılmaz olarak neden aynı şey yapılmıyor?
En kötüyü gördükten sonra insan şöy­le demiyor: Ey Zaman, dur, artık geçme! Hiçliğin esrimesi yoktur.

Fransızların kendini beğenmişliği Çernobil bulutunun sınırları­mızı aşmadığını ileri sürmeye kadar gidiyor. Biz Kültür’ün ve İn­san Hakları’nın (Devrim’in, gerçek devrimin) öyle kutsal bir yeri­yiz ki gerçek olmayan devrimden (sovyet devrimi) gelen ölümcül bulut bize ulaşamaz. Uluslararası alçaklık da öyle. Mafya, skandallar her yerde vardır, ama Fransa’da asla. Birkaç küçük doğal afeti de ancak kabul ediyoruz, ama, bunların dışında, XVIII. yy.’da icat ettiğimiz Doğa bize kızamaz.

Beslenme - Tutsak yaşayan hayvanlar neden ölürler? Artık be­sinlerini aramak zorunda olmadıkları için. Öyleyse bu yaşamsal et­kinliğin eksikliğini gidermek gerek. Yırtıcı hayvanlar için, bir ipe piliç asılıyor. Maymunlar için yiyecek deliklere gizleniyor. Kuşlar için canlı böcekler serpiliyor... İnsan için de yakında aynı şeyi yap­mak gerekecek. Çünkü toplum neden ölüyor? Artık yaşamsal etkin­liği olmadığı, yiyeceğini bulmak için dövüşmek zorunda kalmadı­ğı için.

Saydamlık - İnsanlar artık hayvanları demir çubuklar ardında görmeye dayanamıyorlar. Dolayısıyla, demir parmaklıkların yerine zırhlı camlar koyuyorlar.

Büyük İmparatorlukların sona ermesi Duyular İmparatorluğu­nun, Göstergeler İmparatorluğunun da sona ermesi anlamına mı ge­lir? Öfke ve tutkunun etkisiyle artık hiçbir şey yapılamayacağı an­lamına mı gelir?

Dünyanın sonunu elinde tutacak kuşağın olağanüstü şansını dü­şünün. Bu, başlangıcında bulunmak kadar harika bir şey. İnsan bu­nu nasıl var gücüyle istemez? En zayıf olanaklarıyla buna nasıl kat­kıda bulunamaz?
Başlangıcında orada olmak fantastik bir şey olurdu. Ama biz çok geç geldik. Bize yalnızca sonu kalıyor. Öyleyse, şeyleri, değer­leri, kavramları, kurumlan yok olurlarken görmeye çalışalım, yok olduklarını görmeye çalışalım. Zahmete değen, kazanılması umu­lan tek şey bu.

Yaşamın kısalığı ve sertliği sanki otomatik bir düzene koyma rolü oynuyordu. Bugün ilkel yamyamlığı psişik yamyamlık ile değiştir­dik. Sanal acımasızlık dönemine geçtik.

İnsan ne istediğini bilmezse ne istediğini bilen bir kişiye bağ­ lanmalı. İyi ama, ne istediğini bilen kişi de zaten şüpheli değil mi? İnsan kendi zevkinden ve değer yargısından emin değilse, zev­kine güvenilir birine bağlanmalı. İyi ama, tam da bu kişiyi bu ko­şullarda nasıl seçmeli?
İnsanın ilişki kurmakta az yeteneği varsa, bu konuda yeteneği olan birine bağlanmalı. İyi ama, buna yeteneği yoksa, insan bu ki­şiyi nasıl bulup, onunla ilişkiye girmeli?
İnsan sevmesini bilmiyorsa, kendisini seven birine bağlanmalı. İyi ama, tam olarak nasıl bağlanmalı bu kişiye?

İyimser söylemler elbette en umutsuz olanlardır, çünkü, iyim­ serlik, İyi’nin varlığı konusunda en kötü belirsizliği, Kötü’nün var­lığı konusunda en büyük olasılığı belirten ruhun hareketidir. Eğer İyi var olsaydı, ona ne inanmaya ne de iyimser olmaya gerek kalır­dı (zaten kötümser olmaya da gerek kalmazdı), iki kategori de eşit olarak depresif ve kötüleyici anlamdadır.

Geleceğin binalarına içi patlayıcı dolu nişler eklemeyi öngör­ meli. Bu nişler binaları istenildiği zaman otomatik olarak yok etmek üzere içlerine özenle dağıtılmalıdır (tıpkı doğar doğmaz ölüm üretmek üzere programlanmış hücreler gibi).

“Kurtarılmış” Doğu Berlin Batı’ya, diktatörlüğün gölgesinde gelişmiş, her önüne çıkanla yatmaya dayanan bir cinsel yakınlaş­mayı, dolayısıyla da, vahşi fahişelik kontenjanı şeklinde AIDS’i ih­raç ediyor. Buna karşılık Batı Doğu’ya, Doğu’dakilerin acımasızca yoksun bırakıldıkları porno-stereo-video’yu, seksin görüntüsünü ve simülakrını ihraç ediyor. Burada transit geçen daha çok zihinsel AIDS. Böylece iki kültür Utanç Duvarı’nın yıkılmasından sonra karşılıklı olarak birbirlerine mikrop bulaştırıyorlar.

Sonunda, Stuttgart’taki Dünya Atletizm Şampiyonası podyu­munda bir Afrikalı! Afrika’nın elbette bu ödüle hakkı vardı! Fantas­tik ikiyüzlülük, oysa podyuma çıkan atletlerin çoğu Zenci. Ama, kölelik ve sömürgeleştirme sayesinde, büyük sporcu ulus unvanını kendilerine mal edenler - kurum satarak, küçük Namibyalı’nın “olağanüstü” başarısından heyecan duyan Amerika Birleşik Dev­letleri, İngiltere, Fransa.

Ticari ya da kültürel her türlü Amerikancılık karşıtlığının saç­ malığı. Sanki Amerikalılık bugün, modernitenin kendisi gibi, her toplumun, her ulusun, her bireyin içine işlememiş.

İnsan zamanın geçtiğini ancak başkalarına bakarak ölçer, onla­rın yüzü kendi görüntümüzden çok daha doğru ve acımasız bir ay­nadır. Kuşkusuz onları değişken görünüşleri altında tanıyoruz, oy­sa insan kendini hiçbir zaman tanımaz, kendi görüntüsünü hep ide­al bir yüze göre düzeltir, şimdiki yüzü yalnızca bir istisnadır, hiçbir zaman kesin değildir.

Bugün minimal enerji işte harcanıyor, maksimum bir enerji de boş zamanda. Böylece, çalışma süresinin azaltılması insanların enerjilerini boş zamanda harcamalarını sağlamayı amaçlıyor. Sağ­lığı koruyucu bir karar, masa başında çalışmaktan özürlü olanların vücut geliştirme sporuyla rahatlamaları için.

Hayvanlar dünyanın ve kendi yaşamlarının yanılsaması içinde yaşarlar. Yaşamak için savaşsalar bile, gerçeklik ilkesini bilmezler. Kuşkusuz bu gerçeklik hilesi sayesinde onları egemenliğimiz altı­na aldık, evcilleştirdik ya da yok ettik. Ama bundan gurur duyma­ ya gerek yok.

En yakın atalarımız, maymunlar, demode oldular. Bize fazla ya­kınlar. Yeterince farklı değiller. En iyisi, insanın insanlıkdışı köke­nine doğru gitmek: bakteri ya da dinozor. İşte size gelecekteki insanlıkdışılığına, klonların insanlıkdışılığına doğru çoktan şaşı ba­kan bir soya layık bir köken.

Bilincimiz bir tür ayna olduğundan, kendimizi aynadaki görün­tü gibi simetrik olarak değişmiş görüyoruz. Dolayısıyla, bilinçten geçen her şeyin, gerçek şeklinin (asıl ve çok güzel şekil) ortaya çık­ması için, düzeltilip tersine çevrilmesi gerekir. Bu, ek bir hileyle yörüngesi değiştirilebilecek, dünya yanılsamasının bir parçasıdır. Bunu zihinsel bir tersine döndürmeyle, tersine dönmüş bir görüntü­nün simülasyonuyla - bozmamız gerekir - öyle ki hiçbir zaman kendimiz ortaya çıkmayız.
Nitekim, Pakistanlı nişanlılar da evlenme töreni sırasında dip ta­rafında bir ayna bulunan bir odaya birlikte giriyorlar. Birbirlerine yalnızca aynada bakıyorlar - böylece herbiri ötekini cennetteymiş gibi görüyor, yani gerçekte olduğu gibi, her zaman ona göründüğü gibi değil de, içinde sonsuzluğun onu değiştirdiği gibi görüyor.

Derin bir arzu elbette sizin yerinize düşünen, acı çeken, karar veren birini bulmak. “Benim yerime anlama yetisine sahip bir kita­bım, benim yerime vicdana sahip bir günah çıkaran papazım, be­nim yerime rejimime karar veren bir doktorum olsa, kendim çaba harcamak zorunda kalmam. Başkaları pekâlâ benim yerime bu tat­sız işi yükleneceklerdir.” KANT.

Beynin çok büyük bir bölümü canlının sıradan fonksiyonları ta­rafından seferber edilmiştir. Fiziksel, devindirici, bellekle ilgili, lengüistik, ama aynı zamanda afektler, hile, oyun, baştan çıkarmay­la ilgili gücüllüklerin %99’u aynı toplumun insanlarında ortaktır. Bu demektir ki zekâ ancak yüzeysel bir olaydır ve iyi aileden üs­tün yetenekli biri ile kapıcı kadının “axolotl” bebeği arasında nö­ronların bağlantısı bakımından çok küçük bir fark vardır. Zaten, insanı maymundan ayıran zayıf bir gen yüzdesi bulunuyorsa, “ze­ ki” bir insanı “budala” bir insandan ayıran fark da çok daha az ol­malıdır.

Tüm dünya yalnızca duyumsal yanılsama ve bu yok oluşun duyumsal izidir. İşte bu yüzden nesneler kendi kaynaklarından sap­ma ve uzaklıkla bizi aldatırlar - ama sonunda bizi aldatan nesnele­rin nesnesi olur ve bu uzaklığın büyüsüne kapılırız.
Bu pekâlâ aynı zamanda, yok olup da ışığı bize hâlâ gelen yıl­dızların uzaklığıyla çoktandır parlayan, ama ışığı henüz bize ulaş­mayan yıldızların uzaklığıdır.
Bu demektir ki hâlâ umut var.

İnsan abartılmış bir varlık ve dünyaya dokunaklı bir abartı geti­riyor. Bundan nesnel acı olarak ortaya çıkan şeyi, var olmaktan de­ğil kuşkusuz var olduğumuz için acı çeken şeylerin acısını değer­lendirmek gerekir. İşte bu yüzden stoacı öğreti insanın acıdan kaçınmasından çok, abartılı ve gereksiz varlığımızla dünyaya ver­diğimiz acıdan kaçınmamakta doruk noktasına varıyor.

Köklü bir iyimserliğin kuralı böyledir. Kötülüğü oyunun kuralı yapmalı. İşte o zaman istisna mutluluğun istisnası olur. Kaçınılmaz olan neşedir. Ne olursa olsun, olanaksız bir gerçeğin karşısında, iki varsayım da aynı derecede (pek az) usayatkındır. Ama kötülüğün varsayımının dünyaya yasadışı niteliğini vermek gibi bir üstünlüğü vardır. Üstelik, iyiliğe ve mutluluğa yeni bir prestij kazandırır: Mu­cizevi bir istisnanın prestijini.

Bu sessiz gülme fazlasıyla Zerdüştçülüğe özgü. Çiçekler sessiz­ce güler. Otlar, bitkiler ve tüm orman sessizce güler. Gökyüzü ve yıldızlar sessizce güler. Evrenin dipten gelen bir gürültüsü var­sa, bu, insanın ortaya çıkışının ve gerçek dünyanın yıkımının uzak bir yankısı gibi olan aynı sessiz gülmedir, duyulamaz gürültüdür.

Bir kadın, sizinle sevişmek istiyorum dediğinde, bu bir kendini sunmadır. Aynı şeyi bir erkek söylediğinde ise bu bir taleptir. Kendi­ni sunmanın talep üzerinde kesin ayrıcalığı. Ama kadın kendini sun­duğu zaman, bu her zaman bir taleptir de (onama talebi), ve erkek, kadından kendini sunmasını talep ettiğinde, ona talebini arz eder.

İnsanları öyle bir dikkatle incelemeli ki her şeyi söylemek zo­ runda kalsınlar. İnsanların yüzüne hiç gözünü ayırmadan öyle bir dikkatsizlikle bakmalı ki susmak zorunda kalsınlar.

“Çayı içen insan değil, insanı içen çaydır.
Pipoyu içen sen değilsin, pipo seni içer.
Beni okuyan kitaptır
Sana bakan televizyondur
Bizi düşünen dünyadır
Bize bakan objektiftir
Bize neden olan sonuçtur
Dildir bizimle konuşan
hem de her zaman her zaman konuşan
Bizi kaybeden zamandır
Bizi kazanan paradır
Bizi gözetleyen ölümdür” 

Günün birinde sokakta artık yalnızca, kimilerinin elinde cep te­lefonu, kimilerinin başında işitsel kask ya da video siper, zombiler dolaşacak. Tümü de aynı zamanda başka yerde olacaklar. Zaten şimdiden başka yerdeler. Şimdiye kadar insan toplumdan içsel olarak uzaklaşabiliyordu, artık dışsal olarak uzaklaşabiliyor - bu vic­danının sesini dıştan dinlemedir. Hapishane hücresinin içine kapatılmanın yerini telefon ağının “mobil”inin içine kapatılma alıyor, tıpkı ölü sertliğinin yerini dönüşüm-adamın, her biçime girebilen adamın, Nietzsche’ye göre “bukalemun” adamın ölü esnekliğinin alması gibi.

Prezervatif kullanmadan cinsel ilişkide bulunma artık yalnızca hayal oldu. Ancak romanlar ve filmler özgürce ve tedbir almadan çiftleşmenin anısını yaşatıyorlar - bunlar gelecek kuşakların hiç kuşkusuz gülecekleri ahlâk dışı eski uygulamalar. Yalnızca cinsel haz duyma kuralına göre birbirlerine sarılmış çiftlerin bu sorumsuz görüntülerine nasıl bakacaklar? Ama bekâret kemerlerinin erotiz­ mini daha da az anlayacaklar.

Kafalarını anlama takmış olan aydınların tersine, kitleler tek egemenliğin göstergelerin egemenliği olduğunu çoktandır sezdiler.

Yeniyetmeliğin sonuna doğru insan, canlı ve cansız varlıkların çoğunun (en güzel olanları dışında) var olmaya hakları olmadığını düşünür. Daha ileri bir yaşta tersine bir kafa karışması içine girer: Her şeyin var olmaya hakkı vardır - bu da dünyayı aynı zamanda dayanılmaz duruma getirir.

Akşam olurken, göğüsleri gevşek bir şekilde hapsedilmiş du­ rumda ve tehlikeli kitlelerini enginin rüzgârında sallaya sallaya de­nizden ıslak olarak çıkan menopoza girmiş afroditler, bu sırada süngerimsi kıçlar da aşırı cinsel isteğin parabolik aynasına tu­tulmuş.

Kadın, erkeğin imgeleminin ürünüdür. Tüm anlamlarda: Erke­ ğin imgeleminden çıkmış, oradan kaçmıştır (oraya bir daha dönme­mek üzere?). Vaktiyle yokluklarıyla belli olan kadınlar şimdi ger­çek oldular.

Öteki dünya yoktur. Biz zaten oradayız. Bu dünya öteki dünya­dır. Dolayısıyla, bu dünyanın sonu olmayacak. Başka dünya da ol­mayacak.

Leucate’da pazar ayini. Son bölümün konusu: İsa ve havarileri Taberiye gölünde. İsa, azgın dalgaları dindirmek için bir sözcük söylemesi yeterliyken, nasıl oluyor da yorgunluğa dayanamıyor? Evet, sevgili kardeşlerim, çünkü İsa’nın bir tek kişi içinde çifte ya­pısı (insansal ve tanrısal) vardır, oysa Tanrı bir tek yapı içinde üç kişidir (Baba, Oğul, Ruhülkudüs).
Bu olağanüstü teolojik başlangıçtan - ki ayine katılanlar bundan hiçbir şey anlamadılar - sonra, papaz çabucak Vatikan’ın hesapla­rı, Kilise’nin mali durumu ve Papa’nın ziyareti ile ilgili daha yakın düşüncelere geçiyor. Papa konusunda işler daha kolay oluyor: Bir tek kişi, bir tek yapı söz konusu çünkü.

Eğer yaşamın bir anlamı varsa, her türlü bitirilmemişlik, bir ek­siklik bir kusur, bir hata, bir zayıflık olur. İnsanın içine dayanılmaz bir gerginlik iyice yerleşir ki buna ancak ölüm son verebilir. Yaşa­ma bir anlam vermeye yönelik her türlü çaba, dolayısıyla bir moral bozma girişimidir.
Bununla birlikte bugün yaşamın artık bir anlamı olmadığından, paradoksal bir biçimde, ona anlam vermek için elden gelen en bü­yük çabayı göstermek gerekir. Tanrı öldüğü için onu yüceltmeye çalışmak gerekir.

Art arda gelen sömürgeleştirmelerle yabanıl toplumlara karşı gerçekleştirilen toplukıyım karşısında, Batı uygarlığının cinayeti önce kendi üstünde denediği, bir üstün düzen adına kendi üstünde aynı toplu öldürmeyi gerçekleştirdiği unutuluyor. Tüm “modern” uluslar aynı ilk cinayetten, sayısız “naif’dil ve kültürlerin aynı sömürgeleştirilmesinden, aynı etnik arıtmadan doğmuşlardır. Bu uluslar - bu kültürler üstelik onlar için canlı bir pişmanlık olduğu­na göre, özverilerinin bedelini neden başkalarına ödetmesinler ki? Yok olduklarında, tersine, özleme yol açıyorlar. Ama bu yok etme mekanizmasını hiçbir şey durduracak gibi görünmese de, şu soru yerinde kalıyor: Soyun derinliklerinden gelmiş olan hangi itkiden doğabiliyor bu cinayet, bu acımasız intihar acaba?

Eğer Tanrı’ya inanıyorsanız, o, artık yüce bir makam olarak de­ğil, bir inanç konusu olarak vardır. İlle de kendisine inanılmasını is­teyen bir Tanrı, artık inanılabilir değildir.
Gerçeklik için de aynı şey söylenebilir. Eğer gerçekliğe inanı­ yorsanız, o, artık “objektif’gerçeklik olarak değil, bir inanç konusu olarak vardır. Kendisine inanılmasını isteyen bir gerçeklik bu dün­yaya layık değildir.
Dolayısıyla, gerçeklik vardır (belki), ama ben ona inanmıyo­ rum. Bilinemezci görüş şöyledir: Tanrı’nın varlığına ilişkin hiçbir kanıtımız yok, gerçekliğin varlığına ilişkin hiçbir kanıtımız da ol­madığı gibi. Bu böyle ve buna boş inancı eklemenin yararı yok.

Toplumsal düzen size susmayı öğretir, sessizliği öğretmez.

Fazla bilgi bilgiyi öldürür - fazla anlam anlamı öldürür, vb. Ama fazla budalalık budalalığı öldürmez gibi görünüyor. Bu yüz­den budalalık, fizik yasalarından bile kaçıp kurtulan ve tıpkı çığ gibi büyüyen tek olaydır denebilir - sürekli hareket mucizesine benzeyen bir mucize.

Kentin duvarlarında yaşamaktan mutlu, güzel bir yeniyetmenin resmi. Ne düşüncesizlik! Bu yeniyetme bilmiyor ki “Fransa’da 30.000 kişinin seropozitif olduğundan haberi yoktur.” Ölümün yar­gılamasından kurtulması söz konusu değil. Eğer kendisine Aids virisü bulaşmamışsa, en azından reklam ve korku virüsü bulaşacaktır.

“Gelecek’in harabeleri” nde (Stourdze) başıboş dolaşan geçmişin yetimleri olarak bize geriye tam anlamıyla ölü zaman, içinde vaktiyle zamanın bulunduğu za­manın anısı kalıyor.

Yok olma ölüm değildir, yok olmanın üzüntüsü de yas tutmanın üzüntüsü değildir. Böylece saudade ölen şeyin yasını değil, yok ol­muş olan şeyin özlemini dile getiriyor, ufak bir dirilme umuduyla (Sebastiao ve Beşinci İmparatorluk' için olduğu gibi). Buenos Ai­res’in Mayo Meydanı Çılgın Kadınları'nın" oğullarım artık görme­ yeceklerini bilerek istedikleri şey, onların yok olmalarının sıkıntı­ sından kurtulmak için ölümlerinin bir kanıtıydı.

Görülmeden görmek bayağı bir düş kurmadır - bu, röntgencinin yazgısıdır. Görmeden görülmek daha orijinal bir şey - bu da, idollerin yazgısıdır. Karşılıksız olarak başkasının bakışını yakalamak. Birçok kadın bunu yapmayı bilir - her yandan görüldükleri halde, görüldüklerini görmeden ve bilmeden ilgisiz geçmek. Kimi insan­lar sevilmeden sevmek isterler - bu, görülmeden görmek gibi bir şey. Kimileri de karşılık olarak sevmeden sevilmek ister - bu da, görmeden görülmek gibi bir şey.

Hayatta olmak, ölmek olanağını korumak demektir. Tersi doğru değildir. İşte bu yüzden hayatta olmak ölmüş olmaktan daha iyidir.

İlk iki Dünya Savaşı savaşın klasik görüntüsüne yanıt veriyor­du. Birincisi Avrupa’nın üstünlüğüne ve sömürgecilik dönemine son verdi. İkincisi nazizme. Soğuk savaş ve caydırma şeklinde meydana gelmiş olan üçüncüsü ise komünizme son verdi. Birinden ötekine her zaman tek bir dünya düzenine doğru daha uzaklara yö­nelerek gidildi. Bugün sanal olarak sona ermiş olan komünizm, bu­günkü tüm kargaşalıklar içinde, her yere, dünyanın ta bağrına ka­ dar yayılmış karşıt güçlerle savaşmakta. Karşı-beden (Antikor) şeklinde başkaldıran tüm hücrelerin, tüm özel durumların fraktal savaşı. Öyle anlaşılmaz bir çatışma ki savaş düşüncesini zaman za­man Körfez Savaşı gibi göz alıcı mizansenlerle kurtarmak gerek.
Ama dördüncü dünya savaşı başka yerde. Gerçekten tek dünyasavaşı bu, çünkü kazanmayı umduğu şey, dünya çapında olma. So­nu da Dünya Düzeni’nin ve genellikle evrensel değerlerin felaketi olacak.

Yararlı olan şey, bir şeye yarayan şeydir. Ama yararsız olan şey - neye yararsızdır? Hiçbir şeye. Ama hiçbir şeyin ve bir şeyin en yararlı işlevi nedir?

Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz.* (Hiç kimsenin gerçek değeri her zaman yaşadığı yerde anlaşılamaz anlamında Fransız atasözü)

“.... Metalik saplar ve yapraklar, ama ne kanatlar, ne zafer, yal­nızca bir tanıklık, bir kalıntı ile Picasso’nun bu saçma tablosu - Bir sanat yapıtı düşüncesi, başka bir şey değil. Yaşamımızın esinlendi­ği başka düşüncelere ve başka kalıntılara çok benziyor - artık elma yok, ama meyve bilimi uzmanı tarafından vaktiyle elma olan şeyin düşüncesi, yeniden yapılması var - artık ice-cream (dondurma) yok, ama onun yerine geçen şeylerden, nişastadan, glükozdan ve başka kimyasal maddelerden yapılmış nefis bir şeyin düşüncesi, anısı var - artık seks yok, ama seksin düşüncesi ya da seksin çağrıştırılması var - aşk, inanç, düşünce ve gerisi... için de aynı şey söz konusu.” (Saul Bellow)

İnsanın suyla, çamurla, bitkilerle, tozla milyonlarca yıl haşır ne­şir olmasına son vererek, şimdi bizim kaidemiz olan toprağı, asfalt ve betondan oluşan uçsuz bucaksız bir kefenin altına gömüyoruz, tıpkı insanların birbirleriyle haşır neşir olmalarını bilginin ve ileti­şimin kefeni altına gömdüğümüz gibi.

Özdeksiz dünyada gerçek dünyada olduğundan daha canlı bu haz nereden geliyor? Düşler dünyasında hiçbir şey hiç yaşlanmıyormuş gibi görünüyor. Burada duyumlar her zaman eskisi kadar yoğun. Acaba ağların sanal gerçekliği ve elektronik sıkışıklığı böy­le uzaktan duyumlar, duvarların içinden geçip “uyuyan güzeller”i okşamak gibi bir yetenek sağlayacak mı?

Erkek modasında her şey, beden, davranış, mizansen, “moda ha­vası” geniş ölçüde kadınlaştırıldı. Moda dişiye özgüdür, vesselâm.
İçinde bulunan kadınların tümünün erkek nitelikleri taşıdıkları toplumsal ve siyasal dünyanın karşıtıdır bu. İktidar erkeğe özgüdür, vesselâm.
Kadınlar baştan çıkarıcı bir havaya bürünebilirler. Ama bu ka­dınlık avantajıdır. Aynı şekilde, erkek mankenler erkeklik satabilir­ler, ama bu da erkeklik avantajıdır.

Aydınlar ve politikacılar, aynı elit tabakadandır, sınıf ayrıcalık­larıyla aynı sınıftandır; bu, geleneksel bir toplumda olduğundan da­ha da beter bir ayrımcılığa göre böyledir, çünkü, geleneksel bir top­lum, klasik aristokrasilerden farklı olarak, ayrıcalığını daha iyi gü­ven altına almak için evrensel olan şeyden yararlanır. Bu simgesel yargılama alanının gölgesinde, aydınlar ve politikacılar, ancak gös­teriyi daha iyi beslemek için göz boyayarak birbirlerinden ayrılır­.

Annesine karşı, kendisine hamileyken, özürlü olmasına yol açan otomobil kazası sırasında emniyet kemerini takmadığı için dava açmış olan çocuk gibi, herhangi bir çocuk yakında anne baba­sına karşı kendisini dünyaya getirmiş oldukları için dava açacak.

Jean Baudrillard



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız