Gözyaşları ve azizler
Bizim azizlerle yakınlaşmamızı sağlayan bilgi değil, derinliklerimizde uyuyan gözyaşlarının uyanmasıdır. Ancak o zaman ve onlar aracılığıyla bilgiye ulaşabiliriz ve nasıl aziz olunabileceği, bir insan olduktan sonra anlaşılır.
İnsanların, iç çekişlerini kendi boşluğuna gömüp onlara kucak açan bir Tanrı’ya istedikleri zaman başvurabildikleri bir dönem yaşanmıştır. Bugün acılarımızı, sıkıntılarımızı anlatabileceğimiz biri olmadığı için teselli bulamıyoruz. Bu dünyanın bir zamanlar Tanrıda olmuş olduğundan nasıl şüphe edilebilir? Tarih insanların bir yüce varlığın titreyen hiçliğine doğru yöneldiklerini hissettikleri bir geçmiş ile dünyada hiçbir şeyin ilahi bir soluğun dışında kalamadığı bir bugün arasında bölünmüş durumda.
Müzik ve kütüphanelerle kurulan ilişki azizlerle de kurulabilir. Cinsellikten arınarak içgüdülerimizi başka bir dünyanın hizmetine veririz. Azizliğe direndiğimiz ölçüde içgüdülerimizin sağlıklı olduklarını kanıtlarız.
Öte yandan müzik, eşsiz bir teselli sanatı olarak öteki bütün sanatlara göre çok daha fazla yara açar içimizde. Müzik zevklerin mezarıdır, bizi gömen bir mutluluktur. “Gözyaşları ile müzik arasında bir ayrım yapamıyorum.” (Nietzsche)
Her gerçek müzik, cennet düşüncesinin verdiği düş kırıklığından doğduğu için, ağlamalardan çıkmıştır.
Müzik tümüyle içimizde bizim: Hatıraların derinliklerinde yatıyor. Müzik olan her şey hatırlamadır. Henüz bir adımız yokken her şeyi dinlemiş olmalıyız.
Bizi hiçbir yere götürmeyen acılara alışmıştık, acılarımızın boşluğu büyülemişti bizi, kendi yaralarımıza bakarken mutluyduk.
Hiçbir yere bağlı değilseniz son anlarda pişmanlık duyacağınız bir şey olabilir mi? Serseriler kendilerini işkenceyle komaya sokan pişmanlıklar hissetmemek için mi tercih etmişlerdir yaşam biçimlerini? Yaşamda ve ölümde başıboş dolaşan serseriler.
Kırbaç altında inleyerek taş blokları taşımak ama bunların ölümsüzleştiklerini görmek ve zamanın yok olmasıyla piramitlerin çevresinde boşluğun doğduğunu hissetmek! Son köle, herhangi bir Batılı filozoftan daha yakındı ölümsüzlüğe! Mısırlılar güneş ve ölüm karşısında kendilerinden geçerek yaşıyorlardı. Bizim için gökyüzü bir mezar taşı oldu! Modern dünya geçiciliklerin peşine takıldı.
Dilimde Tanrıdan başka bir şeyin olmadığı bir gün gelecek mi? insanların ve azizlerin bile adları yok. Sadece Tanrı’nın bir adı var. Ama bütün öteki umutsuzlukların bittiği yerde başlayan bir umutsuzluk olması dışında ne biliyoruz hakkında? Bir gün gerçekler hayallerden daha güzel olacak mı?
Hastalıklar gökyüzüyle yeryüzünü birbirlerine yakınlaştırdı. Hastalıklar olmasa onların birbirlerinden haberleri olmayacaktı. Teselli ihtiyacı hastalığı aştı ve gökyüzüyle yeryüzünün kesiştiği noktada azizliği doğurdu. Ölümlerini stilize etmiş insanlar vardır. Bu insanlar için ölmek bir biçim meselesidir. Ama ölüm bir terör konusudur. Onu bertaraf etmeden şık bir şekilde ölünemez.
Her acının sınırı daha büyük bir acıdır.
“Acı, bilincin biricik nedenidir.” (Dostoyevski) insanlar iki kategoriye ayrılır: Bunu anlamış olanlar ve ötekiler.
İnsanı insan yapan bilim, sanat ya da din değil, mutluluğu; mutlu olma kapasitesine kesinlikle sahip olmadığından bilinçli olarak reddetmesidir.
İnsanların ölümle barışık olmalarının tek nedeni ölümün verdiği korkudan, kurtulmaktır ama bu korku olmadığında ölümün de hiçbir önemi yoktur artık. Çünkü ölüm kendisindedir ve kendisi aracılığıyla vardır. Ölümle uzlaşmaktan doğan bilgelik, ölüm karşısında olası en yüzeysel tavırdır. Montaigne’e de bulaşmıştır bu tavır, aksi takdirde kaçınılmaz olanı kabul etmekle övünmesini anlamak mümkün değildir.
Korkuyu yenen kendisini ölümsüz sanabilir; korkuyu tanımayan ölümsüzdür. Varlıkların cennette de kaybolmaları mümkündür ama ölüm korkusunu tanımadıklarından hiçbir zaman ölmezler. Korku, her an ölmektir.
Mezarlara saygısızlık etmek, mezarlıkları ilkbahardaki bir mahşer günü gibi süsleme ihtiyacı! Ölüm mutlak ve kaçınılmazdır ama sadece hayat vardır! Mezarlıklarda ölümün saldırgan sessizliğine iç çekip meydan okuyarak sevişen köylüler biliyorlar bunu. Bir mezar taşının üstünde şehvet... Nasıl bir yücelme ve yükselmedir bu!
Tanrı, yüreğin bir yanılgısından başka bir şey olmasın! Dünyanın aklın yanılgısından başka bir şey olmaması gibi!
Tanrıya sadece yalnızlığın işkence eden monoloğundan kurtulmak için inanılır. Başka kime yönelebiliriz? Gördüğümüz kadarıyla diyaloğu kabul ediyor genellikle ve onu çöküşlerimizin tiyatrovari bahanesi olarak seçmiş olduğumuz için kızmıyor bize.
Hıristiyanlık tümüyle bir gözyaşları krizidir ve ondan bize kalan sadece acıdır.
Ortaçağın sonuna doğru “Ölme Sanatı” başlıklı yazılardan geçilmiyordu ve olağanüstü ilgi görüyordu bunlar. Böyle bir konunun bugün herhangi bir insanı ilgilendirmesi mümkün mü?
Artık kimse ölümünü düşünmüyor, kimse kafa yormuyor ölümü hakkında, bizi alıp götürdüğünde bile onunla meşgul değiliz.
Eskiler ölmeyi biliyordu. Ölümü küçümsemek bilgeliklerinin hiç değişmeyen idealiydi. Bizim için ise ölüm ürkütücü bir sürpriz.
Ortaçağ ölüm duygusunu çok yoğun bir şekilde tanımıştır. Ama onu son derece sanatkârane bir biçimde varlığın mahrem dokusu içine dâhil etmeyi de başarmıştır. Ölüm karşısında kimse hile hurda yapmak istememiştir. Biz ise, ölüm bize hile hurda yapmadan ölmek istiyoruz.
Rönesans’la birlikte boyun eğme düşüşe geçer. Modern insanın trajik yükselişi de başlar böylece. Eskiler kaderlerine razıydı. Hiçbir modern insan böyle bir tavize yanaşmadı. Kaderin hor görülmesi bize de yabancıdır. Çünkü kaderi acı veren bir tutkuyla sevemeyecek kadar bilge değiliz.
Mezar kazan ve bu mezara gece gündüz gözyaşlarını akıtan Tebaili münzevileri düşünürüm sık sık. Üzüntülerinin nedeni sorulduğunda ruhlarına ağladıklarını söylerlermiş.
Uçsuz bucaksız çölde mezar vahadır, bir yer ve bir des tektir. İnsan kendi deliğini uzamda sabit bir noktaya sahip olabilmek için kazar. Ve yolunu şaşırmamak için ölür.
Kültür düzeyiniz ne olursa olsun ölümü yoğun olarak düşünmezseniz, kesinlikle zavallı birisiniz. Büyük bir bilgin -bundan başka bir şey olmayan- yeni sorular takıntısı için deki bir cahilden daha aşağıdır. Bilim genel olarak insanları metafizik bilinçlerini sınırlayarak aptallaştırır.
Ölümlülerle düşüp kalkmak, aklı başında biri için işkence, sonu gelmeyen bir kanamadır. İnsanlar arasında gözleriniz açık yaşadıktan sonra başka yaralar için kan biriktirmiş seniz, bu demektir ki hepimizin felaketi konusunda hiçbir şey anlamamışsınız.
İnsanlardan nefret ettiğiniz ölçüde özgür olursunuz, Boş mükemmellikler ve zamanın dışında kalan, tarihin dışında kalan acılar ve mutluluklar yaşayabilmek için insanlardan nefret etmek gerekir.
Şarap insanların Tanrıya yaklaşmaları için ilahiyattan daha fazla çaba harcamıştır. Kederli sarhoşlar -ama başka türlü bir sarhoşluk mümkün müdür?- çileci münzevileri saf dışı bırakmıştır nicedir.
Filozoflar arasında bizi şaşırtanlar sadece sistemlerden bıkıp mutluluk arayışına çıkanlardır. Yeni felsefeler böyle doğar ve dinlerden daha teselli edicidir bunlar; çünkü bütün yasaklardan kurtarırlar bizi. Tatlı bir yorgunluk verir bu felsefeler; azizlerle sağlıksız ilişkiden sonra son derece gerekli olan belirsizliklerin doğduğu yer!
İnanmak kibirle başlar. Keyifli bir şey değilse de her halükârda “onurlu”dur. Ona tutku duyulmayınca insanlarla ilgilenmek zorunlu olur. Daha da aşağı düşmek olur mu?
Umudumuz ne kadar az olursa kibrimiz o kadar artar, öyle ki umutsuzluk ve kibir birlikte açılırlar ve gözlemleri çok keskin olan biri bile birbirlerinden ayıramaz bunları. Kibir umut etmeyi, benin uçurumunun dışına çıkma çabasını yasaklar bize ve umutsuzluk karanlık bir hava doğurur...
Tanrı maddenin verdiği yalnızlık yüzünden bunalarak okyanuslar ve denizler kadar gözyaşı döktü. Sonuç, denizlerin gizemli çağrısı ve kesin bir batış isteği... Ona doğru sapma...
Tanrı yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur. Yaratıklar olarak varlık nedenimiz Yaratıcı’yı eğlendirmekten başka bir şey değildir. Zavallı soytarılar olarak bu dünyada alkışlarını hiç kimsenin duymadığı bir seyirciyi eğlendirmek için dramlar yaşadığı mızı unutuyoruz. Ve Tanrı azizleri yarattıysa eğer -diyalog gerekçeleri olarak- nedeni yalnızlığını hafifletmektir.
Her şey hiçbir şeydir. Manastırların ilk söylediği şey budur. Hiç ve Tanrı arasında bir adım bile yoktur, çünkü Tanrı “hiç”in pozitif ifadesidir.
Din genel bir anlamsızlık üstünde dolaşan bir gülümsemedir. Bir hiçlik dalgası üstünde kalmış bir kokudur. Bu nedenle argümanlar bittiğinde din gözyaşlarına sarılır. Evrenin dengesini ve Tanrının varlığını iyi kötü kesinleyebilecek olan sadece gözyaşlarıdır. Gözyaşları tükendiğinde Tanrı arzusu da yok olacaktır.
Yaşam tümüyle Tanrının yokluğunun fazladan bir kanıtı.
Cioran
Yorumlar
Yorum Gönder