Hayatın Anlamı ve Teselli



Bazı düşünürlerin "hayatın anlamı" sorusunu anlamsız saymasının oldukça standart bir nedeni vardır. Bu, anlamın nesnelerle değil; dille ilgili bir mesele olduğu durumdur. Buradaki sorun, şeylerin doku, ağırlık ya da renk gibi kendilerine ait bir özelliği değil, onlardan söz ediş tarzımızdır. Bir lahana ya da bir kardiyograf cihazı kendi içinde anlamlı değildir; yalnızca karşılıklı konuşmalarımıza yakalanarak anlamlı hale gelir.

Tanrı, stratejik bir amaçla dünyayı yaratmış göksel bir mühendis değildir. O, dünyayı yalnızca kendi memnuniyeti ve yaratma hazzı uyarınca yaratmış bir sanatçıdır.

Hayatın anlamını bilmemenin hayatın anlamının bir parçası olduğunu düşünmek akla yatkındır. Belki de hayat onun temel anlamı konusundaki bilgisizliğimizle sürdürülen bir şeydir; tıpkı Karl Marx için kapitalizmde olduğu gibi.

Nietzsche’ye göre hayatın gerçek anlamı onunla baş edemeyeceğimiz kadar dehşetlidir ve bu nedenle eğer varlığımızı sürdüreceksek avutucu yanılsamalara ihtiyaç duyarız. “Hayat” dediğimiz yalnızca lazım olan bir kurmacadır. Fantezinin muazzam katkısı olmasaydı gerçeklik sona ererdi.

İyimser bir çözümü olmayan en etkili “hayatın anlamı” sorularından biri tragedyadır. Tragedya, tüm sanatsal türler arasında “hayatın anlamı” sorusuyla en keskin ve şaşmaz biçimde yüzleşen, ona verilecek en dehşetli yanıtları, oldukları gibi ağırlamaya cesurca hazır bir sanatsal tarzdır. En iyi haliyle tragedya, insan varlığının temel doğası üzerine cesur bir düşünümdür ve köklerini yaşamın kırılgan, tehlikeli ve bezdirircesine korunmasız olduğu antik Yunan kültüründe bulur. Antik çağ tragedya yazarlarına göre, geçmişin eylemleri bugünün arzularını bastırmak amacıyla daha doğum anlarında onlara ağırlıklarını bindirir ve insanlar onları zalimce paralamakla tehdit eden intikamcı güçlerin boyunduruğu altında kendilerini sürünürken bulur.

“Hiç kimse ölünceye, sonunda acıdan kurtuluncaya kadar mutlu sayılmaz.”

Heidegger, varlık ve zaman isimli çalışmasında insanın diğer varlıklardan kendi varoluşunu sorgulama yetisiyle farklılaştığını söyler.

İnsan daima ölümün gölgesinde yaşayan belki de tek hayvandır.

Hayatı anlamsız bulan insanların yakınmalarının sebebi, vücutlarının ne çeşit bir maddeden yapıldığını söyleyememeleri ya da bir kara delikte ya da okyanusun altında olup olmadıklarını bilmemeleri değildir. Hayatları, sözcüğün bu manasında anlamdan yoksun olan insanlar yalnızca bunalımlı değil, aynı zamanda psikotiktir. Onların demek istediği, daha çok, hayatlarının “anlamlılıktan” yoksun olduğudur. Anlamlılıktan yoksunluksa hedef, öz, amaç, nitelik, değer ve doğrultudan yoksun olmak demektir. Bu insanlar hayata akıl erdiremediklerini değil, uğruna yaşayacakları hiçbir şey olmadığını söyler. Bu da varoluşlarının anlaşılmaz olmasından değil, yalnızca boş olmasından ötürüdür. Fakat onların boş olduğunu bilmek, vasat düzeyde de olsa bir yorumu ve dolayısıyla bir anlamı gerektirir. “Hayatım anlamsız” ifadesi mantıksal değil, varoluşsal bir ifadedir. Hayatının anlamsız olduğunu hisseden bir kişinin, sözlükten ziyade intihar haplarına yönelmesi kuvvetle muhtemeldir.

Shakespeare’in Macbeth’i intihar etmek zorunda kalmaz; çünkü düşmanı Macduff onu bir kılıç hamlesiyle sonsuzluğa gönderir. Fakat İskoçyalı gaspçı, ümitsiz bir ruh halinde düşer:

(…) sön, kısa mum, sön!
Hayat, yürüyen bir gölgedir ancak, zavallı bir oyuncu ki sahnede
Çalımla dolaşarak saatini dolduruyor
Ve sonra duyuluyor bir daha
Bir aptalın anlattığı masal ki
Sırf kuru gürültü ve şamata
Hiçbir anlamı da yok.

Bu pasaj, göründüğünden çok daha muammalıdır. Aslında Macbeth hayatın iki suretinden, onun geçici ve beyhude olmasından yakınıyor ve ikisi arasındaki bağlantı fark edilebilir. Başarılar, çabucak unutulup gitmeleri gerçeği tarafından oyulur. Fakat şeylerin gelip geçiciliği trajik olmak zorunda değildir. Eğer güzel akşam yemekleri unutulup gidiyorsa zalim hükümdarlar ve diş ağrıları da unutulup gider. Hiçbir sınırı olmayan ve sonsuzluğa uzanan bir insan hayatının anlamlı bir şekli olabilir miydi? Bu manada ölüm, hayatın herhangi bir anlamı olması için gerekli önkoşullardan biri değil midir? Her halükarda, eğer hayat gerçekten böyle geçiciyse bu mutlak görüş sizi niçin onu gerçekleştirmeye daha fazla sevk etmelidir ki? (Sön, kısa mum sön!)

Nasıl herhangi bir şeyin, hatta “hayat”ın, kimse tarafından niyetlenilmemiş, anlamlı bir tasarımının ya da yöneliminin olabileceğine inanmak mümkünse, insan varoluşunun fiilen niyetlenilmiş olarak anlamsız ve kaotik olduğuna da aynı şekilde inanabilirsiniz. O, kötü niyetli bir Yazgı’nın ya da İstenç’in ürünü de olabilir. Alman filozof Schopenhauer’un görüşü aşağı yukarı bu şekildedir.

İstenç, saf anlamda kendi kendini belirleme yeteneğinde olduğundan, Her Şeye Kadir Olan’ın kötü niyetli bir karikatürü gibi, amacını tümüyle kendi içinde taşır. Bu ise bizi ve yaratılışın geri kalanını esrarengiz amaçları doğrultusunda kullandığı anlamına gelir. Hayatlarımızın bir değeri ve amacı olduğunu düşünebiliriz; ama hakikat şudur ki yalnızca İstenç’in kendini yeniden ürettiği kör ve sonuçsuz sürecin zavallı araçlarıyızdır. Fakat bunu gerçekleştirmek amacıyla İstenç, hayatlarımızın anlamlı olduğunu sanmamız için bizi kandırmalıdır ve bunu da bilinç diye bilinen, kendimize ait değer ve amaçlar taşıdığımız yanılsamasına izin veren şekilsiz bir kendini aldatma mekanizması geliştirerek yapar. Kendi arzularının aslında bizim arzularımız olduğuna inandırarak bizi dolandırır. Bu anlamda Schopenhauer’a göre, tüm bilinç aslında yanlış bilinçtir. Bir zamanlar dendiği gibi dil nasıl ki fikirlerimizi başkalarından saklayabilmemiz için varsa bilinç de hayatımızın bütün beyhudeliğini bizden gizlemek üzere vardır. Aksi halde, insanlık tarihi diye bilinen şu katliam ve akamet panaromasıyla karşılaşarak kendimizi kesinlikle yok ederdik. Fakat intihar bile İstenç’in kurnaz bir zaferini simgeler; çünkü onun ölümsüzlüğü tam tersine ve dramatik bir biçimde insan kuklalarının ölümlülüğüyle kanıtlanır.

O halde Schopenhauer yanlış bilincin, aklın apaçıklığıyla giderilecek bir pus olmak şöyle dursun, insan varoluşuyla mutlak surette bütünleşik olduğunu düşünen bir düşünürler kuşağına aittir. İlk yazılarında ondan etkilenen Nietzsche de bu düşünürlerden biriydi. “Gerçek çirkindir” diye yazmıştı ve “Gerçek yüzünden mahvolmayalım diye sanatımız var” demişti. Sigmund Freud, karamsar hemşerisinin derinlemesine şekillendirdiği bir başka örnektir. Schopenhauer’un İstenç dediğini Freud “id(arzu)” olarak yeniden vaftiz eder. Freud’a göre fantezi, yanlış anlama ve gerçeği batırma rastlantısal değil, benliğin kurucu öğeleridir. Bu kayıtsızlık olmaksızın yapamazdık. Peki ya hayatın bir anlamı varsa ama onu bilmemek bizim için daha uygunsa? Hayatın anlamını bulmayı, gerçekleştirmeye değer bir şey gibi düşünmeye eğilimliyiz, ama ya bu bir hataysa? Veya gerçek, bizi taşlaştıran bir ucubeden başka bir şey değilse?

Sonuçta, bir insanın hayatın anlamını niye bilmek "istemesi" gerektiği sorusunu daima sorabiliriz. insanlar hayatın anlamını bilmenin daha iyi bir hayat sürmelerine yardımcı olacağından emin midir? Ne de olsa insanlar, bu sırra ermeden de mükemmel biçimde hayatlarını sürdürdü. veya belki, öteden beri bunu bilmeksizin hayatın sırrına vakıftılar. Belki de hayatın anlamı nefes alıp vermek kadar basit ve farkında olmaksızın şu an yapmakta olduğumuz bir şeydir. Peki ya saklı olması bir yana, gözümüzün önünde olduğu için anlaşılmazsa? Hayatın anlamı belki peşine düşülen bir amaç; ya da dibi taranan bir gerçeklik yığını değil, yaşamak ediminin ta kendisinde ya da belli bir yaşam tarzında dile gelen bir şeydir. Sonuçta bir anlatının anlamı, onun yalnızca sonu ya da gayesi değil, anlatının kendi sürecidir.

Schopenhauer’a göre şu apaçıktır ki hayatın yaşamaya değer olduğunu yalnızca bir aptal hayal edebilir. Onun deyişiyle, insan dediğimiz varlığın en uygun simgesi kürek pençeli köstebektir.

“Muazzam küreksi pençeleriyle toprağı bir gayret kazmak, köstebeğin tüm hayatının işidir. Sonsuz gece onu çepeçevre kuşatır. Eğlenceden yoksun, sıkıntıyla dolu bu hayat seyriyle ne mi elde eder? Yalnızca aynı melankolik seyrin yeni bir bireyde sürmesini ve yeniden başlamasını sağlayan beslenme ve üreme…”

Bütün insanlık projesi, uzun sure önce askıya alınması gereken berbat bir yanlışlıktır. Yalnızca, tarih mezarlığıyla karşılaşmış ve kendini aptalca aldatmakta olan birisi başka türlü düşünebilir. insanlık anlatısı, yalnızca İstenç’in rezil kurnazlığı tarafindan dolandırılanların dünyaya gelmiş olmayı değerli addedebildiği, dinmek bilmeyen bir sefalet anlatısı olarak süregelmektedir.

Schopenhauer'a göre, her biri kendi yüksek değerinden emin, çabucak hayal kırıklığına uğrayacak olmalarına rağmen ahlaki anlamda yüksek bir amacıyla kovalayan bu kendini beğenmiş yaratıklar ırkında, gülünç bir şey vardır. Bu anlamsız kuru gürültüye ve şamataya uygun hiçbir görkemli amaç yok; yalnızca "bir anlık doyum, isteklerin koşullandırdığı geçici arzu, uzun süreli ve yoğun acı, biteviye mücadele, topyekun savaş, her şeyin hem avcı hem de av olması, baskı, istek, ihtiyaç ve kaygı, acıyla inleme... Bu, sonsuza ya da dünya sonlanıncaya kadar sürüp gider" Schopenhauer şöyle der: "Bütün bu trajik komedinin niye var olduğu konusunda kimsenin en küçük bir fikri bile yok. Zira onun izleyicisi yok ve aktörler az ve sırf olumsuz bir beğeniyle sürekli olarak kaygı ve sıkıntı çekiyor." Dünya yalnızca anlamsız bir ihtiras, grotesk biçimde kötü bir drama, uçsuz bucaksız bir pazar ya da içinde yaşam türlerinin nefes almak uğruna birbirlerini ezmeye çalıştıkları Darwin tarzı bir amfitiyatrodur.

Kuşkusuz ki başkalarının dostluğu hep vardır, ama Schopenhauer’a göre bizi bu dostluğu aramaya sürükleyen şey büsbütün sıkıntıdır. İstenç’e kalırsa insan ile ahtapot arasında önemli bir fark yoktur; ikisi de benzer şekilde onun boş ve duygusuz dinamiğinin birer varoluş aracıdır. İnsanın özünde, içsel varlığının temeli olan bir güç -İstenç- harekete geçer; ama bu, dalgaları harekete geçiren güç gibi adsız ve acımasız bir güçtür.

Her şey şehvetle doludur: İnsan yalnızca anne ve babasındaki çiftleşme güdüsünün vücut bulmasıdır ve bu kısır arzulamanın tamamı ihtiyaca dayalıdır. Schopenhauer’un deyişiyle “Her isteme ihtiyaçtan, yoksunluktan ve dolayısıyla acıdan kaynaklanır”. Arzu sonsuz, tatminse nadir ve düzensizdir. Benlik tahammül ettiği sürece, arzu diye bildiğimiz onulmaz hastalığın bir sonu yoktur.

Genel olarak insanlık tarihi bir uygarlık ve aydınlanma masalından çok bir kıtlık, ıstırap ve sömürü hikayesi olageldi. Hayatın aslında bir anlamı, hatta şen bir anlamı olması gerektiğini düşünenler, Schopenhauer’un kasvetli itirazıyla yüzleşmek zorundadır ki kendi görüşlerini iç rahatlatan bir teselli olmanın ötesine götürmek için mücadele edebilsinler.

Freud’a göre hayatın anlamı ölüm; Eros’un ya da yaşama içgüdülerinin bütün çabasıysa egonun artık zarar görmediği ölüm gibi bir durağanlık durumuna dönmekti. Dürtülerimizi ve arzularımızı farkında olmadığımız ama yine de esasen varoluşumuzun anlamını belirleyen bir model şekillendirebilir.

Kişisel yaşantının birçok temel özelliği aslında hiç de kişisel değildir. Sırf maddi hayvanlar olduğumuzdan ötürü hayatımızın çok büyük bir kısmı zaten belirlenmiştir; yalnızca biz bunu, bilince çıkarmayız. Çünkü akıl yürütme tarzımız hayvansallığımızla yakın ilişkilidir. “Bir aslan konuşabilseydi bile onun söylediklerini anlayamayacaktık” dediğinde Wittgenstein belki de kısmen bunu düşünmüştü.

Eğer hayatın anlamı insanların ortak “amacında” mevcutsa, bu amacın ne olduğu konusunda hiç kuşku yok gibidir. Herkesin, uğruna çaba harcadığı şey mutluluktur. “Mutluluk” elbette ki manik sırıtmaları ve rengarenk bir ceket içinde tepinerek dans etmeyi çağrıştıran çelimsiz, “tatil kampı” türünde bir sözcüktür. Fakat Aristoteles’in de kabul ettiği gibi, neden mutlu olmayı aradığımızı makul biçimde soramamanız bakımından, mutluluk insan hayatında bir referans çizgisi olarak işler. Genel olarak para ya da iktidar gibi, başka şeylere yönelik bir araç değildir. Daha ziyade itibar görme isteğine benzer.

Aristoteles’e göre mutluluğa erdemle varılır ve erdem her şeyden önce zihinsel bir tutumdan ziyade toplumsal bir pratiktir. Mutluluk özel bir gönül rahatlığı değil, pratik bir yaşam biçiminin öğesidir. Bu teori uyarınca birinin davranışını belli bir zaman boyunca izleyebilir, daha ikinci bir insanlık modelinde yapamadığınız şekilde “O mutlu biri” diye haykırabilirsiniz. Ve bunun için o kişinin gülümsemesi ya da hoplayıp zıplaması da gerekmez.

Mutluluk, olduğunuz bir şey olduğu kadar, yaptığınız bir şeydir de. Onu, haz arayışından farklılaştıran bir yönü de yalnız ve izole biçimde başarılamamasıdır. Aristotelesçi erdemler, çoğunlukla toplumsal erdemlerdir.

Eğer mutluluk bir zihinsel durumsa büyük ihtimalle insanın maddi koşullarına bağlıdır. Bu koşullara rağmen mutlu olabileceğinizi iddia etmek mümkündür ki Spinoza’nın ve antikçağ Stoacılarının görüşleri de buna yakındır. Fakat sağlıksız, tıka basa dolu bir mülteci kampında yaşamayı ya da doğal bir felakette çocuklarınızı kaybetmeyi hoş karşılayabilmeniz son derece olanaksızdır. Bununla birlikte, Aristotelesçi mutluluk görüşünde bu daha da açıktır. Bu erdemleri besleyen siyasal koşullarda rasyonel biçimde yaşayan özgür bir fail olmadıkça cesur, saygın ya da cömert olamazsınız. Bu nedenle Aristoteles, etik ile politikayı birbirine bağlı görür. İyi bir yaşam belli bir politik durumu gerektirir. Aristoteles’e göre bu, siz dışarıda mükemmel bir hayatı kovalarken angaryayı yapan köleler ve tabi kılınmış kadınlarla tedarik edilmiş bir durumdur. Mutluluk ya da yaşam kalitesi, kurumsal bir meseledir; yaratıcı güçlerinizi özgürce kullanacağınız toplumsal ve siyasal koşulları gerektirir.

Hayatın anlamı için elbette mutluluktan başka adaylar da vardır: güç, aşk, onur, hakikat, haz, özgürlük, akıl, otonomi, devlet, ulus, Tanrı, özveri, tefekkür, doğayla uyum içinde yaşamak, en fazla sayıda insanın en büyük mutluluğu, kendini ifade etmek, ölüm, arzu, dünyevi başarı, çevrenin saygısı, olabildiğince fazla deneyim, kahkaha atmak vb. Çoğu insan için hayat, teoride daima öyle değilse bile en azından pratikte anne, baba ve çocuk arasındaki gibi, en yakınlarıyla olan ilişkileri sayesinde anlam kazanır.

Sevgi dediğimiz, kendimizi gerçekleştirme arayışımızı toplumsal hayvanlar olduğumuz gerçeğiyle uzlaştırabilmemizin yoludur. Çünkü sevgi bir başkası yararına, onun sağlıklı biçimde gelişebileceği ve aynı anda onun da bunu sizin için yaptığı bir mekan yaratma anlamına gelir.

Terry Eagleton


                                                                           
Söz & Müzik: Ahmet Hamdi

gün doğarken gün batarken ne gelir elden bir gün daha yiterken kapımda sonbahar yaşanmamış aşklar kim bilir nerdeler sevdiğim insanlar her şey geçer her şey biter hiçbir şey kalmaz tozdan ve külden başka Hayat yorma beni Zaman su misali Yok anlam Yok mana Bulmalı teselli tek tabanca bir başına gaddar bu dünya o yüzden inzivada sokaklar dindirmez
caddeler avutmaz meydanlar kandırmaz ölüm kaçınılmaz vakit doldu gitme vakti rüzgar söylesin alıp götürmeyecek mi (her şeyi) Hayat yorma beni Zaman su misali Yok anlam Yok mana Bulmalı teselli




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız