Mukussuz Şifa Diyeti

“Yaşam bir beslenme trajedisidir.”

“İnsan ne yiyorsa odur” sözü, bir filozofa ait en anlamlı ve isabetli sözdür.

Sadece meyve, sebze, salata ve fındık gibi bazı kabuklu yemişler vücutta mukus oluşturmamak­tadır. Bu besin maddeleri aynı zamanda artıkların vücuttan atılarak insanın yeniden sağlığına kavuşma­sına yardımcı olmaktadır.

Oruç, vücudun iç temizliği için uygulanabilecek en iyi yöntemdir. Fakat doğru bir şekilde uygulanırsa,  çünkü aksi durumunda yarardan çok zarara neden olabiliyor. Hasta insanlarda öncelikle bir Geçiş Diyeti gerekli görülmektedir. Arkasından da mukussuz şifa diyeti uygulanmalıdır.

Yapılan otopsi­lerde, damarlardaki tıkanıklıklar, bağırsaklara yerleş­miş eski dışkı kalıntıları açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu da vücudun sürekli bir iç kirlenme sürecinde bulundu­ğunu göstermektedir. Bağırsaklardaki kokulu gaz biri­kimi ve kötü nefes bu kirliliğin birer işaretidir. Yapılan otopsi­lerde, damarlardaki tıkanıklıklar, bağırsaklara yerleş­miş eski dışkı kalıntıları açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu da vücudun sürekli bir iç kirlenme sürecinde bulunduğunu göstermektedir. Bağırsaklardaki kokulu gaz birikimi ve kötü nefes bu kirliliğin birer işaretidir.

Doğru beslenme mukus ve protein içermeyen besin maddelerinden oluşmalıydı. Uygulamış olduğum tedavi­ler, yani şifalı banyolar, hareket vs. mukusun bir kısmını vücudumdan atılmasına yardımcı oluyordu, ancak sürdürdüğüm yanlış beslenme nedeniyle vücudumda tekrar tekrar mukus oluşuyordu. 

Bir daha ki kış mevsiminde Kuzey Afrika’ya, Ceza­yir’e gittim. Oranın ılıman iklimi ve harika meyveleri durumumu hafifletmişti. Bu gelişme, doğaya olan güvenimi güçlendirerek, onu daha iyi kavramamı sağla­ mıştı. Temizleyici özelliği olan meyve ve güzel iklimden faydalanarak kısa süreli oruç denemelerine giriştim. Ve günün birinde, kendimi iyi hissettiğim bir sabah te­sadüfen aynaya baktığımda yüzümün görünüşünün tamamen değiştiğini fark ettim. Karşımda gördüğüm genç ve sağlıklı bir yüzdü. Fakat kendimi kötü hissetti­ğim günlerde yine o hastalıklı, yaşlı görünümü alıyor­du, ama pek uzun sürmüyordu. Yüzümün bu değişken halleri, bana sanki doğanın bana iletmek istediği bir “vahiy”gibi geliyordu.

Fakat meyvenin NEDEN etkili ve mukus oluşturmayan bir besin olduğunu bi­limsel olarak araştırmayı da ihmal etmiyordum. Çı­kardığım sonuç; meyve sindirim işlemi sırasında glikoz denilen bir madde meydana getiriyor ki analizlerde buna karbonhidrat deniyor. Tecrübelerim, çeşitli test­ler, deneyler ve yapmış olduğum kürler şunu gösteriyor­ du ki, meyvelerde bulunan glikoz (nişasta şekeri), in­san besininde en önemli yeri alıyor. Bir yandan yüksek oranda güç ve dayanıklılık verirken, bir yandan da vücutta biriken atıkların dışarı atılmasına yardımcı oluyor. Bu özellikleriyle vücudun yenilenmesini sağlayan en etkili şifa aracı görüyor.

Artık daha da hassaslaşmış olan organları­mız, bu istenmeyen besin maddelerine hemen tepki ve­riyordu, özellikle kombine edilmiş besinlere karşı, ki bu da bize, niteliği hakkında fazlaca bilgi sahibi olunma­dan uygulanan modern mutfağın karma beslenme şek­linin, aslında bütün hastalıkların ana kaynağı oldu­ğunu kanıtlamaya yetiyordu. Vücudumuzu, doğanın bir yöntemi olan oruç yoluyla anndırmasaydık, besinle­rin gerçekte ne gibi etkilere neden olduğunu asla öğre­nemezdik. 

Mısır’da, inanılmaz güç ve dayanıklılığa sahip in­sanlarla karşılaştık. Çoğu kıt kanaat ve vejetaryen besle­ niyordu. Fakat sanırım iki kötü alışkanlığa sahiplerdi; sigara ve sert kahve içiyorlardı. Buna rağmen, sinirli veya hasta olan bir tek insana rastlamadık. Onların, tıpkı ataları gibi az çeşitli ve aynı zamanda az mik­tarlarda tükettikleri besin maddelerini görünce, eski Mısır kültürünün ortaya çıkarmış olduğu şaheserlerin kaynağını daha iyi anlamıştık.

Normal bir sağlığın temelinde yatan kurallar konusundaki bilinçsizlik bu yüzyılda diğer yüzyıllara göre daha da artmıştır. Bunun çok açık bir kanıtı da günümüz insanının, tüm bilimsel ilerlemeye rağmen, sağlık açısından gittikçe kötüleşmesidir. 

Doğal ve doğru hazırlanmış bazı besin maddeleri, insana sadece yüksek bir enerji ver­mekle kalmıyor, aynı zamanda üstün bir iç temizlik sağlıyordu. Bu besinler sistematik bir oruç kürüyle bir­leştirildiğinde ise, tüm hastalıkları önleyebiliyor, evet, hatta iyileştirebiliyordu. 

24 günlük bir oruçtan sonra vücudumdaki et­kisinin yanı sıra zihinsel ve ruhsal açıdan da öylesine muhteşem duygular yaşadım ki, bulgu ve deneyimleri­ mi bir an önce arkadaşlarıma ve tüm tanıdıklarıma anlatma heyecanı içerisindeydim. Yaşadığım duygula­rı tarif edemiyordum, onlara, bunları ancak yaşayarak anlayabilirsiniz, diyordum. Zaten bazıları da ay­nen öyle yaptı. Bunun üzerine, herkesin tanıklığına açık oruç kürleri ve seminerler düzenledim. İki kez Al­manya’nın iki büyük şehrinde ve iki kez de İsviçre’de oruç kürleri uyguladım. 'Noterlerin gözetiminde bir odada kapalı tutularak, doktorlar tarafından sıkı bir gözetime tabi tutuldum. Dışarıyla hiçbir bağlantım ol­muyordu.

Powell’in gün ışığına çıkar­dığı yeni bulgulardan en önemlisi, enerji verici özelliği açısından meyve ve sebzelerin, diğer tüm besin madde­lerine oranla, daha uygun maddeler içerdiğidir. 

Kırk yıllık gözlem, dene­yim ve araştırma, şunu kesin olarak kanıtlamıştır ki; dokuların gereksinim duyduğu tüm mineraller, meyve ve sebzelerde mevcuttur. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu öz maddelerin meyve ve sebzelerde bol miktarlarda bulunması, diğer tüm besinler üzerinde bir üstünlük sağlıyor. Organizmayı “mukuslu” besinlerin oluştur­duğu artıklardan arındırmak için “mukussuz diyetin” şifalı etkilerinden mutlaka yararlanmak gerekir.

Doğaya karşı işlenen günâhlar bağışlan­maz. Ve adalet herkesi kapsar. Doğa hiçbir özrü dikka­te almaz. Günâhların bağışlanması için tek yol kötü alışkanlıklardan vazgeçmektir.

İnsanoğlu hayvanları nasıl besleyeceğini öğreniyor, ama kendini nasıl besleyeceğini ne yazık ki bilmiyor!

Asıl zorluk, günümüzde birçok insanın dü­şünmemek için direnmesidir. Kendilerini tamamıyla çoğunluğun fikrine göre yönlendirmekteler. Çoğunlu­ğun yaptığı doğru olmalı! Ancak gerçek, bunun tam da aksini gösteriyor.

Her hastalık bir Tıkanıklıktır. Tıp biliminin adını koy­muş olduğu hangi hastalık olursa olsun her hastalık, insan vücudunun çalışma sisteminde meydana gelen bir tıkanıklığın sonucudur.

Her hasta insan az veya çok mukusla tıkanmış bir organizmadır.

Hastalık, vücudun artık, mukus ve zehirleri boşalt­mak için başlattığı bir girişimdir. İyileşmesi gereken hastalık değil, vücuttur. Vücudun, çocukluktan bugüne kadar birikmiş olan artıklardan, mukustan, zehirlerden ve tüm yabancı maddelerden arınması, kurtulması gere­kiyor. Sağlığa ilaç şişeleriyle kavuşamayız! Vücudunu­zu birkaç günlük arınmayla yeniden sağlıklı hale geti­remezsiniz. Hayat boyu vücudunuza yaptığınız hak­sızlığın adilce dengelenmesi gerekir.

Kimyasal zehirler çözülerek, böbreklerden dı­şarı atılmak üzere kan dolaşımına karıştığında, yoğun bir Kalp çarpıntısına neden olurlar. 

Sağlıklı görülen “normal” insanın vücudunda yoğun miktarlarda ilaç ve besin zehirlerinden oluşan ve adeta kronik bir depo haline gelen kütleler bulun­maktadır. Bu gizli hastalık yapıcı maddeler yerinden oynatıldığın­da, örneğin bir soğuk algınlığı geçirildiğinde, vücut mukus atmaya başlar. Kişi kendini kötü hisseder. Oysa doğanın bu arındırma işleminden memnun olması gere­kir. Çözülen mukusun miktan, organizmayı sarsmak için yeterince fazla olduğu halde ciddi bir durum söz konusu değilse, bu rahatsızlığa grip teşhisi konulabilir. Fakat doğanın boşaltım işlemi, organizmanın daha de­rinlerinde gerçekleşiyorsa, özellikle akciğerlerde, o du­rumda mukus ve toksinlerin çözülümü çok fazla olduğu için kan dolaşımında zorlanma meydana gelir, bu tıpkı bakımsız bir makinenin veya el freni kaldırılmış bir ara­banın çalışmasına benzer. Bu sürtünme işlemi anormal bir ısınma meydana getirir, ki buna da yüksek ateş diyo­ruz. Bu kez doktorların koyduğu teşhis, akciğer iltihabı­dır. Oysa gerçekte meydana gelen olay şudur: Doğa, organizma için yaşamsal önem taşıyan organları, artık­lardan kurtarmak için “hararetle” çaba sarf etmektedir. Şayet mukus atımı için zorlanan organ böbrek ise, ve fonksiyonlarında değişiklikler söz konusuysa, bu durumda rahatsızlığın adı böbrek iltihabı olacaktır. Diğer bir deyişle, doğa bir insan yaşamını kurtar­mak için her ne zaman mukus ve toksin ürünlerini “var gücüyle” dışarı atmaya çalışıyorsa, bunun adı akut hastalıktır. Tıp dünyası 4.000’in üzerinde (günümüzde bu sayı 20.000’dir.) hastalığa isim koymuştur. Hastalığa veri­len ad, atık boşaltımının meydana geldiği ilgili bölge­ den veya tıkanan kısımdan yola çıkarak türetilmekte- dir. Bu bölgede kan dolaşımı oldukça zorlanmaktadır, dolayısıyla ağrı ve sızıya neden olmaktadır. Örneğin, eklem bölgelerinde ağrılar, romatizmada olduğu gibi.

Hastalık sırasındaki ağrı ve iştah kaybı gibi uyarıcı tehlike sinyallerine rağmen, ıs­rar bol ve özellikle “iyi” besin önerilmektedir. Dok­torların “yardımına” rağmen, -ki bu “yardım” ger­çekte hastanın hayatını daha fazla tehlikeye sokmakta­dır- hastanın yaşam enerjisi ve boşaltım yeteneği azal­tılmaktadır. Doğa bu engelle görevini etkili bir şekilde yerine getiremez, daha fazla zamana ihtiyaç duyar. İşte söz konusu bu durum, “kronik” olarak nitelendi­rilir. Bu sözcük Yunanca “zaman” anlamına gelen “chronos” sözcüğünden türetilmiştir.

Dr. Jaeger şöyle diyordu: “Hastalık kötü bir koku­dur.” Doğa, bedensel yıkımın ne derece ilerlediğine dair kötü koku şeklinde bir bulguya işaret etmektedir. Şişman, hasta bir insan as­lında canlı bir “gübre çukurudur.”

Hasta kısa bir oruç sırasında kendini ne kadar “kötü” hissederse, vücudundaki zorlanma da o ölçüde büyük ve zehirli demektir. Hastada baş dönmesi veya baş ağrıları ne kadar şiddetliyse, kanı da o ölçüde mukus ve toksinle kirlen­ ümiş demektir. Kalp çarpıntısı söz konusu ise, organiz­masının herhangi bir yerinde iltihap oluşumuna veya - yıllar önce alınmış dahi olsa- birikmiş ilaç artıklarının kan dolaşımına girdiğine işaret etmektedir.

Hastalığı olan her insan veya oruçla ya da mukussuz diyetle iyileşme sürecini geçiren her hasta ya da sağlıklı insan, mukus atacaktır. Buna göre, insanların bütün gizli rahatsızlıklarının sebebi, dışarı atılamamış, gereksiz ve sindirilmemiş besin parçacıklarıyla tıkan­mış doku sistemidir.

Dil sadece midenin değil aynı zamanda tüm ince zar sisteminin de aynasıdır. Bu yoğun tabakanın günde birkaç kez temizlense bile yeniden ortaya çıkışı, mide­nin iç yüzeyinden, bağırsaklardan ve vücudun tüm boşluklarından gelen mukus ve diğer maddelerin miktarını göstermektedir.

Bu bölümün başında da söz ettiğim gibi iki- üç gün oruç tutmanız gerekir. Kilolu bir hastanın oruç sıra­ sında mutlaka sıvı alması gerekir. Dilin yüzeyi, vücu­dun iç görünümünü açıkça yansıtacaktır, ve hastanın nefes kokusu da bozulmanın ne ölçüde yoğunlaştığını gösterecektir. Bir oruç kürünün başlangıcında vücudun herhangi bir yerinde ağn söz konusuysa şundan kesinlikle emin olabilirsiniz ki, o ağrıyan yer sizin zayıf noktanızdır.

Hastada asabiyet veya kalp rahatsızlığı gibi bir be­lirti ortaya çıktığında, vücudunda ilaçların depolandı­ ğından kesinlikle emin olabilirsiniz. Tüberküloz has­talığı olan bir hasta, kısa bir oruç küründen sonra öy­ lesine yoğun bir mukus boşaltır ki, onu yumurta ve süt gibi “iyi ve besin değeri yüksek” besinle iyileştir­ meye çalışmak, yapılacak en aptalca şey olur.

Soğuk algınlığı veya “Grip” gibi ciddi bir “şo­kun”, vücudun boşaltım yapabilmesi için bir başlan­gıç olduğunu herkes bilir ama buna anlam veremez. Ne var ki, doğanın bu genel temizlik girişimi dokto­run önerisiyle talihsizce engellenir. Böylece hasta ye­mek yemeye ve ilaç almaya devam eder. Ama bu sade­ce boşaltımı engelleyerek akut ve kronik rahatsızlıkla­ra neden olur.

Normal insanın, vücudunun gerçekten “yabancı maddelerden” arınabilmesi için bir ila üç yıl kadar sis­ tematik bir oruç kürüne ve doğal, arındırıcı besine ih­tiyacı vardır. Bu süre içerisinde vücudunuz iç ve dış yüzeyinden sürekli olarak atık maddeleri dışarı atacak­tır. Derinizin her gözeneğinden, idrar kanalından, ka­lın bağırsağınızdan, gözlerinizden, kulaklarınızdan, burnunuzdan ve boğazınızdan sürekli olarak -gerek sıvı gerekse kuru (kepek) halde- yabancı maddeler dı­şarı atılacaktır.

Enerji = Semen - Mukus

Bu sembollere baktığınızda, M’nin S’den daha büyük olduğu noktada insan makinesinin yani E’nin çalışmaya son vermek zorunda kalacağını tahmin edebilirsiniz.

POMPA GÖ­REVİ GÖREN KALP DEĞİL, AKCİĞERLER­DİR VE KALP, BU POMPANIN VENTİLİDİR!

Tüketime son vermediği­niz sürece, yani atık maddelerini; mukus oluşturucu, hastalık yapıcı, doğal olmayan besinleri tüketmeye de­vam ettiğiniz sürece, enerjinizi azaltmaya da devam ediyorsunuz demektir. Üstüne bir de semen kaybı yaşarsanız hastalıklara davetiye çıkardınız demektir.

Öncelikle her tür besin alımnj azaltarak veya ge­rekirse tamamen keserek (oruç tutarak), M’yi (mukusu) azaltmalısınız.

En iyi besin maddelerinden fazla miktarda yediğinizde, -ki özellikle de vücudunuz atık ve tok­sinlerle tıkanmışsa-, bu besinler kan dolaşımınıza saf haliyle ulaşamayacak, güç sağlayıcı yaşamsal maddele­re dönüşmeyecektir. Mukus ve toksinlerle karışarak, aksine yaşam gücünüzü engelleyecektir.

İnsanın besinsiz yaşayabilmesinin sınırı ve ne zaman yine katı besine ihtiyaç duyabileceği henüz bilinmemektedir. (Kimbilir belki de toplama kampının gizli amacı buydu.)

Tıbbın metabolizma dedi­ği şey, mide boşalır boşalmaz atık maddelerinin vücu­du terk etme işlemidir. Tıp bilimi, oruç tuttuğunuz vakit, kendi etinizin öz maddesiyle yaşamaya devam ettiğinize gerçekten inanıyor. Dr. Kellogg bile veje­taryen birinin oruç tuttuğu vakit bir etobura dönüş­tüğünü düşünüyor. Ve natüristler de prensipte bu tıbbi yanılgıları benimsemiş görünüyor. Yaygın olan görüşe göre, insan makinesi bir dakika bile katı besin­siz, proteinsiz ve yağsız çalışamaz. Bu düşünceden yola çıkarak, oruç tutan insanın vücudundaki tüm yağların ve proteinlerin tükenerek, sonunda açlıktan öleceği gibi saçma bir düşünceye varılıyor.

Hiçbir canlı hücreniz vücudunuz tara­fından dışarı itilmez, yakılmaz veya tüketilmez! Arın­mış, ağırlıklardan kurtulmuş bir vücutla, sadece su ve hava tüketerek rahatlıkla oruç tutabilirsiniz! Açlıktan ölme sınırının gerçekten nerede başladığı henüz bilin­miyor! 

Protein içerikli besin maddeleri bir süre için bir canlılık verir, çünkü bu maddeler insan vücudunda hemen toksinlere dönüşür. Hayvansal gıdaların yüksek ısılarda zehre dönüştüğü bilinen bir şeydir. Tıpkı in­san vücudunda olduğu gibi.

Günümüzün bilginleri öylesine ileri gidiyorlar ki, insanların biyolojik olarak etoburlar sınıfına ait oldu­ ğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Oysa evrim teorisine göre insan, maymunlar sınıfına girmektedir, ki bu da onların sadece meyve ve bitki yediğini, yani otobur olduğunu gösterir.

Ya­şam, protein oluşması için protein tüketmek gibi saç­ma bir düşünce temelinde değil, fizyolojik ve kimya­sal değişim bakımından metabolizma temelinde ger­çekleşiyor. Örneğin, ineğin süt üretebilmesi için süt içmesi mi gerekir? 

Sizlere şunu hatırlatmama izin verin; tıbbın babası kabul edilen büyük beslenme uzmanı Hipokrat şöyle diyor: “Hasta bir insana ne kadar çok besin verirsen, ona o kadar zarar verirsin.”ve besinin ilaçların olmalı ve hapların besinin.”

Daha önce de bahsetmiş olduğum arkadaşımla uyguladığım birkaç aylık mukussuz besin ve güneş banyosundan sonra tıpkı kızıl derililere benzemiştik. Bizi görenler başka bir ırka ait olduğumuzu sanıyor­ lardı. Bu görünüşümüz tabi ki vücudumuzda yoğun olarak bulunan alyuvarlardan ve akyuvarların azlığın­ dan ileri geliyordu. Sabah yediğim bir parça ekmek sonrasında bile yüzümdeki solgunluğun belirtisini fark edebiliyorum.

Doktorların insan kanı üzerinde ortaya çıkardığı gerçek şu ki, kanda bulunan fazla asit bir hastalık be­ lirtisidir. Buna göre, karma beslenen bir insanın, mi­desini her gün et, karbonhidrat, şekerleme ve mey­ veyle doldurduğunu, üstelik hepsini aynı öğünlerde tükettiğini varsayarsak, kanında fazla aside rastlanma­ sına hiç şaşmamak gerekir. Eğer hâlâ ikna olmadıysanız, kendiniz de bir deneme yapabilirsiniz. Normal bir öğün aldıktan bir sa­at sonra hepsini midenizden yine dışarı çıkarın; tiksin­ti verici bir kokuyla birlikte, asitli, çürümüş bir karı­şımla karşılaşacaksınız. Bu karışım size hemen çöp te­nekesini çağrıştıracaktır, ki bunu domuzlara verecek olursanız hasta olmalarına neden olursunuz.

Yanılgı, yine protein konusundaydı. Öne sürdük­leri gerekçeleri şöyleydi: Kaslar, dokular, vücudun te­mel unsurları proteinden oluşuyor ve vücudun yeni­lenmesi için sürekli olarak kana bu madde dışarıdan alınması gerekiyor. Yani başka bir deyişle, kas oluştur­mak için kas; protein oluşturmak için protein, yağ oluşturmak için yağ yememiz gerekiyor. Aynı şekilde, emzikli bir annenin süt üretebilmesi için de süt içmesi gerekiyor!

İnek, eti, dokuyu, kemiği, kılı, sütü, enerjiyi ve ısı­yı sadece ot yiyerek üretiyor. Süt üretimini artırmak için inekleri sütle beslediğinizi düşünün! Herhalde aptallığın da ötesinde bir şeyle itham edilirdiniz. Oysa insanlar bu prensibin aynını kendileri üzerinde uygu­luyorlar! 

İnsan vücudu, bitki ve meyve kökenli besinlerin dışındaki hiçbir atomu kabul etmemekte­dir.  İnsanoğlu doğası gereği meyve yi­yici bir canlıdır! Olgunlaşmış bir böğürtlenin, vişne­nin veya siyah üzümün suyuna bir bakın. Kanınıza benzemiyor mu? Et denilen yarı kokuşmuş “kas do­kusunun” daha iyi bir kan oluşturabileceğini kanıtla­yabilecek, akıl sahibi bir tek kişi var mıdır acaba?

Bir hayvanın eti, öldürüldüğü andan itibaren, az veya çok çürüme sürecine girer. Ardından da pişirme dediğimiz tahrip edici sürece tabi tutulur. Etobur olan hiçbir hayvan pişmiş et yiyerek sağlıklı kalamaz; sağlıklı kalabilmesi için kanıyla, kemiğiyle taze ve çiğ olarak tüketmesi gerekir.

Kusursuz bir kan için gerekli olan en önemli mad­de protein değildir. Tek başına mineraller de yeterli değildir. İnsan kanı için gerekli olan asıl temel stan­dart, karbonhidratın en gelişmiş şekli olan ve kimyasal olarak glikoz veya früktoz (meyve şekeri) diye adlan­dırılan şekerdir. Bu şeker, olgun meyvelerde ve daha basit şekliyle salata ve sebzelerde mevcuttur. Yeni bi­limsel araştırmalar, hayvan ve insan vücudu için ge­ rekli olan düşük ölçülerdeki proteinin bile glikozdan sağlanabildiğini gösteriyor.

Meyveyle beslenmeye başladığınızda kanınız da düzelmeye baş­lıyor, ağırlıklardan da kurtuluyor ve kendinizi bir sü­reliğine daha iyi hissediyorsunuz. Fakat gittikçe daha fazla atık çözüldükçe, kan dolaşımınızı zorlayan ağır­lık şoku sizin bu yönteme olan inancınızı sarsmaya başlıyor, ve sonunda herkes gibi bu durumu “güçlen­dirici” besin eksikliğine bağlıyorsunuz ve çevreniz­deki insanlar, güçlenmeniz için “adam gibi yemeğe” ihtiyacınız olduğunu söylüyor, dolayısıyla siz de sağ­lıklı bir kanın oluşması için et ve yumurta yemeniz gerektiğini düşünüyorsunuz. 

Doktorların zararlı besin maddelerine güvenerek herkese önermelerinin ve insanların çoğunun da bun­ları yemeye devam etmelerinin asıl nedeni bu işte. Hastalık konusunda en ufak bir fikirleri olmadığı için günbegün kanlarını kirletiyorlar.

İnsanlar midelerini bu cennet meyvelerinin yerine, günde üç öğün, yine in­sanlar tarafından ekonomik çıkarları nedeniyle üreti­len ve zararlı bir şekilde hazırlanan besinle doldurulu­yor. Bu besinler, yaratıcının biz insanlara sunmuş ol­duğu nimetler değildir. 

“Hastalık yaratmak Tanrı­nın ne niyeti ne de planıydı, fakat hastalıklar Tanrısal kanunların ihlali sonucu oluşmuştur.”

Bütün hayvanlar, hastalandıkla­rında yemeyi reddeder. Dolayısıyla hayvan içgüdüsü­nün her hastalığa veya kazaya oruçla tepki veriyor ol­ması, sağlığın, öncelikle beslenmeyle ve aynı zamanda ne çeşit bir besin alındığıyla yakından ilgili olduğunu kanıtlıyor.

Hastalıkların besinlerden kaynaklanabileceği dü­şüncesinin -doktorlarda bile- hiç akla gelmemesi as­lında trajik bir durumdur. Bunun nedeni de hastalık kavramını adeta bir sır gibi yaklaşılmasındandır. İn­sanlar, yaşamları boyunca vücudun duyduğu ihtiyacın on kat fazlasını yeme alışkanlığına sahiplerdir. Fakat bunun getirdiği iç kirliliğinden hiç haberleri yoktur. (Doktorlar ise, bunu bilmek istemiyorlar,)

“Sağlıklı ve normal” beslen­diğini düşünen biri bile 3 veya 4 gün oruç tuttuğun­ da, nefesi, vücudu ve tüm ifrazatı kötü bir koku ya­yar. Bu da organizmasının bozulmuş, dışarı atılmamış maddelerle dolu olduğunu gösterir, ki bu maddelerin tek sebebi sadece alınan besinlerdir. İşte bu birikmiş ve birikmeye de devam eden atıklar, onun gizli, bilin­meyen “hastalığıdır”. Ve doğa günün birinde bu atığı bir tür “şok” şeklinde dışarı atmak istediğinde, -ki buna da bilindiği üzere “hastalık” denir- kişi kirliliğin nedeni olan hastalık kaynağı atığın daha fazla çoğal­maması için oruç tutacağı yerde, ilaç ve çeşitli tedavi­lerle kendini iyileştirmeye çalışır.

Hastalık denilen boşaltım sürecini, yani doğanın tedavi yöntemini ilaçlar vs. yöntemlerle durdurmaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğunun artık bilincin­desiniz sanırım. Çünkü bu şekilde ancak daha fazla atığın vücudunuzda birikmesine olanak vermiş olur­sunuz. Aynı şekilde “yanlış” besin dediğimiz zararlı maddeleri tüketmeye devam ettiğiniz sürece de, han­gi “doğal” terapi olursa olsun, hastalığınızı iyileştire- meyecektir. Kendinizi anndırabilirsiniz ama yanlış ve gereğinden fazla doğru besin yemeye devam ettiğiniz takdirde, tam bir arınmadan bahsetmek mümkün ol­mayacaktır.

Bütün meyveler, salatalar, sebzeler ve kabuklu yemişler mukussuzdur. Medeniyetin diğer tüm besin maddeleri, istisna­sız olarak mukus ve asit oluşturucu özelliktedir, do­layısıyla zararlıdır.

Almanyalı Dr. Lahmann, “Kanın Diyetetik Deformasyonu” adlı kitabında hastalıkların nedeninin kar bondioksit olduğunu tespit etmişti. Fakat daha derin­lerde yatan nedeni bilememişti: Mukus oluşturucu besinlerle meyvelerin karışımı sonucu açığa çıkan ma­yalanmayı, ekşimeyi. 

Çiğ besinin yararlı olan etkisi, ısı işlemine tabi tu­tulmamış sebzenin çiğ lifleridir. Bu lifler tıkanıklığı önler ve bağırsaklar için ideal bir “mukus temizleyici­sidir” Şahsen, insan vücudunun, karnabahar, kuşkon­maz, turp, patates veya tahıl gibi “besin değeri yük­sek” besinleri, çiğ olarak kabul edebileceğini sanmı­yorum. Bağırsaklar, bir süre için çiğ besinlerin rahatlatıcı özelliğiyle mekanik olarak temizlenir. Ancak daha sonra çiğ sebzeyle tekyönlü beslenmeye devam edilir­se, vücut en gerekli besin elemanlarından yoksun ola­ caktır. Çünkü o çok önemli besin elemanları glikoz ve meyve şekeridir. Fakat kişi çiğ sebzenin yanı sıra yeterli ölçüde meyve tüketiyorsa sorun yok demektir.

Limonla yapabileceğiniz bir deney oldukça dikka­te değerdir: Bir adet limonu birkaç dakika çok sıcak bir ortamda tutarsanız, bir portakal kadar tatlı hale gelir. Böylece glikoz elde etmiş oluruz. Ama onu fı­rında fazla tutacak veya kaynatacak olursanız, acılaşır. Bu prensibe göre, bütün sebzeler pişme esnasında içerdiği nişasta oranında glikoza dönüşürler. Havuç, kırmızı pancar, turp, karnabahar ve benzeri sebzeler için de aynı şey geçerlidir.

Çiğ meyve ve eğer arzu edilirse, çiğ sebze ve sala­ta, insanoğlunun ideal besinidir. Mukussuz beslen­me budur! Şifalı özelliğinden dolayı tercih edilen mu­kussuz beslenme düzeninde çiğ sebze, temizleyici özelliğinden; pişmiş sebze besin maddesi amacıyla, pişmiş ve buğulanmış meyve de -ciddi durumlarda boşaltımı yavaşlatmak amacıyla- mukus ve toksin çö­zücü etkisinin azaltılması için tüketilmektedir. 

Çiğ patates, çiğ tahıl (yulaf ezmesi) ve çiğ be­zelye yemek, bana göre doğru değil, hatta pişmiş ola­nına göre daha da tehlikeli, çünkü pişirildiğinde, en azından içinde bulunan nişasta maddesi, sindirilmesi kolay glütene ve glikoza dönüşür.

Sütle beslenen bütün hastalar, er ya da geç kor­kunç bir tıkanmayla karşı karşıya kalır, çünkü süt son derece yapışkanlık özelliği olan, mukus oluşturucu bir besin maddesidir.

Burada ilginç olan, Berg’in “asit oluşturucu” diye nitelendirdiği be­sin maddelerinin çoğu, benim “mukus oluşturucu” diye tanımladığım besinler olmasıdır, ve onun “asit tutucu” dediği besinlerin hemen hepsi benim “mukussuz” diye adlandırdığım besinlerdir.

Organizmada mukus oluşturan her besin, aynı zamanda asit oluşu­muna da neden oluyor.

Günümüzde gereğinden fazla gübreleme yapıldığı için bol miktarda gübrelenerek kısa sürede büyüyen kuşkonmaz, lahana, karnabahar gibi sebzelerin, daha az gübreyle yetiştirilen aynı tür sebzelere göre neden daha düşük değerlere sahip olduğu sanırım kolay an­laşılır bir durumdur.

“Sağlıklı besinleri zehirli hale dönüştüren çeşitli yöntemler vardır. Örneğin, kuru meyvelerin kükürtlü işleme tabi tutulması, bozulmasını önlemek amacıyla konserve gıdalara natriumbenzoat veya salisilik asit eklenmesi (her ikisi de güçlü zehirlerdir). En tehlikeli metot ise, sülfürik asit buharının kullanılmasıdır. ”

“Amerikalı, gözleriyle yer...” diyor Dr. Harry Ellington Brook, “...ve ekmeğin kar gibi beyaz olan ter­cih eder, ki bu besinin hammaddesi olan un, rafine edilene kadar öğütülerek tüm minerallerinden yoksun bırakılır.”

Balığa sıkılan limon suyu veya asit oluşturan bir besinin yanı sıra yenilen bir porsiyon asit tutucu sebze, zararlı etkiyi kuşkusuz nispeten azaltacaktır.

Bir besinin “asit tutucu” özelliği ne kadar çok ise, mukus atıcı değeri de o kadar önemlidir. Örneğin, ol­ gun siyah turp, ıspanak, kara hindiba ve dereotu; hep­si mükemmel temizlik maddeleridir.

En kötü ve en sağlıksız alışkanlık, sabahları yenilen ağır kahvaltıdır. Eğer iyi neticelere ulaşmak istiyorsanız, sabahın erken saatlerinde kesinlikle katı besin almamalısınız. Bir şey­ler içebilirsiniz, en iyisi taze sıkılmış meyve suyu, ama onun dışında hiçbir şey içmemelisiniz. Ancak bu size çok zor geliyorsa, birkaç saat sonra yine içebilirsiniz, önemli olan öğle yemeğinin aç karnına yenmesidir. Bu “kahvaltısız planla” birçok hafif hastalık iyileştiri­lebiliyor.

En doğru olanı günde iki defadan fazla öğün al­mamaktır.

Önemli sayılabi­lecek bir kural da az çeşittir, eğer besinlerle iyileşmeye kesinlikle kararlıysanız. Yani bir öğünde fazla çeşit bulunmamalıdır. Günümüzde hazırlanan öğünlerdeki çeşitleri bir saymaya kalkıverin. Bu sizi dehşete düşü­recektir.

Yemek yerken asla bir şey içmeyin. Çay veya kah­ve alışkanlığınız mı var? Yemek yedikten sonra biraz bekleyin, sonra için. Çorbalar için de aynı kural geçerlidir, çünkü ne kadar sıvı alınırsa, yenilen besinlerin sindirimi de o kadar güçleşir. Sıcak bir içecek mi isti­yorsunuz, örneğin soğuk kış günlerinde; ıspanak, so­ ğan, havuç veya lahana gibi çeşitli sebzelerden bir çorba, bir içecek hazırlayabilirsiniz.

Dondurulmuş gıda konserve gıdadan daha iyidir.

Muz, daha çok “az mukuslu” veya asidi az olan mideler için uygundur.

Diyet yapan kişi böyle günlerde yanlış besine karşı güçlü bir istek duyar. Bu çok ilginçtir ama hasta, en sevdiği besine karşı adeta açlık duyar. Bu durumu şöyle açıklayabilirim: Doğa, özellikle bu sevilen besi­ nin atık maddelerini kan dolaşımı yoluyla atmakla meşguldür. Kan dolaşımına giren bu maddeler doğal olarak yoğun bir istek doğurur.

Hiç kuşkusuz çok etkili olduğunu fark edeceğiniz doğal bir müshil, kuru eriktir. 

Doğal ortamlarında yaşamlarını sürdüren hiçbir hayvan “karışık” besinler tüketmemektedir.

Hiçbir hayvan aynı anda değişik besinler yemez veya yemek­ler arasında bir şeyler içmez. Ancak evcil hayvanlar bi­rer istisnadır, ki onları da karma besine alıştıranlar medenileşmiş insanlardır.

Kötü, asitli veya “mukuslu” bir mideye sahipseniz, meyve yerine sebze ağırlıklı mönüler kullanın. Mide­ sinin daha sağlam olduğunu düşünenler ise, daha faz­la meyve daha az sebze kullanmalı.

Kabuklu yemişlerle yaş meyveyi asla birarada tüket­meyin!

Meyve asidi, atık maddelerini çözerken gaz oluşu­muna neden olur; meyve şekeri, atık maddeleriyle ka­ rışınca onları bulundukları yerden söker ama bu arada ekşimeye neden olur. Bu yüzden, aşırısı zarar verici olabilir. Bunu önlemek için “temizleme aracı” olarak meyveden çok çiğ sebze kullanmanızı öneriyorum. Diyetin başlangıcında meyveyi buğulanmış halde kul­lanmanızı tavsiye etmemin nedeni de budur. Örne­ ğin, hazırlayacağınız elmanın yarısı (kabuklarıyla) çiğ ve rendelenmiş halde, diğer yarısı da balla tatlandırıl­mış buğulanmış elma ezmesi şeklinde kullanılabilir.

Sık olmamak şartıyla rendelenmiş findik veya findik yağı yenebilir, ancak bu besin proteinden oldukça zengindir, sürekli tüketildiğinde mukus ve aside ne­den olur.

Lahana, havuç, turp, kırmızı pancar, karnabahar, soğan gibi sebzeler az miktarda suyla yavaş yavaş bu­ ğulandığında veya hafifçe pişirildiğinde, tatlı hale ge­lirler. Bu da karbonhidratın glikoza dönüştüğünü gösterir. Bu arada mineraller de bozulmaz. Bu hafifçe pişirme işlemi faydasız bir işlem değildir, aksine seb­zeyi daha iyi hale getirir.

Patatesi ne kadar pişirirseniz, o kadar iyidir. İyice kızartmış olduğunuz ekmek daha da iyidir.

Meyve her zaman önce yenmeli. Olgun bir meyve­nin midedeki sindirimi normal olarak yendikten kısa bir süre sonra tamamlanır. Sebze yemeğinize geçmeden önce 10-15 dakika bekleyin.

Yemek sırasında birşey içmeyin.Her türlü içecek (buna çorbalar da dahil) yenilen besinlerin sindiri­mini zorlaştırır. Yemekle içecek arasında en az 30 dakikalık bir süre bulunmalı.

Kabuklu yemişleri asla yaş meyveyle birlikte ye­meyin. Kabuklu yemişler (fındık, ceviz, findik, çe­kirdek vs.) portakal, elma, armut gibi meyvelerle birlikte tüketildiğinde, yemişler sindirilemez. An­cak, kurutulmuş meyveler (incir, üzüm, hurma, erik) kabuklu yemişlerle yenebilir. Aynı anda ve iyice çiğneyerek yenmeli. Kuru meyvelerdeki mey­ve şekeri yemişlerin sindirimini kolaylaştırır.

Uzun bir oruç kürü sırasında meyve suyu, örneğin, portakal suyu kullanılacaksa, çok dikkatli olunmalı, çünkü meyve suları hiç tuvalet ihtiyacı his­settirmeden, zehirlerin çok hızlı bir şekilde çözülme­ sine neden olurlar. Yüzlerce ciddi hastalık, beslenme düzenin­ de genel bir değişikliğe gidilmeden, sadece “sabah orucuyla” iyileştirilmiştir. Bu da sabahki adamakıllı kahvaltı alışkanlığının ne kadar yanlış ve ne kadar za­ rarlı olduğunu kanıtlamıştır.

Kahvaltı orucunda olduğu gibi daha ciddi hastalıklar 24-saat-orucuyla da iyileştirilebiliyor. Ağır kronik rahatsızlıklar ve ilaçlar söz konusu olduğunda uzun bir oruç kürü öncesinde daha dikkatli bir hazırlık evresi uygulanmalıdır. “Günde bir öğün” için en uygun za­man öğleden sonra 15.00 veya 16.00 dır.

Mukussuz veya geçiş diyetiyle besleniyorsanız, öğününüze her zaman öncelikle meyveyle başlamalı­sınız (meyve her zaman önce yenmelidir), ancak 15- 20 dakika bekledikten sonra sebze yemeğinize geçebilirsiniz. Fakat bir öğünün tamamlanması için hepsi­nin bir saat içerisinde tüketilmesi gerekir.

“Kanınız” benim önerdiğim besin maddeleriyle oluştuğunda, beyniniz öyle farklı bir şe­kilde çalışacaktır ki, buna siz bile şaşıracaksınız. Daha önceki hayatınız size bir rüya gibi gelecek ve bilinci­niz hayatınızda ilk defa yepyeni bir özsaygıya kavuşa­caktır.

Et

Bütün hayvansal etler çürüme süreci içinde bulunur­lar ve kadavra zehirleri üretirler. İnsan vücudunda bu­ lundukları süreler içerisinde de ürik asit ve mukus üretirler. En zarar verici olanı et yağıdır hatta tereyağı bile insan vücudu için gereksiz bir maddedir. Hay­vanlar yağ yemezler.

Yumurta

Yumurta etten de zararlıdır, çünkü sadece çok fazla miktardaki protein içeriğiyle değil, bundan daha da tehlike olan yapışkanlık özelliğindendir. Tıkama özel­liği etten daha fazladır. Yumurta pişirme yöntemleri arasında haşlama yöntemi, diğer yöntemlere göre da­ha az zararlıdır, çünkü kaynatma sırasında yapışkanlık özelliği kısmen bozulmaya uğrar.

Süt

Süt, boyalarda kullanmak için iyi bir koyulaştırıcıdır (kasein). İnek sütü yetişkinler için olduğu kadar be­ bekler için de çok ağır bir besindir, yani tek kelimeyle tahrip edicidir. Bir bebeğin midesi bir dananın sindirebildiğini sindiremez. Fakat ille de süt kullanmak is­terseniz, süte yarı yarıya su ve biraz da süt şekeri kata­bilirsiniz. Kesilmiş ve yağı alınmış süt daha az zararlı­dır, ayrıca boşaltımı kolaylaştırıcı özelliği de vardır. Kesilmiş sütün katı, yapışkan özellikleri büyük ölçüde kaybolur. Çökelek ile buğulanmış meyve bir arada, geçiş diyeti sırasında iyi bir öğün­dür. Diğer tüm peynir çeşitleri yoğun asit içerir ve mukus oluştururlar.

Yağlar

Bütün yağlar asit oluşturur, bitkisel yağlar da buna dahildir, çünkü vücudun bunlara ihtiyacı yoktur. “Sihirli aynada” mukusun varlığını gördüğünüz sürece, yağları sevmeye ve onlara karşı istek duymaya devam edersiniz. Doktorların kalori dedikleri şey, kan dolaşı­mındaki ağırlıkların sürtünmesi sırasında yağların or­taya çıkardığı ısıdır. Yağlar kan damarlarının tıkanma­sına yol açar.

Tahıl

Tahıl ve tüm unlu gıdalar mukus ve asit oluştururlar. Hepsinden tehlikelisi beyaz undur, çünkü en iyi zamk ondan elde edilir. Kepek, Graham, tam buğday veya çavdar ekmekleri daha az zararlıdır, çünkü yapışkan özelliklerini kaybetmişlerdir. İyice pişirilmiş ve kızar­tılmışsalar fazla zararlı değillerdir. İyice kavrulmuş (yağsız) tahıl bir dereceye kadar iç temizleyici görevi görür, ancak uyarıcı maddeler içerir, ki bu da yanlış­ lıkla “besin değeri” olarak algılanır. Çiğ, pişmemiş ta­hıl yemek, bana göre, saçmalıktır. Hatta tadı meyvey­ le birlikte yendiğinde mukus ve bağırsak gazlarına ne­den olur.

Kabuklu Tahıllar

Mercimek, kuru fasulye ve kurutulmuş bezelye, et ve yumurta kadar protein ağırlıklıdır. Yer fıstığı da kabuklu bir tahıldır.

Kabuklu Yemişler

Bütün kabuklu yemişler (findik, ceviz, badem, çekirdek vs.) bol miktarda protein ve yağ içerirler. O yüzden, sadece kış mevsiminde ve az miktarlarda tü­ketilmeleri daha doğru olur. Kabuklu yemişler, kuru, tatlı meyveler veya balla yenmelidir. Kesinlikle taze meyvelerle birlikte yenmemelidir, çünkü yağla su bir- biriyle karışmadığı için hazmı da güçleştir.

Patates

Patatesin, unlu gıdalara göre bir derece daha iyi olu­şu, daha fazla minerale sahip olmasındandır. Aynı zamanda zamk gibi yapışkan bir madde meydana getirmez. Tatlı patates, doğal şe­kerlemelere çok yakındır, ancak besin değeri yönün­den fazlaca zengindir. Hayvansal yağ kullanmadan kı­tır kıtır olana kadar iyice kızartılırsa, neredeyse mukussuz hale gelir.

Pirinç

Pirinç hepsinden fazla mukus özelliğine sahiptir. Pi­rinçten mükemmel bir zamk elde edilebilir. Tek yön­lü pirinç tüketicilerinin ciddi hastalıkları (korkunç ül­serler vs.) üzerinde edindiğim tecrübelerime dayana­rak, pirinçle cüzam hastalığı arasında çok yakın bir ilişkinin bulunduğuna inanıyorum.

Kabuklu yemişlerin dışında yukarıda saydığım tüm besinler yenebilecek tada erişene kadar bir takım iş­ lemlerden geçirilmektedir. Özel bir şekilde hazırlanı­yor olmasalar aslında tatsız-tuzsuz besinlerdir. Doğal olmayan tüm bu besinlerin hiç hoş bir tadı olmadığı gibi normal insan burnuna da iğrenç gelen kokuları vardır. İnsanların duyu organları hastalıklı bir hale gelmiştir, çünkü bu organlar da “irine benzer” mukus ve atık maddeleriyle kuşatılmıştır. Tıpkı organizmanın tümü için söz konusu olan durum gibi. Bu yüzden de bu yarı kokuşmuş besinleri lezzetli kabul edebiliyor­lar. Diliniz ve burnunuz tamamıyla mukustaıı arındı­ğında, ikisi de birer “sihirli aynaya” dönüşür. Onlara “vahiy organları” da diyebiliriz, gerçeğe giden altıncı hissin köprüsünü oluştururlar.

İnsan vücudu meyveyle hatta sadece bir çeşit meyveyle, yalnızca iyileşmekle kalmayıp mükem­ mel bir şekilde beslenerek hastalıklardan tamamıyla uzak kalabilir. (Birden değil, aşama kaydeterek) Özellikle cıvayla zehirlenmiş olan bir hasta için dikkatli ve uzun süreli bir geçiş diyeti zorunludur. Radikal bir meyve diyeti veya bir oruç kürü zararlı olabilir. Bunun sebebi ilaçlardır; çünkü bu durumda ilaçlar, boşaltım süreci gereği yine kan dolaşımına ta­şınacaklardır.

Cinsellik

Seksi kontrol altına almanın ne kadar kolay oldu­ğuna inanabilseydiniz, biftek ve yumurtalardan he­men vazgeçerdiniz. Mukussuz beslenen, vücudu temizlenmiş ve güç­lenmiş kişilerin cinsel yaşamında, mastürbasyon, uy­kuda boşalmalar, fahişelik vs. gibi durumlar olmaz. Cinsel ilişkide boşalmama durumunun, erkek bey­ninin beslenmesine katkıda bulunduğu düşüncesi bir saçmalıktır. Aşk en büyük güçtür ve esası doğal olanı­dır, aşk ruhun ve bedenin sonsuzluktan gelen ve “gö­rünmeyen en yüce besinidir”. (Yazar burada semen tutmaya karşı olduğunu söylüyor.)

Prof. Arnold Ehret














Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız