Kodes Kuşu

 "Aşk tökezleyebilir; ama incelik hep yürürlüktedir."

O sıralar babam için siyaset, tarih, ekonomi vb. ilgisini hepten yitirmişti. İnsanlar çok konuşuyorlar diyordu boyuna. Duyum onun gözünde düşünceden çok daha anlamlıydı -hele hele parmaklarının ucunda doğal maddelerin dokularını duymak. Yirmi yıl kadar sonra öldüğünde, keşke bir çamur ustası olsaydım diye yanacaktı, bütün gün çamur yoğururdum. 

Bir keresinde, babamla cennette buluşmamızı konu alan bir öykü yazmayı denemiştim. Doğrusunu isterseniz, bu kitabın ilk taslağı o öyküyle başlıyordu. Öyküde onunla gerçekten iyi bir dostluk kurmayı umuyordum. Ama öykü, tanıdığımız gerçek kişiler üstüne yazılan öykülerin çoğu gibi, ters bir yol izledi. Cennettekiler, kendi seçtikleri yaşta olabiliyorlardı öyküye göre, o yaşı dünyadayken yaşamış olmaları koşuluyla. Böylece sözgelimi, Standart Oil'in kurucusu John D. Rockefeller, doksan sekizi aşmamak koşuluyla istediği yaşta olabilirdi. Kral Tut da ondokuza kadar herhangi bir yaşta, vb. Öykünün yazarı sıfatıyla, babamın cennette seçe seçe dokuz yaşı seçmesi karşısında büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Ben kendi adıma, kırk dört yaşı seçmiştim -saygın, cinsellik açısından oldukça verimli bir yaş. Babama ilişkin bu umutsuzluğum sonunda çaresizliğe ve öfkeye dönüştü. Dokuz yaşında, tam bir Madagaskar maymununu andırıyordu. Sayısız kalemiyle kağıt desteleri vardı, peşimi bırakmıyor, gözüne çarpan her şeyin resmini yapıyor, bitirince de beğenmem için diretiyordu. Yeni tanışlarım, bu acayip oğlanın kim olduğunu soruyorlardı arasıra, cennette yalan söylenemediğinden, doğru yanıtlamak zorunda kalıyordum, "Babam."

Doğanın da sevecenliği üstündeymiş o gün. Gökyüzü ile göl tıpatıp aynı renkteymişler, kurşun renginde. Grevcilerin yorgun adımlarla sürüklendikleri küçük evler de fabrikanın yakınlarındaymış. Evlerin çoğuyla çevredeki bakkal dükkanları da demir işletmesinin malıymış. 

Peki Harvardlı biri olarak hapishanede, hiç mi özel saygı görmüyordum? Burada işlemiyordu diploma. En az yedi Harvardlı daha vardı gördüğüm ya da duyduğum kadarıyla. Hapishanede barodan atılma avukat öyle çoktu ki, yeni gelen mahkumlara şöyle takılmayı adet edinmiştik: "Hukuk okumamış biriyse konuştuğun, aman gözünü aç. Ya gardiyandır ya da müdür!"

Gençliğimde, onların kurban ediliş öyküsünün, dünyanın her yerinde her yurttaşa hakseverce davranılması doğrultusunda önünde durulmaz bir akıma yol açacağını düşünmüştüm. Bugün kim olduklarını bilen ya da aldıran kaldı mı? Yoo.

Evet, ellerimi kaldırıp üç kere çırptım. Her nedense bir kere bile aklıma düşmeyen, hiç sevmediğim bir açık saçık şarkı, böyle üç el çırpışıyla biterdi. Görüyorsunuz ya, belleğimi olabildiğince boşaltmak derdindeyim: Geçmiş öylesine utanç yüklü, gelecek öylesine ürkütücüydü ki. 

Yalnız, sözleri okuyanlar, bu şarkıyı orta yaşlı pişkinlerin ağzından değil, kolejli toy oğlanlardan duyduğumu gözden kaçırmasınlar, aslında çocuk sayılabilecek yaştaki bu gençler Büyük Bunalımın göbeğinde, İkinci Dünya Savaşı'nın arifesinde, üstelik bekaret sorununun ağırlığı altında ezilirken, kadınların aynı dönemde kendilerinden bekledikleri şeyler karşısında donup kalmaları doğaldı. Kadınlar, okulu bitirdikten sonra iyi para kazanmalarını beklerlerdi onlardan, onlarsa bunu nasıl becerebileceklerini bilmiyorlardı, hele kepenkler teker teker indirilirken piyasada. Kadınlar, cesur askerler olmalarını beklerlerdi, oysa olasılıkla, sinir diye bir şey kalmazdı bu çocuklarda, şarapnel ve kurşun yağmuru altında kim kendi tepkilerinden sorumlu tutulabilirdi ki? Alev makineleri, zehirli gazlarda girecekti işin içine. Korkunç patlamalar olacaktı. Yanı başınızda duran adamın kafası uçurulabilirdi pekala, kesik boğazından oluk oluk kan fışkırabilirdi. Ve kadınlar, düğün gecesinde bile usta aşıklar olmalarını beklerlerdi -hem becerikli, hem sevecen, birazcık kabadayı, ama saygılı, gıdıklama yöntemlerine vakıf, üstelik her iki cinsin üreme organlarından Harvard Tıp Okulu kadar haberli olmalıydılar. 

Tek başına sokak sokak dolaşmaktan başka bir tasarısı yoktu, çılgınlığa varan bir dinsel coşku içinde avareler gibi sürüklenecekti. "Ne kimse bana ilişsin," diyordu, "ne ben kimseye ilişeyim." Uçan kuşlar gibiyim. Öyle güzel ki. Sanki Tanrı ile benden başka hiçbir şey yok. Aklıma ilk gelen: Hamlet'teki Ofelya karakterine benzediğiydi. Yaşamı katlanılamayacak kadar acımasızlaştığında, Ofelya, şiirselliğe kaçıp tozutmuştu. 

Gelgelelim benim iyimserliğim tavsamak bilmiyordu. Sonunda benimle evlenmeye, başına gelen bunca korkunç olaydan sonra kendisini yine de dünyanın en mutlu kadını yapma çabamı desteklemeye karar verdi. El değmemiş bir kızdı, ben de öyle sayılırdım ya, hem de otuz üç yaşında olmama -kabaca, yaşamımın yarısını doldurmuş olmama karşın.

El çırpışımın gerçek nedenini ona anlattım mı? Hayır. Çok karmaşık ve aptalcaydı çünkü. Ona geçmiş günlere daldığımı, aklıma özellikle mutlu bir an geldiğinde de üç kere el çırptığımı söyledim. Evet, ellerimi havaya kaldırıp tam üç kere çırpıyordum. 

New York City'ye giden uçaklarda hiç boş yer yokmuş meğer. O ikindi saat beşe kadar Atlanta'dan çıkamadım. Zararı yok. İştahım yerinde değildi, öğle yemeği yemedim. Helada bir cep kitabı buldum, bir süre onu okudum. Zorbalık kullanarak uluslararası bir holdingin başına geçen bir adamı anlatıyordu. Kadınlar adama deli oluyorlardı. Onları paspas edip çiğniyordu da biraz daha çiğnenmeye can atıyorlardı. Oğlu uyuşturucu kullanıyordu, kızı erkek delisiydi. 

Amerikan tarihinde fazla önemli bir yerimiz de olmamıştı. Sözlerimi bağışlayın ama kasırgada osurmaktı bizimki. 

Bir an sustuk. Tepemizde sarı bir kuş, yüreği yırtılıyormuşçasına ötüyordu. Çobanbülbülünün sesi şaşılacak kadar tek düzedir, bakın ilk ben dile getiriyorum bu gerçeği- bu kuşlar, yürek burkuntularını çok iyi anlatabiliyorlar- belli sınırlar içinde de olsa. 

Her neyse, körü körüne bağlıydı Bayan Graham'a. Emil Larkin, İsa'yı ne kadar seviyorsa ve ondan ne kadar ürküyorsa, Leen de Bayan Graham'ı öyle seviyor, ondan öyle ürküyordu. Tabi tapınma konusunda Leen, Larkin'den daha şanslıydı, taptığı görünmez tanrısal güç hiç değilse telefonla arıyor, mektuplar yazıyor, ona ne yapması gerektiğini söylüyordu. 

"Ölsem de gam yemem! Yemem yiyemem!
Menimden vazgeçemem!
Geçmem geçemem!"
KURT VONNEGUT




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız