Pis moruktan alıntılar

High Times, Ocak 1982.

Charles Bukowski neye dair yazdığını iyi biliyor. Los Angeles gece hayatının müdavimi, ağır içkici ve marjinal yazar Bukowski zengin deneyiminden yararlanarak bugüne dek şiir, öykü ve roman türlerinde 30'un üzerinde kitap yazdı.

Ve hepsi şarkı söylüyor. Bukowski, Kerouac'ın berduş dirimselliğine, Miller'in keskin erotizmine ve Cain'in o garip, kemiğe dayanan felsefesine sahip. Hayatını yazarlıktan kazanmaya geç yaşta karar vermiş Bukowski, 14 yılını postanede memur olarak geçirdikten sonra. Ama bugün, 61 yaşında, kendini dünyaya kabul ettirmiş yazar. Öykülerinden filmler yapılıyor, Avrupa'da bir kültür kahramanı olarak kabul görüyor ve son romanı Kadınlar Amerika Birleşik Devletleri'nde 100.000'in üzerinde satmış.

Ve akmaya devam ediyor Bukowski. Romanlarının anti-kahramanı Henry Chinaski gibi her gün hipodroma gidiyor, geceleri radyoda klasik müzik ve kırmızı şarap eşliğinde yazıyor. Şu aralar bu söyleşide bir bölümünü aktaracağımız, çocukluğunu ve ergenlik dönemini anlattığı bir roman üzerinde çalışıyor. İtalyan gazeteci Silvia Bizio, Bukowski'yle dokuzuncu koşuyla beşinci şişe arasında, San Pedro'daki evinde buluştu.

HIGH TIMES: Avrupa'da burda tutulduğunuzdan daha çok tutulmanızı nasıl açıklıyorsunuz?

BUKOWSKI: Avrupa şiir, resim ve sanatta yüz yıl daha ilerde- bu da bir şans benim için. Burda yaptığımı pek anlayan yok. Özellikle feministler benden çok nefret ediyorlar, çünkü yazdığım bir şeyi okumuyorlar; bölük pörçük okuyorlar. O kadar öfkeleniyorlar ki bir sonraki sayfaya ya da öyküye geçemiyorlar. Bu benim suçum değil; onların suçu. Yarattığım bok çukuruna bütünüyle girmeden saldırmaya çok hazırlar.

HIGH TIMES: Onlar değil sadece. Sol kesimle de çok büyük so­runlarınız var gibi görünüyor.

BUKOWSKI: Sol benden hoşnut değil mi? İşçiyim ben yahu, öyleydim en azından.

HIGH TIMES: Amerika'da gördüğüm kadarıyla öyle.

BUKOWSKI: Ha, Amerika'da mı? Amerika'da Sol'u beğenmi­yorum, çünkü slogan atan iyi besili Westwood Village ahmaklarından oluşmuş bir güruh. İş ya da marihuna ya da kokain bulmaktan,  arabalarına yeni lastik almaktan, diskoteğe gitmekten başka bir şey düşündükleri yok. Dolayısıyla burda gerçek anlamda radikal bir yeraltı hareketi olduğunu sanmıyorum. Amerikada radikal yeraltı dediğiniz şey medya destekli bir yutturmaca; o harekete dahil olan herkes ilk fırsatta daha iyi bir konuma sıçramaya hazırdır. Abbie Hoffman ve bütün diğer düzenbazlar. Amerikan Sol'u abartılmış bir görkemli bok yığınıdır -20'li yıllardaki Wobblie akımının yanına bile yaklaşamazlar. Amerikan Sol'u nerden geldiği belli olmayan beyaz göbekli bir feryattır -hep de öyle oldu. O Wobblie denen he­riflerle konuşabiliyordunuz en azından. Onlarla içki içerdim ben; onlara katılmazdım ama. Oysa Sol. . . mücadele etmenin gerçekten ne demek olduğunu bilmiyorlar. Sokak kavgaları. Ben sokaklardan geliyorum. Sokakları anlarım. Sokaklar sokaktır ama; fazla bir şey yapamazsın onlarla. Sokaklar harikuladedir, Batı Hollywood hari­kuladedir. Hollwood ve Western, Kerhaneci Koca Sam. Sokaklar iyidir , insan doludur, harikulade insanlar, ben de zenginleri senin sevdiğinden daha fazla sevmem. Banka hesabıma elli bin dolar yatırsan bile sevmeyeceğim onları. Onlarla bir yerlerde yemek yiyebi­lirim , şef garson adımı bilebilir, ama ben halen sevmiyorum onları. Çünkü ölüler. Ölü insanları sevmem, bir milyon dolarları olsa bile. Bir milyon dolarlarını alırım, ama onları istemem.

HIGH TIMES: Paraları olduğu için mi ölü olduklarını düşünüyorsunuz?

BUKOWSKI: Onun da yararı oluyor tabii ki. Ama yoksullar da ölüyor aynı nedenlerden ötürü; parasızlıktan. Nefret etmeye başlıyorlar, saldırganlaşıyorlar. O zaman elli yıl önce benimsediğim özgün denklemime geri dönmekten başka çare kalmıyor. Para iki türlü sorun olur; çok fazlaysa ya da çok azsa. Her şey dört dörtlük olduğunda bile işler tam yolunda gitmez. Ya iklimdir ya genlerindir ya da birlikte olduğun insandır. Hiçbir şey hiçbir zaman istendiği gibi gitmez.

HIGH TIMES: Kendinizi siyaset dışı olarak mı görüyorsunuz?

BUKOWSKI: Kesinlikle, siyasetim yok benim. Neden olsun ki! Böbrek taşı gibi bir şey, ister miydin? Pahalıya patlıyor onları aldırmak, ne gereği var?

HIGH TIMES : Siyasi sorulardan hoşlanmadığınızı biliyorum , ama bu işinizle ilgili. Reagan'ın seçilmiş olması Amerikan kültür hayatını nasıl etkileyecek sizce? Sizin yayınlanmanız zorlaşabilir mi mesela?

BUKOWSKI: Siyasete ilgi duymuyorum; yani, bir tahminde bulunamam. Daha tutucu, daha baskıcı bir rejime doğru gittiğimizi söyleyebilirim sadece. Büyük Çoğunluk oyunu bu yönde kullandı ve büyük çoğunluğun çoğu Hıristiyan ve tutucu- bu yüzden de Reagan onların isteklerini yerine getirmeye çalışacaktır. Benim sikim de değil ama. Benim yazılarımı etkilemeyecektir, yayınlanmasını zorlaştıracağını da sanmıyorum. Fiziksel anlamda müstehcen yazmam ben; konularım insanları rahatsız ediyor, benden bu yüzden nefret ediyorlar. Bu yörenin ileri gelen şairleri benden nefret ediyorlar, bunu biliyorum. Nefretlerini hissediyorum, bu da çok iyi bir şey; bir şeyleri başardığımın göstergesi. Ama, herkes benden nefret etseydi kimse kitaplarımı satın almazdı, bu aşikar. Benden nefret edenlerin çoğu da satın alıyor kitaplarımı. Kafalarından geçeni tahmin edebiliyorum: "Pekala, ben bu heriften o kadar nefret ediyorum ki ne yazdığını merak ediyorum!" Şiir dinletilerim de öyle: Gelen­lerin yarısı benden nefret edenler. Ben birinden nefret etsem şiir dinletisine gitmem, ondan uzak dururum.

Her zaman seni öldürmek isteyen birileri olacaktır; arabasıyla ezmek isteyen, kesip biçmek isteyen, parmaklarını doğramak iste­yen -geceleri sizi düşünmekten uyuyamayan biri. Tabii ki bu sizden nefret edenlerle birlikte sizi çok sevenler de gelir, biliyor musun? "Ah, ne kadar tatlısın, Bukowski! Ah, hayatımı kurtardın! Ah, Bu­kowski!" Midemi bulandırıyorlar.

HIGH TIMES : Sizden nefret edenleri sizi sevenlere yeğlediğiniz söylenebilir mi?

BUKOWSKI: O kadar uzun boylu değil . . . biliyor musun, ben genellikle aslında düşünmediğim şeyler söylerim. Söylemek istedi­ğim, çok önemli bir şey değilse, tam olarak söylemekten nefret ederim. Söylemek istediğini tam olarak söylemek çok sıkıcı değil mi sence? Ben, "Ah, evet, çok güzel, harikulade," demek istemem hiçbir zaman. Siyasetçi gibi hissederim kendimi. Bu yüzden de ge­nellikle kast etmediğim şeyler söylerim, ama nerdeyse kast ettiğim. Bazen böyle yazarım da. Yani söylediklerimi harfi harfine yorum­lama, çünkü öyle değil.

HIGH TIMES: Kitaplarınızla bizi bazen kandırdınız o zaman? Bunu mu söylemek istiyorsunuz?

BUKOWSKI: Bazen kendimi bile kandırıyorum. Bazen de yazdıklarımı reddediyorlar. "Hiç de iyi olmamış, Bukowski!"diyorlar. Ve haklılar. Nerdeyse bilerek bir sürü saçmalık yazarım, devam edebilmek için, ve çoğu iyi değildir gerçekten, ama formumu koru­maya çalışırım. Büyük kısmı iyidir ama. Yazdıklarımın yüzde yet­miş beşi iyidir, yüzde kırkı fevkaladedir. Yüzde onu ölümsüzdür, yüzde yirmi beşi de boktur. Toplamları yüz ediyor mu?

HIGH TIMES: Siyasete dönelim; siyasetin dışında olduğunu söylemenize rağmen kitaplarınızda zaman zaman siyasi temalara rastlandığını düşünenler var?

BUKOWSKI: Tamamen yanılıyorlar. Siyasi dürtü yok bende. Dünyayı kurtarmak, iyileştirmek istemiyorum. İçinde yaşayıp olan bitenler hakkında konuşmak istiyorum, hepsi bu. Balinaların kurta rılmasını istemiyorum, nükleer santralların yıkılmasını istemiyorum; her şeyi olduğu gibi kabulleniyorum. Dünyanın bu halinden ben de hoşnut değilim tabii ki, ama değiştirmek istemiyorum. Çok bencil bir adamım ben. Beni asıl sinirlendiren şeyler farklı . . . kara yolunda arabamla giderken lastiğim patlıyor ve arabadan inip lanet şeyi değiştirmek zorunda kalıyorum mesela. Şerit değiştirmek isterim ve yol vermezler, oysa hipodroma yetişmem gerek. Gördüğün gibi, öyle derin ve yüce duygular yok bende. Dişlerimi fırçalamam ve dişlerimin yakında ağzımdan düşmeyeceklerini ummak istiyorum sadece, bir yıl sonra hala sertleşebilmek istiyorum, böyle basit şeyler. Büyük işlerle ilgilenmiyorum. Küçük şeyler yetiyor bana, üçüncü koşuyu kazanmak gibi. Bütün istediğim bu. Çok sihirli şeyler değil; sınırlarımın dışına çıkmak istemiyorum.

HIGH TIMES: Postanede bu kadar yıl çalıştınız mı gerçekten?

BUKOWSKI: Hem de nasıl! On bir buçuk yıl gece, iki buçuk yıl da gündüz. Geceleri uyuyamadığım için gece partisine gidiyormuş gibi yapardım. Öğleden sonra yazmaya ve içmeye başlardım. İşe de sarhoş giderdim ve o insanlar o kadar aptaldılar ki bunu fark etmezlerdi. Arkadaşım Spencer de haplanıp gelirdi, ikimiz de iyi vakit geçirirdik. Spencer'e, "Bir gün burdan kurtulacağım, atlara oynamayı iyi biliyorum," derdim. On beş yıl sonra hipodromda karşıma çıktı Spencer. Kafası karmakarışık, hasta, BMW'yle Mercedes-Bent'ı ayırt edemiyor ve hipodromda köşeyi döndüğümü zannediyor. Bir gün beni aradı ve, "Öğrendim ne bok yediğini," dedi, "üniversitelere gidip insanları kandırıyormuşsun." "Bak, bu doğru, Spencer,” dedim.

HIGH TIMES: Geçen gün telefonda konuştuğumuzda bir şeyden çekiniyormuşsunuz gibi bir izlenim bıraktınız bende.

BUKOWSKİ: Şey, Linda beni endişelendiriyor [Linda Beighle, Bukowski'nin kız arkadaşı]. Ne zaman bir kadınla konuşsam ona tecavüz edeceğimi sanıyor. Linda'ya çok değer verdiğim için de herhangi bir rahatsızlık çıksın istemiyorum. Bu yüzden bir kadınla telefonda konuştuğumda alçak sesle konuşuyorum. "Evet, tamam." Yani, "Söyleşiyi bu gece yapmak ister misin? Bir şişe şarabım var, şömineye birkaç odun attım, yanız olacağım, nereni istersen imzalarım. . . " diyemiyorum. Bir kadınla konuşurken hayatımda biri ol­duğunu belli etmek zorundayım.

HIGH TIMES: Çok kadın arıyor mu sizi?

BUKOWSKI: Artık o kadar değil; saklanıyorum. Kadının teki içeri girer ve hayat doludur ve birden . . . Bu işin bedenden çıkması ve bütün yüzün değişmeye başlaması ne kadar sürer bilmiyorum? Gülümsemesi bile değişir, seksin bile tadı tuzu kaçar. Ben ilk tanış­madan otuz bir gün sonra derim; küçük bir şeytan yerinden fırlar, değişimin ıslığını çalıp yerine döner ve sen kuruntu yaptığını düşü­nürsün. Ama şeytan altı ay sonra gerçekten ortaya çıkar, pencere camlarını indirip seni yapmadığın bir sürü şeyle suçlar. Bir tür. . . ben buna dişinin asabi ve nevrozlu enerjisinin benim üzerime yayıl­ması olarak nitelendiriyorum, ki sorun değildir. Biriyle hayatı pay­laşıyorsan acı çekmeye da hazır olacaksın. Geçici mutluluklar için de bir bedel ödenir. Bu yüzden biliyorum başıma neler geleceğini, ama her seferinde de, "Ben bu filmi daha önce gördüm," diye geçi­riyorum içimden. Kadınların da aynı şeyi hissettiklerinden eminim.

Of, hayır, Ralph da böyle yapmıştı, ben bunu farklı sanmıştım!" Varlığımızla birbirimizi ürkütmeye başlarız. Fazla gelirse, ayrılırız. Kadın erkek ilişkilerine dair söyleyebileceğim tek şey, yürüme­diği. Asla yürümez; yürüyormuş izlenimi uyandırır, ama yürümez. İki kişi arasında ilan edilen bir ateşkes söz konusudur. Bu konuda duyduğum en iyi şeyi postanede çalışan ve elli yıldır evli olan biri söyledi. Sabah uyandıklarında kadına bakıp, "Başlama, sorunsuz bir gün geçirelim," dermiş. Bu benim için her şeyi özetliyor. Ateş­kes istiyordu adam. Kadın erkek ilişkileri yürümez, ama bir araya geliriz yine de. Başlarda pek sevimliyizdir. Woody Allen'ın bir filmi geldi aklıma -o çok usta bu tür şeylerde- filmdeki kadın şunu der: "Ama başlarda olduğunu gibi değilsin, ne kadar hoştun oysa” Ve adam şöyle yanıt verir: "Ben çiftleşme oyunumu oynuyor, bütün enerjimi kullanıyordum. Bu şekilde devam etsem delirirdim." Başlarda bunu yaparız. İlk günlerde karşındakini ne kadar zeki, ne kadar hayat dolu bulursun. Sonra gerçek sinsice süzülür araya. "Tanrım, çoraplarını her yere fırlatıyorsun, bıktım toplamaktan göt herif, Sifonu çektin ama bokun yine orda duruyor!" İşte, kadın erkek ilişkileri yürümez, hiçbir zaman yürümedi, asla yürümeyecek. İnsanlar yarı yalnız yarı birlikte yaşamak üzere yaratılmışlar. Ben kadınlara çok iyi davrandım hep, ama çiğ et yiyormuş gibi hissettim kendimi, istediğim gibi çiğneyemiyormuş gibi. Pis bir numaraya dönüştü zamanla. Dindar değilim, ama bazı lanet ahlaki değerlerim de var. Yani, kafama estiği gibi . . .

Neyse, boş ver, sikişirsin. . . eskiden yapardım bunu. . . ve o işe gittikten sonra dolaplarını açardım, ayakkabılarına bakardım, banyoya girerdim, erkek arkadaşlarının fotoğrafına bakardım içimden, "Salak! Bu herifle mi yaşıyor? En iyisi buradan çıkıp gitmek," derdim. Bir de evden çıkarken iş yerine telefon etmeni isterler senden. Arar ve "Selam, bir tanem," dersin, ama umurunda falan değillerdir; yataklarında yatarsın, korkunçtur, sonunda bunu kabul eder ve, "Ne yapıyorum ben?" dersin, "ben ne yapmaya çalışıyo rum?" Bir kadınla düzüşmek o kadar da önemli değildir! Çünkü boşaldıktan sonra boşalmadan uzun saatler geçirmek zorundasın. Benim için geçerli bu en azından; altmış yaşındayım. Çok kafa karıştırıcı bir konu. Decameron'u okumuşsundur, Boccacio. Kadınlar romanım büyük ölçüde etkilenmiştir o kitaptan. Cinselliğin saçmasapan olduğu ve kimsenin dibini bulamayacağı fikrine bayıldım. Aşk değildi onun meselesi: Seksti. Aşk daha gülünçtür, daha saçma. Ne adam! Kimse cinselliğe onun gibi gülmemiştir. Öyle bir kitap yazabilmek için beş bin kere filan kazıklanmış olmalı. İbneydi belki de bilmiyorum. İşte, aşk sürmediği için saçmadır, cinsellik ise yeterince uzun sürmediği için.

HIGH TIMES : Saçma olmayan nedir peki?

BUKOWSKI: Saçma olmayan aradaki zamandır, seksle aşk arasında geçirilen ve gerçekle yüzleşerek beklenen zaman -buruk ol­mayacak ama. Bize kalanla iyi olmayı öğrenmeliyiz, ilişki artık yü­rümediğinde bize kalanla. Başka bir deyişle, her şey yolunda gitme­se bile bütünlüğümüzü kaybetmemek. Biraz şans, biraz görkem, bi­raz güç, biraz da inat gerekir devam etmek için. Hemingway, "zor­luk anında zarafet," olarak tanımlardı bunu herhalde, ama çok daha iyi söylerdi mutlaka. Her şey korkunç giderken yine de devam et­mektir inattan kasıt. Bir garajın varsa arabanı -araban varsa- garaja park edersin, kapıyı çarparsın, otuzbir çekersin ve gırtlağını kes­mektense dergi okursun. Her şey devam etmeyi anlamsız kılacak kadar kötü gittiğinde bile devam etmek; tanrı da yoktur, kiliseye de gitmezsin. Duvarlara bakıp tek başına bir yol bulmaya çalışırsın. Bunun zor olduğunu düşünmüyorsan . . . zordur, çok zordur, inan ba­na. Bir yerlere koşmak, bir şeye sarılmak, tanrıya, bir kadına, uyuş­turucuya, bir gece daha, bir hafta, bir yıl, hayat boyu; insanlar ne ol­duklarını anlamaya yetecek kadar uzun süre hareketsiz kalmayı ba­şaramıyorlar.

HIGH TIMES: Bu sorudan nefret edeceğinizi biliyorum, ama al­kol de bir kaçış değil mi?

BUKOWSKI: Biliyordum bunu söyleyeceğini. Bu yüzden cevabıma dahil etmemiştim. Ama alkol o denli güzel bir tanrıdır ki. İnsana intihar edip ertesi gün hayata dönme ve kendini tekrar öldür­me olanağı tanır. Uzunca bir süreç söz konusudur bir alkoliğin ölü­münde. Uyuşturucu çabuk götürür; bir tanrıya inanıyorsan zaten öl­müşsündür, çünkü düşünme yetini kendi dışında birine teslim et­mişsindir. Başka bir deyişle, alkolle her şeyden bir anda vazgeç­mezsin, parça parça vazgeçersin, canım belki iyi bir şeyler olur di­ye takılırsın öylece. Ben de on dört yaşından beri bunu yapıyorum. Şimdi de altımda bir BMW var, büyük bir evde yaşıyorum, şöminemde odunlar çıtırdıyor, benimle söyleşiyorsun, işler yolunda gibi gözüküyor, ama ben biliyorum öyle olmadığını. Her şeyin eskisi gibi olduğunu biliyorum; biçim değişmiş, ama her şey hala çok kötü Öyle de gidecek.

HIGH TIME: Sadece kendinizden mi söz ediyorsunuz, yoksa genel olarak dünyadan mı?

BUKOWSKI: Aslında kendimden, başkaları için düşünemem. onlar için hissedemem. Ama bunu da yapabiliyorum sanki, çünkü zaman zaman şöyle mektuplar alıyorum: "Bukowski, sen gerçekten berbat durumdasın ve hala hayattasın, kendimi öldürmekten vazgeçtim." Ya da, "çok büyük orospu çocuğusun, moruk, bana yaşama gücü veriyorsun." Yani içki içip beklerken arada bir sürü insanın da hayatını kurtarıyorum. Kurtarmak istediğim için filan değil. kimseyi kurtarmak gibi bir isteğim yok. Ama kurtarıyorum işte· Orospu çocuğunun teki olmak orospu çocuğunun tekinin hayatını kurtarabiliyor demek ki. Benim okurlarım böyle insanlar. Kitaplarımı satın alıyorlar -yenilgiye uğramış, sapıtmış, lanetlenmiş insanlar- ve ben bununla gurur duyuyorum.

HIGH TIMES: Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

BUKOWSKI: Sadece biraz, tamamen değil. Çünkü yazılarımda asıl yerden yere vurduğum insan benim ve ben nerdeyse etrafımda gördüğün herkesim. Feministlerin gözden kaçırdıkları da bu, satır araları.

HIGH TIMES: Yine de Roma'da "Bukowski, Seni Seviyoruz" adındaki oyunu sahneye koyan kadınlardı. Bunu biliyor muydunuz

BUKOWSKI: Kendi hakkımda bu kadar güzel şeyler duyarken nasıl yazmaya devam edebilirim? Kötü şeyler duymayı yeğlerim İnsan zor koşullarda daha iyi çalışır. Dostoyevski bir keresinde şöyle demiş. "Zorluk insanın kendini gerçekleştirmesini sağlayan temel unsurdur." Kesinlikle onlardan biridir. . . Dostoyevski, zamana her zaman meydan okur. Zaman, büyük sınav. Saroyan da şöyle demiş: "Dostoyevski'nin kükreyişi!" Dostoyevski yazabiliyordu, ben de yazabiliyorum !

Dostoyeski'yi tekrar okuyabilirsin, Fante'yi de. . . John Fante adındaki adamı mutlaka oku. Benden daha iyi yazan sert orospu ço­cuğunun tekiydi Fante -nerdeyse benden daha iyi. Beni dinlemeye gelen herkesten daha çok insan ruhu var onda. Bana havadan düş­müş bir dosttur John Fante, çok seviyorum onu, büyüleyici bir in­san. John Fante'nin bütün kitapları ölümsüzdür.

HIGH TIMES: Kendinizi erotik bir yazar olarak görüyor musu­nuz?

BUKOWSKI. Erotik mi! Her konuda yazarım ben. Cinselliğin bu kadar çok öyküme girmesinin nedeni elli yaşında postaneden ay­rılınca hayatımı yazarak kazanma zorunda kalmam. Aslında yap­mak istediğim beni ilgilendiren konularda yazmaktı. Melrose Bul­varı'nda bir sürü pornografik dergi var ve Free Press için yazdığım sütunu okumuşlar, benden öykü istemeye başladılar. Ben de iyi bir öykü yazıp ortasına doğru müstehcen bir seks sahnesi katıyordum. (Öyküyü yazarken belli bir noktada, "İçine biraz seks katmanın za­manı geldi," diyordum. İçine biraz seks katıp öyküye devam ediyor­dum. Dünyanın sonu da değildi. Öyküyü hemen postalıyordum, akabinde üç yüz dolarlık çekim geliyordu.

HIGH TIMES: Ama siz öykülerinizi erotik olarak görüyor mu­sunuz? İnsanlar öykülerinizi okurken tahrik oluyorlar mı?

BUKOWSKI: Bilmiyorum. Bana mektup yazıp bazı öyküleri­min onları tahrik ettiğini söyleyenler var. Özellikle, "Sapık" adlı öykümün. Küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın öyküsü kimi ni­ye tahrik eder, anlamakta güçlük çekiyorum. Belki bunu yapmak is­teyen adamlar var ve onları engelleyen tek şey kanun. Kızın giysilerini tarifetmiş olmam, olayların gelişimini yavaş yavaş yazmış ol­mam birilerini tahrik etmiştir. Ama ben o öyküyü yazarken sertleş­medim.

HIGH TIMES: Henry Miller'e ne diyorsunuz? Miller erotik bir yazar mıdır sizce?

BUKOWSKI: Miller'ı okuyamıyorum. Gerçek hayattan bahsederken birden ezoterik damarı kabarıyor, başka bir şeyden bahsetmeye başlıyor. İki iyi sayfa yazıyor, ondan sonra teğet çizip soyut alanlara kayıyor, okuyamıyorum artık. Kandırılmış hissediyorum kendimi.

HIGH TiME: Kandırılmış derken neyi kast ediyorsunuz?

BUKOWSKI: Kalması gereken yerde kalmıyor. Ben onun sokaklarda kalmasını isterim, havada değil.

HIGH TiME: İyi yazı gerçekliğin içinde, sokaklarda kalan yazı mı öyleyse?

BUKOWSKI: Öyle olmalı demedim; benim için öyle. Ben sokaklarda kalmaya çalışırım, nerde olursam olayım gerçeğin içinde kalmaya çalışırım. Ben sadece olanları anlatırım, açıklamaya çalışmam. Sadece bildiğim şeyler endişelendirir beni. Bilmediğim şeylerle ilgilenmem. Postanede şöyle derlerdi çocuklar: "Bilmediğim şeyden bana zarar gelmez. Karım başkasını düzüyorsa ve ben bunu bilmiyorsam yoktur böyle bir şey." Ben gördüklerimden başka bir şey bilmiyorum. Yatağa uzanmış televizyon seyrediyorum, bütün bildiğim Johnny Carson, gerçek bu!

Sokaktaki insana herkese olduğumdan daha yakınımdır herhal de, o seviyeden biraz daha yüksek biriyle karşılaştığımda onu mimlerim. Bu yüzden işini yapıp sesini fazla çıkarmayacaksın. Çığlıklarını sayfalarda at ama seni çok sık görmelerine izin verme. Düşünce, yaratan biriyle yaratılanı dinleyen kişi arasındaki sihirli bağı oluşturan nedir? O sihir sıkça kendini kalabalıktan uzak tutan kişidir, bilhassa değil ama, öyle olması gerektiği için. Sanatçı kitlelere karışmaya başladı mı, kitleleşir.

HIGH TIMES: Geçen yaz İtalya'daki Uluslararası Şiir Festivali'ne bu yüzden mi gelmediniz? Festivalin en büyük eksikliklerinden biriydiniz.

BUKOWSKI: Gitmedim, çünkü festivale davet edilen diğer amerikan şairlerini sevmedim. Santa Monica' da da okumam onlar­la: onlarla aynı odada bile bulunmam. Bu yüzden gitmedim. Eşlik­ edenleri sevmediğim için. Onlar okuduğunda benim içimden de bunu yap­mak gelir, kusup üzerlerine kusmuğumu fırlatmak isterim.

HIGH TIMES: O insanlar Bukowski'yle Ginsberg'i dinlemek istemişti ama.

BUKOWSKI: Bir dakika, bazı şeyleri karıştırmayalım . . .

HIGH TiME: Pekala, Ginsberg İtalya'da büyük bir idol, siz de öylesiniz.

BUKOWSKI: Kim, Allen mı? [Alaycı bir biçimde] Allen iyidir, iyidir Allen, evet, hepsi iyi şairler: Gregory Corso ve Ginsberg'in erkck arkadaşı ve Joan Baez, Timothy Leary, Frank Zappa, Bob dylan . . . Amerikan kültürü iyidir. Amerikan kültürü. . . geriden ge­len bir şey var Amerikan kültüründe. Bir bedenin arkasından gelen kuyruk gibi, ama kuyruk tozun içinde sürünerek ilerleyen bir bede­nin arkasında.

HIGH TiME: Senaryonuz, Barsineği hakkında konuşalım biraz.

BUKOWSKI: Gerçekten büyük umutlar besliyorum Barsineği için, Barbet (Shroeder) ile bu kadar uzun zamandır üzerinde çalıştı­ğımızdan değil, orada iyi bir bebek yattığını düşündüğüm için. Ama bunu nasıl kanıtlarsın? Zor! Bu aralar ekonominin durumundan ha­berin var mı? Enflasyon, faiz %20'ye tırmanmış. . . Bunu söylemek­ten nefret ediyorum, ama Barsineği'nin iyi yönetilirse Guguk Ku­şu 'ndan daha iyi bir film olacağını düşünüyorum. Daha gerçek, çünkü aslında tımarhane olmayan bir tımarhaneden söz ediyor ve deliler kilitli değil.

HIGH TiME: Bir öyküsü var mı Barsineği'nin?

BUKOWSKI: Var bir öyküsü; herkesin patlamış mısır yemesini sağlayacak kadar heyecan kattık içine. Eğlendirici. 30 yıl önce olanları kaydetmeye çalışıyorum, görkemle ama. Ve özgün bir öykü. Bıı konuda bugüne kadar hiçbir şey yazmadım. Hayatımın üç-dört gecesini kapsıyor, 24 yaşındaydım. Filmdeki olayların %93 'ü gerçek.

HIGH TiME: Erkek bir okurun size yapabileceği en güzel iltifat ne olur? Ve kadın bir okurun size yapacağı en güzel iltifat ne olur!

BUKOWSKI. Kadın okurların hepsi aynıdır. Şiir dinletisi verdiğimde yanıma gelip, "seni sikeceğim," derler. Erkekler bunu söylemezler; "Hey, moruk, müthişsin!" derler. Kadın okurların beni daha fazla heyecanlandırdıklarını söyleyebilirim. Ama erkekler beni daha fazla seviyor galiba.

HIGH TIMES: Kitaplarınızda sürekli kendi cinsel zevkinizden söz ediyorsunuz, ama kadınların sizinle sevişirken neler hissettiklerini pek bilemiyoruz.

BUKOWSKI. Evet, elbette, önce benim zevkim; geriye bir şey kalırsa alabilirler. Ben doyuma ulaştıktan sonra her şey bitmiştir. On saniye, bitmiştir. Bazen sadece üç-dört saniye sürer, ön sevişme filan da yoktur. Hepsi içinde; gir oraya ve bir an önce bitir ki televizyon seyredebilelim. Ben böyle yaparım.

HIGH TiME: Johnny Carson (komedyen) iyi bir sonuç öyleyse.

BUKOWSKI: Seviştikten sonra Johnny Carson mı? Bazen sevişmenin kendisinden bile daha iyidir, bazen değildir. Hepimizin kötü geceleri olur.

HIGH TIMES: Kadınların sizinle sevişirken ne hissettikleri sizi ilgilendirmiyor mu?

BUKOWSKI. Kadın hakları palavrasından mı bahsediyorsun sen? Tamam, bazen elimden geleni yaparım, uzun bir ön sevişme, klitorisin nerde olduğunu biliyorum, bütün o numaraları çekmeyi biliyorum, biliyorum.

HIGH TIMES: Ününüz sizi endişelendirmiyor mu?

BUKOWSKI: Sevgili olarak mı? Hayır, memnun olmayan ken­dine başka bir erkek bulur, genellikle de öyle oluyor zaten. İstedik­leri kadar ön sevişme yapsınlar.

HIGH TIMES: Kadınlar'ı birkaç yıl cinsellikten uzak kaldıktan sonra yazdığınız doğru mu?

BUKOWSKI: Birkaç mı? On, belki de on iki yıl olmuştu seviş­meyeli. Spermi yenilemek gerekir. Ya da kadınların her şeyden da­ha büyük bela olduklarını her zaman biliyordum.

HIGH TIMES: Ama o deneyimden sonra tekrar kadınlarla yat­maya başladınız. . .

BUKOWSKI. Çünkü bir yazar olarak on iki yıl bir kadınla bir­likte olmamanın... Bir sürü şey yazabilirsin, ama insan ırkının diğer yarısı eksikse tam bir insan sayılmazsın, neler olup bittiğini bil­miyorsun demektir, değil mi? Bir denge gerekir. Kadınlar hakkında kötü şeyler yazmak istiyorsan önce onlarla yaşamak gerekir. Ben de onlar hakkında yazmak için onlarla birlikte olmaya başladım.

On iki yıl cinsellikten mahrum yaşamının çok mu kötü olduğunu düşünüyorsun? Kendimi beni bekleyen kadın fırtınasına hazırlı­yordum. Böyle bir şeyin olacağını biliyordum belki de. Böyle bir karar vermemiştim zaten, hayatta bazı şeyler oluyor işte. İlk kez yir­mi üç yaşındayken düzüştüm ben. Şimdi altmış bir yaşındayım ve son düzüşümü bir yıl önce gerçekleştirdim.

HIGH TIMES: Gerçekten mi? Neden?

BUKOWSKI: Hipodromda daha doğru tahminde bulunmamı sağlıyor. Seks benim için fıstık ezmeli sandviç gibidir.

İnsanlar cinselliğin artık mümkün olmadığı yaşa geldiklerinde ne oluyor sanıyorsun? O insana duyduğun sevgi bitiyor mu? Neden bu kadar abartılıyor cinsellik? Her şey cinsellik olmak zorunda mı? Cinselliği düşünmeden bisiklete binemez miyim? Cinselliği düşün­mediğim için eksik biri miyim? Günün yarısını sert bir kamışla geçirmediğim için beynim yanlış mı çalışıyor? Düzüşmeye karşı değilim, ama bedelinin genellikle çok yüksek olduğu kanısındayım.

İnsanlar benim cinsellik takıntım olduğunu sanıyorlar. Düzüştüm, iyi düzüştüm ve düzüşmek hakkında iyi yazdım, ama bu çok önemli olduğu anlamına gelmez. Çok kadın düzdüm, düzüştüın ve içtim, içtim ve düzüştüm ve o kadar da önemli olmadığını keşfettim.

İnsanlar buraya gelip, "Hey, Bukowski, sarhoş olalım, birkaç da fahişe getiriyorum yanımda," demek istiyorlar. İlgilenmiyorum "Hey, ilgilenmiyorum senin fahişelerinle." Onlar önemli olduğunu sanıyorlar. Ben böyle bir şey söylemedim. Sadece cinsellik hakkında iyi yazdığım için; sahanda yumurta pişirmek üzerine de iyi yazı yazabilirdim, ama yazmadım.

HIGH TIMES: Çocukluğunuzu anlattığınız romanınız hakkında bana ne söyleyebilirsiniz?

BUKOWSKI: Dörtte üçü bitti; editörüm bugüne dek yazdığım en iyi kitap olduğunu söylüyor. Henüz bitmedi ama. Bir dehşet öyküsü, bu kitabı yazmak diğerlerinden çok daha zor. Çünkü çok ciddi, gerçi biraz mizah katmaya, çocukluğumun dehşetini biraz örtmeye çalıştım.

HIGH TIMES: Bir dehşet öyküsü müydü gerçekten?

BUKOWSKI: Evet, hem de büyük D'yle. Altı yaşından on bir yaşına kadar haftada üç kez ustura kayışıyla dövülmek nasıl bir şeydir sence? Hesap et bakalım, kaç kez dövülmüşüm.

HIGH TIMES: Babanız mı dövüyordu sizi?

BUKOWSKI: Evet. Ama, iyi bir askeri eğitim aldığımı da söyleyebilirim. Bana bir şeyler öğretti o ustura kayışı.

HIGH TIMES: Ne öğretti? 

BUKOWSKI: Nasıl yazılacağını.

HIGH TIMES: Bağlantıyı kuramadım.

BUKOWSKI. Sık sık ve sıkı sopa yediğin zaman aklından geçe­ni olduğu gibi söylemeyi öğreniyorsun, bütün yapaylığını alıp götü­rüyor. Eğer bu işten sağlam çıkabilirsen genellikle bir tür samimi­yete ulaşıyorsun. Çocukken çok dayak yiyen biri ya hayata çok sağ­lam atılır ya da tecavüzcü, katil veya akıl hastası olur. Bu yüzden babam çok iyi bir edebiyat öğretmeniydi; acının anlamını öğretti bana -nedensiz acının. . .

HIGH TIMES : Tek başınıza, başkalarıyla görüşmeden yazmanızın nedeni bu mu? Ve bu yüzden mi yazıyorsunuz?

BUKOWSKI: Kimse neden yazar olduğunu bilmez. Ben sadece babamın bana hayatla ilgili iyi bir ders verdiğini anlatmaya çalıştım, hayata ve insanlara dair bir şey öğretti. Ve var böyle insanlar, her gün karayolunda arabamı sürerken görüyorum onları.

HIGH TIMES : Ne tür insanlar?

BUKOWSKI: Karayolundayım, sağ şeritte, birinin arkasında. Saatte seksen kilometre hız yapıyor. Onu sollamaya çalışıyorum, hızını doksana çıkarıyor. Ben yüze çıkıyorum, o gaz pedalına yük­leniyor. Çok bayağı, çok acı bir yanı var insan ırkının. İnsanların karayolunda araba kullanışlarına bakınca görüyorum bunu. Biri be­ni sollamak istediğinde ben frene basıp yol veririm. Matah bir ırk değil insan ırkı.

HIGH TIMES : Her zaman böyle mi hissettiniz?

BUKOWSKI: Daha iyiye gitmedi doğrusu. Hiçbir fark görerni­yorum. Bir şiirimde, "İnsanlık, daha başından çuvallamıştın zaten," diye yazmıştım. Bu dizeyi değiştirmek için tek bir neden bile göre­miyorum.

HIGH TIMES: Çok fazla kitap okumuşsunuzdur herhalde?

BUKOWSKI: On beşle yirmi dört yaş arasında bütün bir kütüp­haneyi okudum diyebilirim. Akşam yemeği niyetine kitap yerdim.

Babam saat sekizde "Işıklar sönsün! " diye bağırırdı. Erken yatıp erken kalkarak bu dünyada yükseleceğimizi sanıyordu -ki gerçek bir palavradır. Bunun farkındaydım, ama bu kitaplar babamdan çok daha ilginçtiler. Hatta, babamın tam tersiydiler; yürekleri vardı, risk alıyorlardı. Bu yüzden babam "Işıklar Sönsün!" diye bağırdığında yatağıma küçük bir lamba alıp yorganın altında okurdum. O kadar ısınırdı ki o yorganın içi, ama bu da her sayfayı daha görkemli kılardı, uyuşturucu almak gibi bir şeydi: Sinclair Lewis, Dos Passos. yorgan altı dostlarımdı onlar. Bu adamların benim için ne ifade ettiklerini tahmin edemezsin, tuhaf dostlardı onlar. İçinde yaşadığım acımasız ortamda bana usulca bir şeyler söyleyen insanlar keşfediyordum, büyüleyici insanlar. Ama şimdi aynı yazarları okuduğum da o kadar da iyi olmadıklarını fark ediyorum.

HIGH TIMES: Başka yazarlarla görüşür müsünüz?

BUKOWSKI: Neden görüşeyim ki? Söyleyecek bir şey mi var? Yok söyleyecek bir şey, yapacak şeyler var sadece. Başka bir yazarla konuşmak küvetin içindeyken suyu içmek gibidir, yapmazsın Küvetteyken suyu içer misin? Hayır, gördün mü? Ben şarap içerim küvetteyken.

HIGH TIMES: Saygı duyduğunuz yaşayan bir yazar var mı?

BUKOWSKI: Birkaç tane var, ama içtiğim zaman onlara gitmemeyi yeğlerim. Yazarlar genellikle işlerinden söz ederler. "Karım geçen gün kolunu kırdı," demezler mesela. "Yeni bir sone yazıyorum,"ya da "New York'a gidiyorum," derler. İş konuşurlar.

HIGH TIMES: Peki o yazarların kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz?

BUKOWSKI. Giyimlerinden hoşlanmıyorum, ayakkabılarından hoşlanmıyorum, kitaplarından da hoşlanmıyorum. Seslerinin tonunu sevmiyorum. Üç kadeh içtikten sonra kusmalarından hoşlanmıyorum. İğrençtirler yazarlar. Tesisatçıları, araba satıcılarını yeğlerim; yazarlardan çok daha insanidirler. Yazarlar sadece daktilolarının başına geçtiklerinde insanlaşırlar; iyi, hatta olağanüstü olabilir­ler. Ama bir yazarı daktilosundan ayırdığında götleşir [sinirleniyor] Ben yazarım.

HIGH TIMES: Ama kendiniz hakkında böyle düşünmüyorsunuz.

BUKOWSKI: Hayır, çünkü ben fabrikalarda çalıştım, işlendim. Elli yaşına kadar yazar hayatı yaşamadım ben, bu yüzden de farklı alanlarda yaşama olanağı buldum. O hayat kişiliğimi oturtmamı sağladı -akıl sözcüğünü kullanabilir miyim? Normal? Yani, bana bir tür . . . doğallık. . . verdi. Evet, aradığım sözcük bu; doğallık.

HIGH TİMES: Hayatınız ne zaman değişti? Postane ve Kadınlar dönemi ne zaman bitti?

BUKOWSKI: Hiçbir şey bitmedi. Ruhum için endişe eden biri daha! Biliyor musun, bir zamanlar insanlar beni bira şişeleriyle dolu küçük ve pasaklı bir odada ziyaret ederlerdi, sık sık kalkıp ban­yoya kusmaya giderdim, sonra banyodan dönüp bir sigara yakar, bir kez daha içerdim -o zaman ruhum olduğunu düşünüyorlardı.

HIGH TIMES: Eminim sizi öyle hasta ve korkunç görmekten memnuniyet duyuyorlardı. Henry Chinaski'yi böyle hayal ediyorlar olmalılar.

BUKOWSKI: Ama onlar için ruh taşıyordum, kendim için de. Önemi yok. Anlıyorum. Kabadayının tekiydim. Şimdi yumuşadım, uysallaştım, gülümsüyorum. İyi bir kadınla sakin bir hayat sürdür­mek istiyorum, birlikte içerek, televizyon seyrederek, muhabbet , ederek...

HIGH TIMES: Başka kadınlara yer yok hayatınızda öyleyse?

HUKOWSKI: Öyle bir şey söylemedim. Ama ben her zaman sa­dık bir keriz olmuşumdur. Yaşadığım bütün kadınlarla, fahişelerle bile. lanet bir sadakat ve dürüstlük duygusu taşımışımdır; keşke herkeste olsaydı, her şey çok daha kolaylaşırdı o zaman.

HIGH TIMES: Bu sadakat duygusu nerden kaynaklanıyor sizce?

BUKOWSKI: Başkalarının sadakatsizliğinden herhalde -çirkinliğinden. İlk yalanı söyleyen olmak istemem. Nerden geldiğini bilmiyorum. Dinim yok benim. Eğer bir seçim varsa, iyi olmak başka bir şey olmaktan çok daha iyidir. Bunu bilmek için Hıristiyan olmaya gerek yok; bir mecburiyet değil zaten. İyi olmak kolay bir kavram. Ben iyi olduğumda herkes kendini çok daha iyi hisseder. Öte yandan, özgün olmayı bilen ve yeni alanlar açan kötü insanlara da hayranlık duyarım ama başkalarına ihanet eden kötü insanlardan değil, cahil insanların inançlarını parçalayıp yeni eğilimler başlatan kötü insanlardan söz ediyorum. İki insanın birbirini mahvetmesiyle, bir kişinin özgün bir fikirle dünyayı mahvetmesi arasında fark var. Dünya Hitler gibi güçlü birinden yüzyıllar boyunca nefret edecek, ama konuşacak ondan, onu yenilgiye uğratanlar insanlık bilincinden silindikten çok sonra bile onun hakkında filmler yapılacak.

Çünkü merkezi anlayışın ahlak değerlerini delmek taşak ister. Onu büyük ölçekte başarabilirsen sakıncası yoktur bence. Bütün insanlığa ihanet edip onu ortadan kaldırabilirsen, eyvallah ama birlikte olduğun insana yalan söylüyorsan, bu kötüdür. Çünkü birini yapmak cesaret gerektirmezken, ötekini yapmak hem cesaret hem de yaratıcılık gerektirir.

HIGH TIMES: Az önce dininizin olmadığını söylediniz, ama bir Katolik olarak yetiştirilmediniz mi?

BUKOWSKI: Evet, ayinlere filan da giderdim, ama kendi isteğimle değil. . . Hastanede ölmek üzereyken son duayı etmesi içiıı rahibi çağırdılar. "Kayıt formuna Katolik diye yazmışsın," dedi rahip Ölürken fazla konuşamıyor insan, biliyor musun? "Peder," dedim "kimse bana agnostik nedir diye sorsun istemedim. Bu yüzden katolik yazdım, böylesi daha kolay. Ama Katolik değilim aslında umurumda değil." Yatağıma eğilip, "Oğlum, Katolik doğmuşsan Katolik ölürsün," dedi. "Hayır, hayır, Peder, bu doğru değil! Beni yalnız bırak da öleyim," dedim.

HIGH TIMES : Ölmekten korkuyor musunuz?

BUKOWSKI: Kim, ben mi? Yok canım! Birkaç kez o kadar yaklaştım ki ölüme. İyi bir şey aslında bu kadar yaklaşmak. "Ta­mam, tamam," dersin içinden. Özellikle tanrıya inanmıyorsan, cen­nete ya da cehenneme gitmek gibi bir tasan yoksa, olduğun yerde gevşersin. Bir şeyler değişecek, yeni bir film oynatacaklar sana, her neyse sen de "Tamam," dersin. Otuz beş yaşındayken beni has­tanede ölü ilan ettiler. Ölmedim. Hastaneden çıktım -bir kadeh daha içersem öleceğimi söylediler taburcu olurken- ve ilk yaptığım şey bir bara girip bir bira içmek oldu. Hayır, iki bira!

HIGH TİMES: Peki, anlamı ne bunun, hayata meydan okumak ıııı'!

BUKOWSKI: Hayır, sana yalan söyleyen herkese meydan oku­mak. İyi bir şeydir ölüm. Bilirsin, "en uzun yolculuk" olduğu söylenir. Birlikte olmak istemediğin biriyle yaşamak ölümden kötüdür mesela, günde sekiz saat nefret ettiğin bir işte çalışmak da ölümden kötüdür.

HIGH TIMES: Bazı üniversitelerde okutulduğunuzu duydum, kitaplarınız ders kitabı olarak kullanılıyor: şiirler, Factotum. Ne his­sediyorsunuz bu konuda?

BUKOWSKI. Pek memnun etmiyor bu beni. Öğretilecek kadar güvenlisin anlamına gelir. Eğer böyle düşünüyorlarsa ben gaz peda­lına biraz daha yüklenebilirim. İnsanların bana yetişmesini istemi­yorum, açık farkla önde gitmek istiyorum.

HIGH TIMES : Arada sırada üniversitelere gidiyor ya da şiir din­letileri veriyorsunuz. Peki, bütün gün ne yaparsınız?

BUKOWSKI: Hipodroma giderim, yorgun dönerim, yazamayacak kadar yorgun. Sonra Linda dükkanı kapatıp gelir, o da yorgun­dur burada otururuz. Sonra ben, "Bir-iki kadeh bir şey içelim bari!" derim. Yemekten sonra o dükkanın hesaplarına bakar, ben de yuka­rıya yazmaya başlarım, böyle geçer günüm. Hala iyi yazıp yazmadığımı soracaksan hemen söyleyeyim hala iyi yazıyorum. 

HIGH TIMES: Kitaplarınızda anlattığınız hayattan geriye bir tek hipodrom kalmış anlaşılan.

BUKOWSKI: Artık sokaklarda değil de hipodromda olduğumu mu söylemeye çalışıyorsun, yani sen de ruhum için endişe ediyorsun, öyle mi? Ne değişti sence? Büyük bir evde yaşamak, iyi bir araba kullanmak mı mesele?

HIGH TIMES: Büyük bir değişiklik bence. Sabah uyanıp kirayı nasıl ödeyeceğini düşünmek zorunda olmamak.

BUKOWSKI: Ne fark eder? Yazarlık tutkusuna sahip olmayan biri lüks hayata balıklama dalar, ama sahipsen yazmaya devam edersin. 1979 yılından sonra yazdıklarıma bakarsan çuvallayıp çuvallamadığımı anlarsın. Bence çuvallamadım. Ama benim şansım her şeyin çok geç ve çok fazla gerçekleşmiş olması. . . Altmış yaşında bunu da bilemiyorsam, çok az şey biliyorum demektir. Çok az şey biliyorsam da, çuvallamayı hak ediyorum. . . göreceğiz.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız