Sevme Sanatı

Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok sevilme olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir. Özellikle erkeklerin kullandığı bu yollardan biri, güçlü olmak, toplumsal konumlarının elverdiği oranda güçlü ve paralı olmaktır. Kadınların başvurdukları bir yol ise, endamına, giyimine özen göstererek çekici olmaktır. 

Sevgi konusunda öğrenilecek birşeyin bulunmadığına ilişkin düşünceyi doğuran ikinci öncülün ardında yatan tavır, sevgi sorununun bir yetenek sorunu değil, bir nesne sorunu olduğunu sanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanlar sevmenin kolay olduğunu, fakat sevecek - ya da sevilecek- doğru nesneyi bulmanın güç olduğunu düşünürler. 

Büyük çoğunluk kişisel yaşamı içinde o kendiliğinden oluşuverip evlilikle bitecek olan romantik aşkı aramaktadır. Sevgide oluşan bu yeni özgürlük kavramı nesnenin önemini, yeteneğin öneminin aleyhine oldukça artırmış olsa gerek. 

Tüm uygarlığımız karşılıklı kar sağlayan bir alışveriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor. Çağdaş insanın mutluluğunun temel unsurunu, mağaza vitrinlerine bakmak, peşin ya da taksitle dilediği bir şeyi almak oluşturmakta. Çekicilik kişilik pazarında genellikle aranan ve peşinde koşulan bir süslü nitelikler paketi anlamına gelir. Kişiyi çekici yapan şey, fiziksel olduğu kadar düşünsel olarak da günün modasına bağlıdır. 1920’lerde sigara ve içki içen, külhani ama dişi kızlar çekiciydiler. Günümüzde ise tek bir kalıptan çıkmış gibi birbirine benzeyen botokslu kızlar. İki insan, ancak kendi değişim değerlerinin sınırlarını da hesaba katarak, piyasadaki en kullanışlı nesneyi bulduklarını hissetikleri an birbirlerine aşık olurlar. 

Kişinin birbiriyle kaynaşma arzusu insanın içindeki en güçlü itkidir. İnsanlar arasındaki doğal iletişimin ve başarının sırrı, bir başka insanla sevgi içinden kaynaşmada yatmaktadır. 

Sevmek bir eylemdir edilgen (pasif) bir duygu değil. Bir şeyin içinde olmaktır bir şeye kapılmak değil. En genel biçimiyle sevmenin etken yapısı, sevmenin almak değil öncelikle VERMEK (ihsan etmek) olduğu biçiminde tanımlanabilir. 

Vermek, taşınılan gücün en üst düzeyde anlatımıdır. Verme edimi sırasında gücümü, zenginliğimi, kudretimi hissederim. Vermek almaktan çok daha coşku vericididr. Bu, beni yoksullaştırdığı için böyle değildir, verme eyleminde canlılığımın gücü yattığı için bu, böyledir. 

Maddeler dünyasında vermek, zengin olmak anlamına gelmektedir. Çok şeyi olan değil, çok veren zengindir. Bir şeyi yitirmekten korkan istifçi ne kadar çok şeyi olursa olsun, ruhbilim dilinde yoksul ve yoksun bir kişidir. Ancak kendinden bir şeyler verebilen kişi zengindir. Ancak yaşamaları için gerekli gereksinimlerinden başka bir şeyi olmayanlar MADDİ şeyler vermenin sevincini yaşayamazlar. Yoksulun, zenginden daha fazla verme eğilimi taşıdığını hep biliriz. Ama belli bir noktanın ötesinde yoksulluk vermeyi olanaksız kılmaktadır. Bu durum, kişiye sadece doğrudan acılar verdiği için değil, aynı zamanda yoksulun elinden, verme sevincini aldığı için de onur kırıcıdır. 

En önemli verme edimi, maddi şeyler değil aksine insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir. Bir kişi bir başkasına ne verebilir? SAHİP OLDUĞU EN DEĞERLİ ŞEYDEN, YAŞAMINDAN, KENDİNDEN BİR ŞEYLER. Bu, tabii ki kişinin yaşamını bir başkasına adaması anlamına gelmez, içinde yaşattıklarıdır vereceği şeyler, sevinçlerini, ilgisini, anlayışını, bilgisini, nüktesini, üzüntülerini verebilir -içinde yaşayan şeylerin dışa yansıyan her türlü belirtisidir verecekleri. Böylece yaşamından bir şeyler verdikçe karşısındaki kişiyi zenginleştirir, kendi içindeki yaşama sevincini coşturarak onunkini de coşturur. Almak için vermez, vermek başlı başına doyulmaz bir sevinçtir. Vermekle, insan karşısındakini de veren kişi yapar, böylece her ikisi de birlikte, yaşama yeni bir şey getirmenin sevincini bölüşürler. 

Verme unsurunun dışında, sevmenin etken özü, sevginin her türü için geçerli olan belli temel unsurlarla da ortaya çıkar. Bunlar; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir.

Çiçeklere ya da hayvanlara duyulan sevgi için de durum farklı değildir. Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının, çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek, onun çiçek sevgisine inanmayız. Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir. Bu etken ilginin bulunmadığı yerde sevgi de yoktur. Sevginin bu unsuru Yunus’un kitabında çok güzel anlatılmıştır. Tanrı Yunus’a, Ninevah’a gitmesini, orada oturanlara, eğer günah yolundan dönmezlerse cezalandırılacaklarını söylemesini buyurur. Yunus Ninevahta oturanların tövbekar olup Tanrının onları bağışlamasından çekindiği için görevini gerçekleştirmekten kaçar. Adalet ve düzen anlayışı güçlü bir adamdır Yunus. Fakat sevgiden habersizdir. Görevini yapmamak için kaçarken kendini bir balinanın karnında bulur. Burada sevgisizliğinin ve dayanışma duygusundan yoksunluğunun, onu sürüklediği soyutlanma ve hapsolunma durumu simgelenmektedir. Tanrı onu korur ve Yunus Ninevah’a gider. Orada Tanrının dilediği öğütleri verir ve çok korktuğu şey başına gelir. Ninevah’ın insanları, tövbekar olup yollarını değiştirirler ve böylece Tanrı da onları bağışlayarak kentlerini yıkmaktan vazgeçer. Yunus düş kırıklığına uğramış, son derece öfkelenmiştir. O, merhamet değil, adalet istemektedir. Sonunda, Tanrının onu güneşten korumak için yarattığı bir ağacın gölgesinde dinlenirken Tanrı ağacı kurutuverince, Yunus’un canı sıkılır ve kızgın bir şekilde Tanrıya şikayete başlar. Tanrı ona şu cevabı verir: “Bir gecede yetişip bir gecede soluveren, uğruna hiç çaba harcayıp büyütmediğin bir ağaca acıyorsun. Öyleyse ben ne diye, içinde sağ ellerini sol ellerinden ayıramayan on iki bin kişinin ve bir sürü hayvanın yaşadığı o büyük kenti, Ninevah’ı bağışlamayayım?” Tanrının Yunus’a verdiği yanıt sembolik anlamıyla anlaşılmalıdır. Tanrı, Yunus’a sevginin özünün, bir şey için harcanan emek, bir şeyi büyütmek olduğunu, sevgiyle emeğin ayrılamayacağını anlatır. Kişi, uğrunda emek harcadığı şeyleri sever ve kişi sevdiği şeyler için emek harcar. Herhangi bir şey pahalı alınmazsa kıymeti anlaşılmaz. 

İlgi, bakım ve emek, sevginin bir başka unsurunu, sorumluluğu açığa çıkarır. Bugün birçok durumda sorumluluk, kişiye dışardan yüklenmiş olan bir görev olarak anlaşılmaktadır. Fakat gerçek anlamıyla sorumluluk, tamamıyla iradi bir edimdir. Benim başka insanların, ister belirgin, ister gizli olsun gereksinimlerine verdiğim yanıttır. Sorumlu olmak demek yanıt vermeye hazır olmak demektir. Yetişkinler arasındaki sevgide, sorumluluk ağırlıklı olarak diğer insanın ruhsal ihtiyaçlarına yanıt vermektir. 

Eğer sorumluluk, sevginin üçüncü unsuru saygıyı içermezse, kolayca kendine bağlamaya ve zorbalığa dönüşebilir. Saygı, korkmak ve çekinmek değildir. Sözcüğün kökenine göre (respicere: bir şeye bakmak) bir insanı, olduğu gibi görebilme yetisini, onu özgün bireyselliği içinde farkedebilmeyi belirtmektedir. Ben sevdiğim insanın bana hizmet etmesi için değil, kendi istediğince, dilediği gibi büyüyüp gelişmesini isterim. Eğer bir başkasını seviyorsam, onu benim yararlanacağım bir nesne olarak değil, o olarak alır, ister erkek olsun, ister kadın, onunla kendimi bir kılarım. Şu eski Fransız şarkısının dediği gibi, “l’amour est l’enfant de la libert - sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz.”

İlgi ve saygı eğer bilgi tarafından yönlendirilmezlerse kör kalırlar.

İnsanın duyduğu ana gereksinim olan başkasıyla kaynaşıp kendi yalnızlığının hapishanesinden kurtulma isteği insana özgü bir başka istekle insanın sırrını çözmekle iç içedir. İnsan ruhunun gizliliğine girme, o olan en diplerdeki öze ulaşma isteğinden kendimizi alamıyoruz. 

Çocuk herhangi bir şeyi ya da hayvanı bir köşeye çeker, tanıyabilmek için onu kırar, kelebeliğin kanatlarını, onu tanıyabilmek için, sırrını zorla çözebilmek için zalimce koparır. Zulmün kendisi, daha derinlerden gelen bir dürtüye bağlıdır: eşyaların ve yaşamın sırrını çözebilmek. Sırrı öğrenebilmenin bir diğer yolu sevgidir. Sevgi bir başka insanın etkin bir şekilde içine girmektir, böylece öğrenme isteğimiz bir olmayla yatıştırılır. Düşünerek ulaştığımız herhangi bir bilgiyle değil, insanların yaşayanlar hakkında bilgi edinebilecekleri tek yolla -bir olma deneyimiyle- bilebilirim. 

Kendimizi, arkadaşımızı tanıma isteği, Delfi tapınağındaki yazıtta dile getirilmiştir: “Kendini bil”.

İnsanı tanıma sorunu, dinin Tanrıyı tanıma sorunuyla atbaşı gitmektedir. Geleneksel Batı tanrıbiliminde, Tanrı hakkında düşünce yoluyla, önermeler ileri sürerek Tanrıyı tanıma girişiminde bulunulur. Tanrıyı düşünceyle tanıyabileceğimiz sanılır. Tek Tanrılı dinlerin doğal sonucu olan gizemcilikte düşünceyle Tanrıyı tanıma yolu terk edilmiş ve yerine, Tanrı hakkında herhangi bir bilgiye yer olmayan -gereksinim de duyulmayan- Tanrıyla bütünleşme işlemi kurulmuştur. 

İnsanla ya da Tanrıyla, birleşme işlemi elbette tümüyle mantıksız değildir. Mantığın en köklü ve cüretli sonucudur. Bilgimizin, rastlantıyla değil, özünde sınırlı olması temeline oturur. Bu insanın ve evrenin sırrını asla ele geçiremeyeceğimizin bilgisidir. Ama yine de sevme edimi içinde öğrenebiliriz. Ruhbiliminin bir bilim olarak sınırları vardır. Ve tanrıbilimin mantıksal sonucu gizemcilikse, ruhbilimin mantıksal sonucu da sevgidir. 

Fizyolojik olarak kadın ve erkek, her ikisi de karşı cinsin hormonlarına sahiptir. Ruhbilimsel olarak da kadın ve erkek iki cinsiyetlidir. İçlerinde alma ve nüfuz etme, nesne ve ruh unsurlarını taşırlar. Erkek ya da kadın kendi içinde birliğe, ancak içindeki erkek ve dişi kutupları birleştirerek ulaşabilir. Kutuplaşma tüm yaratıcılığın kaynağıdır. "Omnia nodes arcanes connexa": Her şey her şeye gizli bağlarla bağlıdır.

Erkek ve dişi unsurların, benzer kutuplaşması doğada da vardır. Bu, sadece, hayvan ve bitkilerde, açıkça görüldüğü gibi değil, iki temel işlemin, alma ve nüfuz etmenin kutuplaşmasında da belirir. Bu, toprakla yağmurun, nehirle okyanusun, geceyle gündüzün, karanlıkla aydınlığın, ruhla maddenin kutuplaşmasıdır. 

Çekicilikte temel rolü diğer cinsel kutupla birleşme (bir - olma) gereksinimi oynar. Cinsel arzu, gerçekte asla tek başına cinsel çekicilikle ifade edilmez. Cinsel işlemde olduğu kadar karakterde de erkeklik ve dişilik unsurları bulunur. Erkek karakter, etkisi altına alma, önderlik, hareketlilik (faal olma), disiplin ve maceracı niteliklere sahip olmak diye tanımlanabilir. Dişi karakter ise, üretici bir şekilde alma, koruma, gerçekçilik, tahammül ve analık nitelikleriyle belirir. (Her iki karakter özelliklerinin tek tek her kişide karışık bir biçimde bulunduğunu, fakat kişinin erkek ya da dişi oluşuna göre, kendi cinsiyetine denk düşenin ağır bastığını akıldan çıkartmamalıyız.)

Çocuğun yaşamında ilk kez sevme düşüncesi salt sevilmekten sevmeye, sevgi yaratmaya dönüşmektedir. Sevginin bu ilk tomurcuklanmasından olgunlaşmasına kadar uzun bir sürenin geçmesi gerekir. Sonunda çocuk ben içinciliği aşar, diğer insanlar, artık onun için salt gereksinmelerini karşılayan bir araç değildir. Başka insanların gereksinimleri de en az onunkiler kadar önemlidir. Vermek almaktan daha çok doyuran, daha çok haz veren hale gelmiştir. Sevmek, sevilmekten daha önemlidir. Severek, narsizmin ve ben merkezciliğin yarattığı hapishanenin yalnızlık ve soyutlama hücrelerinden kurtulmaktadır. Yeni bir birleşme, bölüşme, bir olma duyguları tadar. 

Çocuk sevgisi, seviyorum çünkü seviliyorum ilkesine dayanır. Büyüklerin sevgisinin ilkesi, seviliyorum çünkü seviyorumdur. Olgunlaşmamış sevgi, seni seviyorum, çünkü sana gereksinimim var der. Olgunlaşmamış sevginin söylediği ise sana gereksinimim var, çünkü seni seviyorumdur. Sevme yetisinin gelişmesi sevgi nesnesinin gelişmesiyle yakından ilişkilidir. 

Koşulsuz sevgi, sadece çocukların değil tüm insanların en derin özlemidir. 

Sonuçta yetişkin kişi, kendi kendisinin ana, babası olma durumuna gelir. Sanki içinde bir analık bir de babalık güdüsü vardır. Analık güdüsü -seni, benim sevgimden, mutlu bir yaşam dileğimden yoksun bırakacak hiçbir kötülük, hiçbir günah yoktur.- Babalık güdüsü ise, Yanlış yaptın, yanlışının belli sonuçlarından kaçınamazsın ve her şeyden öte, eğer seni sevmemi istiyorsan tutumunu değiştirmelisin. Yetişkin insan dıştaki anne ve babadan kurtulmuş ama onları içinde yeniden oluşturmuştur. 

Eğer kendine sadece babalık güdüsünü ayırırsa şefkatsiz ve haşin olur. Şayet sadece analık güdüsünü yeşertirse, yargılama gücünden yoksun kalır. Ve hem kendisinin, hem de başkalarının gelişmelerini engeller. 

Nevrozlu gelişmeye yol açan nedenlerden biri, erkek çocuğun onu seven fakat aşırı yumuşak ya da hükmedici bir anneye, zayıf ve ilgisiz bir babaya sahip olmasıdır. Bu durumda çocuk anaya olan ilk bağlılığına takılır kalır ve anneye dayalı bir kişi olarak gelişir, çaresizlik hisseder, almak, bakılmak, korunmak gibi alıcı insan özellikleri gösterir. Disiplin, bağımsızlık ve kendi yaşamına sahip olma gibi babalık niteliklerinden yoksundur. Her önüne çıkandan, bazan kadınlar, bazan güçlü ve otoriter erkekler arasından kendine bir anne bulmaya çalışır. 

Tüm nevrozlu gelişmelerin ortak özelliği, analık ya da babalık unsurlarından birisinin gelişmemesi, ya da anne ve babanın rollerinin hem kişinin kendi içinde hem de dış dünya ile olan ilişkilerinde birbirine girip, karmakarışık hale gelmesidir. Daha ileri araştırmalar belli nevrozların, örneğin saplantı nevrozunun tek yanlı baba bağlılığından, histeri, alkolizm, kendini kabul ettirememe, yaşamın gereklerini kavrayamama ve ruhsal çöküntü nevrozlarının ise ana yönelimli olmadan kaynaklandığını göstermiştir.

Hala insanların çoğu sevginin yetiyle değil, nesneyle oluştuğuna inanmaktadırlar. Gerçekte bunlar sevdikleri kişiden başka hiç kimseyi sevmemelerini, sevgilerinin yüceliğinin kanıtı olduğunu sanırlar. Kişi burada, sevginin bir eylem, bir ruhsal güç olduğunu görememekte, sadece tüm gerekli olan şeyin doğru nesneyi bulmak olduğuna inanmaktadır. 

Eğer ben birisini seviyorsam, herkesi seviyorumdur, dünyayı, yaşamayı seviyorumdur. Eğer bir kişiye sevi seviyorum diyebiliyorsam, sen de herkesi seviyorum, seninle tüm dünyayı seviyorum, sende aynı zamanda kendimi de seviyorum da diyebilmeliyim.

Sevginin tek kişiye değil, herkese yönelik olduğunu söylemek, sevilen nesneye bağlı olarak çeşitli sevgi biçimleri arasında fark bulunmadığı anlamını vermemelidir. Kardeşlik sevgisi, anne sevgisi, cinsel sevgi, kendini sevme ve TANRI sevgisi farklı sevgi biçimleridir.

Kardeşlik sevgisi eşitler arasındaki sevgidir. Ne var ki, gerçekte eşitler olarak dahi her zaman eşit değilizdir. İnsan olduğumuza göre hepimizin yardıma gereksimi vardır. Bu gün bana, yarın sana. Fakat bu, bir başkasından yardım gereksinimi, birinin çaresizliği, diğerininse güçlülüğü anlamına gelmez. Çaresizlik geçici bir durumdur, kişinin iki ayağı üzerinde durmasıysa, sürekli ve geneldir. 

Çaresiz birini sevmek, yoksul ve yabancı birisini sevmek kardeşlik sevgisinin ilk adımıdır. Tevratta insan sevgisinin ana nesnelerinin yoksullar, yabanlar, dullar ve yetimlerle ulusal düşman olan Mısırlılar ve Edomluların olması anlamlıdır. Kendine duyduğu sevginin içinde yardıma gereksinimi olan, zayıf, tedirgin insanlara duyduğu sevgi de vardır. Acıma, bilme ve tanıma unsurlarını da içinde taşır. Tevrat “Yabancının yüreğinden geçenleri anlamalısın”der. “Bir zamanlar sen de Mısır topraklarında yabancıydın… öyleyse yabancıyı sev”.

Tanrı dünyayı ve insanı yaratmıştır. Bu, varoluşa duyulan ilk ilgi ve onaydır. Ama tanrı, bu en küçük olguyu aşar ve ötesine geçer. Doğanın ve insanın yaratılmasının ardından her gün tanrı, “iyi oldu” der. İşte anne sevgisi de, bu ikinci adımda, çocuğa, dünyaya gelmek ne de iyiymiş duygusunu verir. Çocuğa salt hayatta kalma isteğini değil yaşama sevincini de aşılar. Vadedilmiş toprak (Toprak her zaman analık simgesidir) süt ve bal ırmaklarının aktığı yer olarak tanımlanır. Süt sevginin ilk görünümünün ilgi ve onaylamanın simgesidir. Bal, yaşamın tatlılığını, ona duyulan sevgiyi ve yaşamanın mutluluğunu simgeler. Annelerin büyük çoğunluğu süt verebilmektedir ama onların pek azı bal da ekleyebilirler. 

Cinsel sevgide, kardeşlik ve ana sevgilerinde bulunmayan, kendine has bir şey vardır. Hepimiz bir bütünüz ama bir eşi daha bulunmayan, benzeri yapılamayan bir bütünüz. Başkalarıyla aramızda oluşan ilişkilerde de aynı paradoks tekrarlanır. Hepimiz bir olduğumuza göre, herkesi aynı biçimde, kardeşçe sevgi duygusuyla sevebiliriz. Ama, birbirimizden farklı olduğumuza göre cinsel sevgi, tüm insanlar arasında değil, ancak bazıları arasında, üst düzeyde bireysel ve belli bir özgünlük içinde doğabilir. 

Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Bir bütünüz. Böyle olduğuna göre kimi seversek sevelim, farketmemeli. Sevmek, temelinde kişinin yaşamını bütünüyle bir başkasıyla birleştirme arzusu ve istemidir. Evliliklerin yıkılmazlığı düşüncesinin ardındaki mantık budur. Ve tabi ki, eşlerin birbirini seçmediği ama birbirleri için seçildikleri geleneksel evlilklerin de ardında aynı mantık yatmaktadır. Ama gene de eşlerin birbirlerini sevmeleri beklenmektedir. Çağdaş Batı toplumunda bu düşünce tümden yanlış kabul edilmektedir. Sevginin kendiliğinden ortaya çıkıveren bir duygusal tepki, insanı birdenbire pençesine alıveren karşı koyulmaz bir his olduğu sanılmaktadır. 

Bencil kişilerin başkalarını sevemedikleri bir gerçektir. Fakat onlar kendilerini de sevme yetisinden yoksundurlar. Her şeyi ve herkesi kendine sağlayacağı yarar açısından yargılar, öz olarak sevebilme yeteneğinden yoksundur. 

Çağdaş insan bir meta haline dönüştürülmüş, yaşam güçlerini var olan pazar koşulları altında kendisine en fazla karı getirecek alana yatırması sağlanmıştır. İnsan ilişkileri, kendi güvenliklerini sürüye bağlı olmakta, düşünce, duygu ve eylem yönünden diğerlerinden ayrı olmamakta gören, birbirine yabancılaşmış otomatların ilişkileri haline getirilmiştir. 

Uygarlığımız kişinin bu biricikliğini bilince çıkartmasını engelleyeek birçok oyalayıcı şeye sahiptir: her şeyden önce sıkıca düzenlenmiş ve makineleştirilmiş çalışma düzeni insanı en temel insanca isteklerinden, kendini aşma ve bir olmadan habersiz kılar. Bu tek düzelik insanda bir doyum yaratmadığı için insan bu bilince çıkartamadığı sıkıntıdan eğlenceyle, eğlence sanayinin ona sunduğu müzik ve filmlerle kurtulmayı dener, bundan başka eski eşyalarını değiştirip durmadan yeni bir şeyler alarak kendini avutur. Günümüzde insanların mutluluğu EĞLENMEYE dayanmakta, eğlenmenin altındaysa ALMANIN, TÜKETMENİN doygunluğu yatmaktadır. Dünya bizim açlığımızı giderecek büyük bir nesne, bir elma, bir biberon, bir memedir, biz durmadan emer, bir şeyler bekler ve umarız ve sürekli DÜŞ KIRIKLIKLARINA uğrarız. Otomatlar sevemezler. Onlar sadece kişilik paketlerini birbirleriyle değiştirirler ve ucuza kapatma peşinde koşarlar.

Çağdaş insan işlerini hızla yapmazsa bir şey -zaman- yitirdiği kanısındadır, fakat kazandığında ne yapacağını bilemez o zamanı, öldürmekten başka yolu yoktur. 

Herhangi bir sanatı öğrenmenin son koşulu o sanatta ustalaşmaya karşı eksiksiz bir ilgi göstermektir. Eğer çırak için sanat en önemli şey değilse, onu öğrenmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Sevme sanatını ele alırsak, bunun anlamı şudur: bu sanatta ustalaşmak isteyen biri, disiplini, yoğunlaşmayı ve sabrı tüm yaşamına uygulamaya başlamalıdır.

Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönledirmedir. Yönlendirme özel yeteneklerin geliştirilmesine önem vermez. İyi ya da kötünün çocuklar için büyükler tarafından düşünülüp saptanıldığı savı üzerine temellendirilmiştir. Eğitim kökü (education e - du cezeve)dir, yani öncülük etmek gizli gücü açığa çıkarmaktır. 

İnançlı olabilmek cesur olmayı tehlikeye atılabilmeyi acı ve düş kırıklığına hazırlıklı olmayı gerektirir. Emniyet ve güvenliği yaşamının birinci koşulu sağlayanlar inançlı olamazlar. 

İnanç ve cesaretin uygulaması günlük yaşamdaki ufak detaylarla başlar. İlk adım kişinin nerede ne zaman inancını yitirdiğini fark etmesi, bu inanç yitirmesini doğrulamaya çalışan usa vurmaları gözden geçirmesi ve yine kişinin ne zaman korkak davrandığını fark etmesidir. Her inanç kaybının kişiyi güçsüz kıldığını, bunun ise yeni inanç kayıplarına neden olduğunu ve bu kısır döngünün süregittiğini kişi fark etmelidir. Kişi ayrıca bilinçli olarak sevilmemekten korkan birinin aslında bilinç altında sevmekten korktuğunu fark etmelidir. Sevmek kendini karşılıksız olarak adamak, sevgimizin sevilen kişi de sevgi oluşturacağı ümidini taşımak demektir. Sevgi bir inanç eylemidir. İnancı az olanın sevgisi de azdır. 

Erich Fromm





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız