Vonnegut, öğüdünü arayan gençlere bir gecede başarı vaat eden formüller ya da tozpembe beylik laflar sunmazdı.
Kısa öykülerine ödedikleri ücretler sayesinde General Electric'ten ayrılabildiği ellilerin gözde haftalık dergileri, televizyonun gelişiyle devreden çıkınca geçim zorluğuna düşmüştü. Bir gömlek firmasına yeni papyon fikrini satmayı, yepyeni bir masa üstü oyunu yaratmayı, ülkede henüz pek tanınmayan Saab otomobillerinin dağıtımcılığını beceremeyince Boston'daki bir reklam ajansına girmişti. Cape Cod Devlet Yüksekokulu'nda İngilizce öğretmenliği başvurusu reddedildi; başka bir okulda sorunlu çocuklara öğretmenlik yaptı; Guggenheim Bursu başvurusu reddedildi ve tüm bunlar boyunca yazmaktan hiç vazgeçmedi. 2007 yılında, 84 yaşında hayata veda ettiğinde hala yazıyordu.
Vonnegut, Hristiyan değildi ama İsa için "İnsanların en büyüğü ve en insanı" derdi. New York'taki St. Clement Episkopal Kilisesi'nde yaptığı bir konuşmada, "Dağdaki Vaaz büyülüyor beni," demişti: "Merhamet göstermek, şimdiye dek aklımıza gelen tek iyi fikir görünüyor bana. Belki günün birinde iyi bir fikir daha gelir aklımıza; o zaman iki iyi fikrimiz olur."
Vonnegut konuşmalarında, kitap ve öykülerindeki gibi, çoğu insanın "umarsızca beklediğine" inandığı mesajı vermiştir: "Sizler kadar hissediyor ve düşünüyorum; çoğu kimse umursamasa bile, umursadığınız pek çok şeyi umursuyorum. Yalnız değilsiniz."
Para kazanıp aşkı bulmanın yolu (20 mayıs 1978, Fredonia Üniversitesi, New York)
Herhalde hepiniz, diğerlerinin yanı sıra para ve sahici aşkı istiyorsunuzdur. Nasıl para kazanacağınızı hemen söyleyeyim: Çok çalışarak. Aşkı nasıl kazanacağınızı da söyleyeyim: temiz giyinin ve her daim gülümseyin. Bir de son çıkan şarkıların sözlerini öğrenin.
Başka ne gibi öğütler verebilirim size? Beslenmenizde gerekli yoğunluk için bolca lifli gıda tüketin. Babamın bana verdiği tek öğüt şuydu: "Kulağına asla çubuk sokma." Vücudunuzdaki en minik kemikler, malum, kulağınızdadır. Dengeniz de oradadır. Kulağınızı kurcalarsanız sağır olmakla kalmaz, ha bre düşmeye de başlayabilirsiniz. Özü, kulaklarınızı rahat bırakın. Bu halleriyle gayet iyiler.
Kimseyi öldürmeyin. New York Eyaleti'nde idam cezası uygulanmasa bile. Hepsi bu.
Ha, bir öğüt daha: Bir konuşma yapmak durumunda kalırsanız lafa bir espriyle başlayın. Bildiğiniz espri varsa tabii.
Saçmalıyorum çünkü feci acıyorum sizlere. Hepimize feci acıyorum. Bu konuşma biter bitmez hayat yine acımasız olacak. Vaveyla tekrar başladığında sarılabileceğimiz en faydalı düşünceyse bizlerin, kimilerinin bizi inandırmak istediği gibi, Eskimolar yahut Avustralya Aborjinleri misali birbirinden uzak, farklı nesillerin üyeleri olmadığımızdır. Zaman ölçeğinde, birbirimizi kardeş saymamız gerekecek kadar yakınız. Bir sürü çocuğum var benim. Tamı tamına yedi tane. Bir ateist için sahiden fazla. Çocuklarım gezegenin halinden şikayet ettiklerinde "Kesin sesinizi!" diyorum, "daha ben yeni geldim buraya! Kim sanıyorsunuz beni? Meytuşelam* mı? Günlük haberlere bayıldığımı mı sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz."
* Meytuşelam (Methuselah): Tevrat'a göre 969 yıl yaşamış kişi. Nuh'un dedesi. Adı, uzun ömürlü kimseleri belirten bir terime dönüşmüştür.
Hepimiz artık aşağı yukarı aynı ömrü yaşıyoruz.
Peki, azıcık yaşlılar, azıcık gençlerden ne ister? Bunca uzun ve genelde uyduruk, zor şartlarda yaşadıkları için takdir görmek isterler. Azıcık gençler bu takdiri göstermek konusunda hoş görülemeyecek ölçüde cimridir.
Peki, azıcık gençler, azıcık yaşlılardan ne ister? Her şeyden öte, bence tabii, tanınma ve ötesine geçmeden artık adam ya da kadın olduklarının kabulünü isterler. Azıcık yaşlılar bu türde herhangi bir tanımayı göstermek konusunda hoş görülemeyecek ölçüde cimridir.
Bugüne dek incelenmiş bütün ilkel toplumlarda, çocukların kesinlikle erkek veya kadınlığa geçtikleri ergenlik ayinleri vardır. Tabii bazı Yahudi cemaatleri bu eski geleneği hala sürdürüyor ve kanaatimce, faydasını da görüyor. Ama bizimki gibi ultramodern, iyice sanayileşmiş toplumlar, 16 yaşında ehliyet alınabilmesini saymazsanız ergenliği ayinsiz idare etmeyi seçmişlerdir. 16 yaşında ehliyet alabilmeyi ergenlik ayini sayıyorsanız pek alışılmadık bir özelliği bulunduğunu söylemeliyim: bir mahkeme, benim kadar yaşlı olsanız bile ergenliğinizi elinizden alabilir.
Amerikalı ve Avrupalı erkeklerin hayatlarında ergenlik ayini sayılabilecek bir diğer olaysa savaştır. Bir erkek savaştan eve, hele ciddi yaralarla dönerse herkes, işte bir erkek, bir adam, der.
Ne diyorum, biliyor musunuz? Toplumumuzda ergenlik ayinlerinin kaldırılması, erkeklerin savaşa, savaş ne denli feci yahut haksız olursa olsun gitmeye özenmeleri için kurnazca ama bilinçsizce hazırlanmış bir komplodur, diyorum. Haklı savaşlar elbette vardır. Gitmeye heveslendiğim savaş da öyle çıkmıştı.
Peki, bir dişi ne zaman kızlıktan tüm hak ve ayrıcalıklarıyla kadınlığa geçer? Yanıtını ta içimizde biliyoruz elbette: Evlenip bebek yaptığında. Evlenmeden bebek yaptıysa hala çocuktur. Bundan daha aleni, basit ya da doğal ne var? Ya da en azından bu gün ve toplumda, daha haksız, önemsiz ve düpedüz salakça ne var?
Sırf kendi hayrımıza ergenlik ayinlerini yeniden başlatsak iyi ederiz bence.
Şu anda kaç yaşında olursak olalım hepimiz, ömrümüzün kalanında yalnızlık ve can sıkıntısı çekeceğiz.
Çok yalnızız çünkü yeterince akraba ve arkadaşımız yok. İnsanların istikrarlı, benzer kafada elli yahut daha fazla akraba ve arkadaşla yaşaması gerekir.
Sınıf sözcünüz konuşmasında, bu ülkedeki evlilik kurumunun çöküşüne ağıt yaktı. Evlilik kurumu çöküyor çünkü ailelerimiz çok küçük. Ne bir erkek bir kadına ne de bir kadın bir erkeğe toplum olabilir. Deniyoruz ya, çoğumuzun param parçalığında şaşılacak pek bir yan yok aslında.
Haliyle burada bulunan herkese, sırf hayatına daha fazla insan sokabilmek adına, ne denli gülünç olursa olsun herhangi bir örgüte katılmayı öneriyorum. Katılacağınız örgütün diğer tüm üyeleri moron olsa bile fark etmez. Herhangi bir türden akraba çokluğuna muhtacız çünkü.
Can sıkıntısına gelince: seksen yedi sene önce ölen Alman filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche şunu söylemişti: "Can sıkıntısına karşı tanrıların direnişi bile boşunadır." Canımızın sıkılması gerekiyor. Hayatın parçası bu. Can sıkıntısına katlanmayı öğrenin yoksa bu mezuniyet sınıfını ilan ettiğim şey, erkek ve kadın olamazsınız.
Yeni nesil mezunlar belli bir vitamini yahut belki bir minerali, mesela demiri sözüm ona tam alamamışlarmış. Kanları yorgunmuş. Geritol lazımmış bunlara. Eh, gözü parıltılı ve bodoslamacı atik neslin üyesi sıfatıyla, bizim kafaları genellikle neyin keskin tuttuğunu söyleyeyim: Nefret. Kötülükleri kıyaslanabileceğinden değil ya, hayatım boyunca, Hitler'den Nixon'a hep nefret edeceğim insanlar oldu. İnsanoğlunun nefretten bunca enerji ve heves üretebilmesine trajedi diyebiliriz belki. Kendinizi beş metre boyunda ve hiç durmadan yüzlerce kilometre koşacak gibi hissetmek isterseniz nefret, kokaini havada karada geçer. Hitler mağlup, müflis, açlıktan kıvranan bir ulusu sadece nefretle diriltmişti. Düşünün bir. Mezuniyet sınıfınızın üyeleri uyuşuk, gevşek, lakayt değil. Sadece nefretsiz yaşama deneyini sürdürüyorlar.
Mezun hanımlara (tüm erkeklerin bilmesi gereken) tavsiyeler / 15 mayıs 1999, Agnes Scott Üniversitesi, Georgia
Öyle akıllıyım ki dünyanın sorunu nedir, biliyorum.
Herkes savaşlarımız sırasında ve sonrasında ve dünyanın her yanında sürüp giden terör saldırılarında, "Nedir mesele?" diye soruyor.
Mesele, lise öğrencileri ve devlet başkanları dahil hemen herkesin, neredeyse dört bin yıl önce yaşamış Babil Kralı Hammurabi'nin yasalarına boyun eğmesidir. Aynı yasaların yankısını Eski Ahit'te de görebilirsiniz. Peki, hazır mısınız?
"Göze göz; dişe diş."
İzlediğiniz tüm kovboy ve gangster filmlerinin kahramanları da dahil, Hammurabi Yasaları'na boyun eğerek yaşayan herkes için verilmiş kati emir, gerçek yahut hayali her türlü zararın intikamının alınması gereğidir. Birileri feci üzülecek yani.
İsa çarmıha gerildiğinde, "Affet onları, Baba; ne yaptıklarını bilmiyorlar," demişti. Adama bak! Hammurabi Yasaları'na itaat eden gerçek bir erkek, "Al canlarını, Baba," derdi, "tüm arkadaş ve akrabalarının da canını al ve ayrıca hepsine yavaş ve ıstırap dolu ölümler ver."
İsa'nm bize bıraktığı en büyük miras, mütevazı görüşüme göre, sadece on bir sözcükten ibarettir. Bu sözcükler, Albert Einstein'ın "E = mc2"si kadar yoğun Hammurabi Yasaları zehrinin panzehiridir.
Nasıralı İsa bu on bir sözcüğü dua ederken kullanmamızı söylemiştir bize: "Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla.''
Bay-bay, Hammurabi Yasaları.
Sırf bu sözlerle bile "Barışın Prensi" adını hak eder İsa.
Her türlü savaş eylemi, her türlü şiddet eylemi, bir paranoyak-şizofreninkiler bile Hammurabi Yasaları'nı yüceltir, kutlar ve Hazreti İsa'yı aşağılar.
Ancak tüm Amerikalı atalarımla birlikte şunu söylüyorum ben: "İsa'nın söyledikleri iyiyse ve çoğu sahiden harikaysa Tanrı kelamıymış, değilmiş, ne fark eder?"
İsa, merhamet ve acıma mesajlı Dağdaki Vaaz'ı vermeseydi insan olmak istemezdim.
Çıngıraklı yılan olmak isterdim derhal.
İntikam intikamı, intikamın intikamı, intikamın intikamının intikamını getirir ve bugünün uluslarını binlerce yıl öncesinin barbar kabilelerine bağlayan, kesintisiz bir ölüm ve yıkım zinciri yaratır.
Liderlerimizi ya da başka ulusların liderlerini her hakaret veya zarara intikamcı, şiddetli karşılık vermekten hiç caydıramayabiliriz. Bu Televizyon Çağı'nda şovmenliğin, köprüydü, karakoldu, fabrikaydı vesaire patlatarak filmlerle rekabete dalmanın çekiciliğinden uzak duramayacaklardır.
Müteveffa Irving Berlin ne demişti? "Gösteri mesleği gibisi yoktur."
Ama hiç değilse şahsi hayatlarımızda, iç dünyamızda hastalıklı eğlenceden, şu ya da bu kişiyle veya bilmem hangi grupla yahut ırk veya ülkeyle hesaplaşma coşkusundan uzaklaşmayı öğrenebiliriz.
İşte o zaman, bize karşı işlenen suçları bağışladığımız için kendi suçlarımızın bağışlanmasını dileyebiliriz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza aynını öğretebiliriz; böylece onlar da kimseye tehdit oluşturmazlar.
Tamam?
Amin.
Sigmund Freud, kadınların ne istediğini bilmediğini söylemişti. Bense öyle akıllıyım ki dünyanın derdinin Hammurabi Yasaları olduğunu bilmekle kalmıyor, kadınların ne istediklerini de biliyorum. Kadınlar konuşacak bir sürü kişi ister. Ne konuşacaklar peki? Ne olursa.
Erkekler bir sürü arkadaş ister. Bir de kimsenin kendilerine kızmamasını.
Karı koca kavgalarının birbirlerine bağırmalarının esas nedeni yalnızlıktır. Gerçekte dedikleri, "Sen yeterince kalabalık değilsin"dir.
Çoğu insanın kalabalık akrabalarıyla birlikte ve hep aynı yerde yaşadıkları geçmişte evlilik, gerçekten kutlanacak bir şeydi. Düğüne gelenler ağlamaz, gülerlerdi. Damat bir sürü yeni arkadaş kazanır, gelinse gönlünce konuşabileceği bir sürü yeni insan edinirdi.
Özü, tekrar söyleyeyim: Siz eğitimli kimselerden herhangi birinin karşısına sorunlu bir evlilik çıkarsa lütfen sorunun para, seks, iktidar yahut çocuk yetiştirmeden kaynaklanmayabileceğini hatırlayın. Kadının esas derdi, kocasının yeterince kalabalık olmayışı olabilir. Adamın esas derdi, karısının yeterince kalabalık olmayışı olabilir.
Bir defasında Nijerya'da, altı yüz akrabasının tümünü gayet yakından tanıyan biriyle tanışmıştım. Karısı yeni doğum yapmıştı; her türlü aile için mümkün en harika haberdir bu.
Bebeği her yaş ve tipten akrabaların tümüyle tanıştıracaklardı. Bebek kendinden daha büyük diğer bebeklerle, kuzenleriyle bile tanıştırılacaktı. Yeterince büyük ve kuvvetli herkes bebeği kucağına alacak, sarmalayacak, gıdıklayacak ve ne tatlı yahut yakışıklı, diyecekti.
O bebek olmak istemez miydiniz?
Televizyon ve bilgisayarın, dost olmadığını ve beyin gücünüzü kumar makinelerinden daha fazla artırmadığını artık biliyorsunuzdur umarım. Sizden istenenler, oturmanız, her türden ıvır zıvıra para harcamanız ve borsada, yirmi bir oynarmış gibi oynamanızdan ibaret.
Sadece bilgili, kalbi sıcak insanlar başkalarına unutmayacakları ve sevecekleri şeyler öğretebilirler. TV ve bilgisayar yapamaz bunu.
Bir bilgisayar, bir çocuğa, bir bilgisayarın neye dönüşebileceğini öğretir.
Eğitimli bir insan, bir çocuğa, bir çocuğun neye dönüşebileceğini öğretir.
Kötü erkekler sadece vücutlarınızı ister. TV ile bilgisayar paranızı ister ki daha iğrençtir. Çok daha fazla insanlıktan çıkarıcıdır!
Ivır zıvır alabilmek için çantanızdan para araklayan yapayalnız bir gerzek olsun istemiyorsanız, çocuğunuzu TV ve bilgisayardan uzak tutun.
Kitaplardan vazgeçmeyin. Dostane ağırlıkları, hassas parmak uçlarınızla çevirdiğinizde sayfalarının tatlı gönülsüzlüğü ne güzeldir . . . Beyinlerimizin büyük bölümü, elimizin değdiğinin iyi olup olmadığını saptamaya uğraşır. Üç kuruş edebilecek her beyin, kitapların iyi olduğunu bilir.
Sakın internetteki hayaletlerden aile kurmaya kalkışmayın.
Tüm mezuniyet konuşmalarım, babamın küçük kardeşi, Harvard mezunu sigortacı ve gayet okumuş ve bilge Alex Vonnegut'a dair sözlerle bitmiştir.
Ama şimdi göçük Alex amcamdan bahsedeceğim artık.
İnsanoğlunun itiraz edilecek taraflarından biri, mutlu olduğunu nadiren fark edebilmesidir, derdi. Hoş zamanları tanımak için elinden geleni yapardı. Mesela yazın, elma ağacı gölgesinde limonata içip sohbet ederken birden lafı keser, "Daha ne olsun?" derdi.
Ben de hayatınızın kalanında böyle yapacağınızı umuyorum. İşler yolunda ve huzurlu gittiğinde bir durun ve yüksek sesle, "Daha ne olsun?" deyin.
Kurt Vonnegut
Yorumlar
Yorum Gönder