Yeşua’nın Gizemleri

Hıristiyan­lık, yeni ve eşsiz bir vahiy değil, aslında Antik Pagan Gizem Dini'nin bir Yahudi uyarlayışıydı.

2000 yıl boyunca Batı'da, Hıristiyanlığın kutsal ve eşsiz olduğu, Paga­nizmin ise ilkel ve Şeytan'ın eseri olduğu düşüncesi hakim idi.

Rönesans'tan beri, mistikler ve bilim adamları, Hıristiyanlığın kökenlerini Antik Mısır Dini'nde görmüşlerdi. 

Her Gizem geleneğinin egzoterik olan Dışsal Gizemleri var idi; bunlar, ortak bilgi olan mitlerden ve katılmak isteyen herkese açık olan ritüel­lerden oluşuyordu. Ayrıca, ezoterik olan İçsel Gizemler vardı; bunlar ise, yalnızca, güçlü bir inisiyasyon sürecinden geçmiş olanların bildiği kutsal bir sır idi. İçsel Gizemlerin inisiyeleri, kendilerine ifşa edilen Dışsal Gizem ritüellerinin ve mitlerinin mistik anlamını biliyorlardı. Bu süreç, kişisel bir dönüşüm'e ve ruhsal bir aydınlanışa yol açıyordu.

M.Ö. beşinci yüzyıldan itibaren, Xenophanes ve Empedocles gibi filo­zoflar, tanrı ve tanrıçaların hikayelerinin, anlatıldığı şekilde kabul edilişi ile alay ediyorlardı. Onlar, bunları, insanın ruhsal deneyiminin alegorileri olarak görüyorlardı. Bu yüzden, Osiris-Dionysus mitleri sadece ilginç masallar olarak değil, ama İçsel Gizemlerin mistik öğretilerini şifreleyen sembolik bir dil olarak anlaşılmalıdır. Bu sebeple, ayrıntılar değişik kül­türler tarafından zamanla geliştirilmiş ve uyarlanmış oluşuna rağmen, Osiris-Dionysus miti temelinde aynı kalmıştır.

Osiris, öte âlemin, ölüm ötesinin, yargılamanın ve yeniden doğuşun tanrısıdır. Ölüler aleminin hükümranlığı Osiris'in ellerindedir. O, ölüm olayı ile bedenlerini terk edenleri karşılar ve onların ölüm ötesindeki mukadder yaşamlarına başkanlık eder. İnsanlara çok şey veren ve öğreten Osiris, yaratılışla ilgili olarak tohumla da ilişkilendirilir ki, atribülerinden biri başaktır. O bir tohumu andırır, buğday tohumu gibidir. Ama o, evrendeki her şeyin tohumlarını içerir. Tuttuğu bastonun üzerinde Sirius yıldızının bazı sembolleri bulunur ki, bu sembollerden ikisi köpek başı ve yaydır. Kimi yazarlar Osiris'i Sirius-B, İsis'i Sirius-A yıldızıyla ilişkilendirirler.

Osiris-Dionysus mitinin çeşitli versiyonlarını araştırdıkça, Isa hikayesi­nin, bu ebedi masalın tüm niteliklerine sahip olduğu daha da aşikar hale geldi. Olayları karşılaştırdıkça, Isa'nın farzedilen biyografisini, daha evvel Osiris-Dionysus ile ilişkilendirilen mitsel motiflerden elde edebildiği­mizi gördük:

  • Osiris-Dionysus Tanrı'nın yaptığı etten kemikten bir varlık, kur­tarıcı ve 'Tanrı'nın Oğlu'dur.
  • Onun babası Tanrı ve annesi ölümlü bir bakiredir.
  • O, 25 Aralık'ta üç çobanın önünde, bir mağarada ya da mütevazı bir inek barınağında doğmuştur.
  • O, taraftarlarına vaftiz ritüelleri vasıtası ile yeniden doğuş şansı sunar.
  • O, bir evlilik töreninde mucizevi bir şekilde suyu şaraba dönüş­türür.
  • O, eşek sırtında zaferane bir şekilde kente girerken, insanlar onu onurlandırmak için palmiye ağacı yapraklarını sallarlar.
  • O, dünyanın günahları sebebiyle bir kurban olarak Paskalya za­manında ölür.
  • O, ölümünün ardından cehenneme iner, daha sonra üçüncü gün dirilir ve ihtişam içinde göğe yükselir.
  • Onun taraftarları, Kıyamet Günleri boyunca, onun yargıç olarak geri dönüşünü beklerler.
  • Onun ölümü ve yeniden dirilişi, onun etini ve kanını sembolize eden, ekmek ve şarabın yenilişinden oluşan bir ritüel ile kutlanır.

Bunlar, Osiris-Dionysus hikayeleri ve Isa 'biyografısi'nde benzer olan motiflerden sadece birkaçıdır. 

Gnostikler, gerçekte, içsel alanın son sınırlarını cömertçe araştıran, ya­şamın köklerini ve anlamını arayan-'psikonotlar' (Star Trek'teki astro­notlara atfen, çn.) idi. Bu insanlar, mistikler ve özgür düşünceli yaratıcı kimseler idi. Literalist Kilise hiyerarşisinin papazlarının onlardan neden bu kadar nefret ettiği bizim için açıktı.

Gnostikler, kendilerini otantik Hıristiyan geleneği olarak, ortodoks pa­pazlarını ise 'taklitçi bir kilise' olarak görmüşlerdir. Gnostikler, Litera­listlerin bilmedikleri, Hıristiyanlığın gizli İçsel Gizemlerini bildiklerini iddia etmişlerdir.

Gnostikler, Pagan­lar'dan çok farklı değildi. Gnostikler, Pagan Gizemlerinin fılozofları gibi reenkarnasyona inanıyorlar, tanrıça Sophia'yı yüceltiyorlar ve Platon'un mistik Yunan felsefesine inanıyorlardı. 'Gnostikler' sözcüğü, 'Bilenler' anlamına gelir; onların bu ismi alışlarının sebebi, Pagan Gizemlerinin ini­siyeleri gibi onların da, kendi gizli öğretilerinin, 'Gnosis'i.-'Tanrı'nın doğ­rudan deneyimlenen Bilgisi'ni-bildirecek gücü olduğuna inanışlarıdır. Tıpkı, bir Pagan inisiyenin hedefinin bir tanrı haline gelmek oluşu gibi, Gnostikler için de Hıristiyan inisiyenin amacı bir Christ haline gelmekti.

Dikkatimizi özellikle çeken şey, Gnostiklerin tarihsel İsa ile ilgili olma­yışları idi. Onlar, İsa hikayesini, Pagan filozofların Osiris-Dionysus mit­lerini gördüğü biçimde görüyorlardı-yani, gizli mistik öğretileri şifreleyen bir alegori olarak. Bunu anlamak, bizim için dikkate değer bir olasılığı açık olarak ortaya koydu. Belki de, Pagan mitleri ile İsa'nın bi­yografisi arasındaki benzerlikler her zaman gözümüzün önündeydi; ama biz, geleneksel düşünüş tarzlarıyla o kadar meşguldük ki, bunu göreme­miştik.

Birçok Antik Akdeniz kültürünün antik Gizemleri benimsemiş olduk­larını, bunları kendi ulusal tarzlarına uyarlayıp, kendilerine ait bir ölen ve ölümden dirilen tanrı-insan miti versiyonu yarattıklarını biliyorduk. Belki, bazı Yahudiler de, aynı şekilde, Pagan Gizemlerini uyarlamışlar ve bizim şimdi Gnostisizm olarak bildiğimiz, kendilerine ait bir Gizemler versiyonu yaratmışlardı. Belki de Yahudi Gizemleri'nin inisiyeleri, Osi­ris-Dionysus mitlerinin güçlü sembolizmini kendilerine ait bir mite uyar­lamışlardı ve bu mitin kahramanı ölen ve ölümden dirilen Yahudi tanrı-insan İsa (Yeşua) idi.

Belki de, Gnostiklerin öğrettiği, ama Literalist­lerin varlığını inkar ettiği, Hıristiyanlığın İçsel Gizemleri, İsa hikayesinin, Tanrı'nın Dünya gezegenine yaptığı tek ziyareti hakkında gerçeklere dayanan bir hikaye olduğunu değil de, her birimizin bir Christ/Adam Kadmon/Kamil İnsan haline gelişine yardım etmek için tasarlanmış mistik bir hikaye olduğunu göstermektedir.

Niçin Osiris, Dionysus, Adonis, Attis, Mitras ve diğer Pagan Gizem kurtarıcılarının hikayelerini masallar olarak düşünüyoruz, ancak Yahudi bir bağlamda anlatılan temelde aynı hikayeye rastladığımızda bunun Betlehemli bir marangozun biyografisi olduğuna inanıyoruz?

Antik çağlarda mitos sözcüğü, bugün bizim için olduğu gibi, 'gerçek olma­yan' bir şey anlamına gelmiyordu. Yüzeysel olarak, bir mit eğlendirici bir hikayeydi, ama inisiye olan kişi için bu, büyük ruhsal öğretiler içeren kutsal bir şifreydi. Platon şu yorumda bulunur: 'Öyle görünüyor ki, bizim için inisiyasyon ritüellerini oluşturmuş olanlar da aptal değillerdi, onların öğretilerinde gizli bir anlam vardır.' Platon, Gizem mitlerinde şifreli olan 'gizli anlam'ı kavrayacak ve böylece tanrı-insan ile, mistik bir aydınlanış deneyimi içinde, tamamen özdeşleşecek olanların, 'hayatlarını hakiki felsefeye adamış kişiler' olacağını açıklar.

Osiris-Dionysus güneşi temsil ediyordu ve güneş tarafından temsil edi­liyordu, tıpkı, İskenderiyeli Kilise babası Clement'in 'Doğruluk Güneşi' olarak adlandırdığı Isa gibi. Dionysus'un bakire annesi Semele, adını, bakire ay tanrıçası Selene'den alır. Isa'nın doğumunu bildirmek için Meryem'e gelen Melek Gabriel de aynı şekilde ay ile eşleştiriliyordu.

Isa'nın misyonu, kendisinin Vaftizci Yuhanna (Yahya) tarafından vaftiz edilişi ile başlar. Joseph Campbell gibi mitologlar, bu hikayenin ardındaki antik mitolojik motifleri görmüşlerdir. Campbell şöyle yazar:

'Vaftiz töreni, "Su Evi'nin Tanrısı" olan su tanrısı Ea'nın eski Sümer tapınak şehri Eridu'dan gelen antik bir törendi. Helenistik de­virde, Ea'ya Oannes adı verilmişti ve bu, Yunanca'da Ioannes; La­tince'de Johannes; İbranice'de Yohanan; Arapça’da Yahya; İngilizce'de John'dur. Bu yüzden bazı bilim adamları hiçbir zaman bir Yuhanna ya da Isa ol­madığını ama sadece bir su-tanrısı ve bir güneş-tanrısı olduğunu ileri sürmüşlerdi.

Yahya, yaşlı bir kadından doğmuştu. Isa, genç bir kadından doğ­muştu. Yahya'nın annesi kısırdı. Isa'nın annesi döllenmemişti. Yahya, güneşin batmağa başladığı yaz gündönümünde (21 haziran) doğmuştu. Isa, altı ay sonra, güneşin yeniden yükselmeğe başladığı kış gündönümünde (21 aralık) doğ­muştu-bu sebeple Vaftizcinin Isa hakkındaki sözü: 'O daha büyük hale gelmek, ben ise daha küçük hale gelmek durumundayım' olmuştu. Yahya, Yengeç burcunda doğmuştu ve antik insanlar için bu, nefslerin (soul) enkarnasyona giriş kapısını temsil ediyordu. Isa, Oğlak burcunda doğmuştu ve antik insanlar için bu, nefslerin (soul) enkarnasyondan ölümsüzlüğe geçiş kapısını temsil ediyordu. Yahya, su ile; Isa ise ateş ve ruh (spirit) ile vaftiz ediyordu. Isa'nın doğum günü, 25 Aralık'ta gü­neşin geri dönüşünün Pagan festivalinde kutlanır. Vaftizci Yahya'nın do­ğumgünü Haziran'da, yaz ortasındaki Pagan su festivalinin yerine kutlanır.

Balık işareti, bugün, yaygın bir şekilde, Hıristiyanlığın bir sembolü olarak kullanılır, ama Paganların kutsal geometrisinden kaynaklanmıştır. Ruhun ve maddenin sembolleri olan iki çember, kutsal bir birleşim halinde bir araya getirilir. Birinin çevresi, diğerinin merkezine değdiğinde, bunlar, vesicapiscis olarak bilinen balık şeklini oluşturur. Bu şeklin yüksekliğinin uzunluğuna oranı 153:265'tir; bu formül M.Ö. üçüncü yüzyılda Archime­des tarafından 'balık ölçüsü' olarak biliniyordu. Bu, etkili bir matematik formülü olup, üçün kareköküne ve eşkenar üçgenin orantısına yakın olan tek tam sayıdır.

İnciller, İsa'nın, bir olayda, bir adamı, kendilerini 'Lejyon' olarak adlan­dıran cinlerden-çünkü yaklaşık 2000 kişiydiler!-kurtardığını anlatır. Bu cinler, İsa tarafından, büyük bir domuz sürüsünün içine fırlatılmış ve domuzlar bir uçurumdan aşağı koşarak denizde boğulmuşlardır. Aynı motif Eleusis'teki Gizem ritüellerinde görülür. İnisiyasyon ön­cesi arınış işleminin bir parçası olarak, 2000 kadar inisiyenin tümü küçük domuzlar ile birlikte denizde yıkanırdı. Bu yıkanış ritüeli, tüm kötülükleri domuzların içine sokar ve domuzlar daha sonra bir uçu­rum'a doğru kovalanmak yoluyla inisiyelerin kendi kirliliklerinin bir sem­ bolü olarak kurban edilirlerdi.

İsa'nın çevresinde 12 havari bulunur. Bu genellikle, İsrail'in 12 kabilesinin bir sembolü olarak görülür. Ancak, bu 12 kabile düşüncesi, Yahudiler'in, Babil'de sürgünde iken benimsedikleri Babil astrolojisindeki 12 burca sembolik bir referanstır. Aynı zamanda İslam’daki 12 imam inanışı da dikkat çekicidir.

'Eşek sırtında gidiş' şeklindeki mitsel motif, genellikle bir tevazu işareti olarak görülür. Ancak, bunun aynı zamanda daha mistik bir anlamı var­dır. Antik Çağ insanlarına göre, eşek, şehveti, acımasızlığı ve kötülüğü simgeliyordu. O, sembolik olarak, Gizemlerin bir inisiyesinin üstesinden gelmek ve denetlemek zorunda olduğu, daha aşağı olan 'hayvani' benliği temsil ediyordu. Nasreddin Hoca’nın fıkralarda eşeğe ters binmesi ve Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşek” şarkısı da bununla bağlantılı olabilir. 

Yeraltı dünyasında öbür dünyadaki acıları tasvir eden ünlü bir resim, eşeğinin sürekli olarak yiyip bitirdiği bir ipi sonsuza dek örmeğe mahkum edilmiş bir insan figürüdür. Bu, Yüksek Kendiliğin ruhsal kazanımlarını sürekli olarak yok etmeğe çalışan aşağı kendiliği sembolize eder. Eşek sırtında zafer içinde yolculuk eden tanrı-insan figürü, onun, kendi 'hayvani' aşağı kendiliğinin efendisi olduğunu sem­bolize ediyordu.

İsa, ölümünden önce, şarap ve ekmekten oluşan sembolik bir 'Son Yemek'i kutlar. Euripides, The Bacche'de, ekmek ve şarabı, 'insan yaşamında çok önemli olan iki güç' olarak adlandırır. Biri, doyurucu olup bedeni korur, di­ğeri ise sıvı olup zihni sarhoş eder. Antik çağ insanları Gizem tanrı­ insanının, ekmek ve şarap üretmek için insanlığa buğday ve asma yetiştirmek sanatlarını getirdiğine inanırlar.

Osiris'in param­parça edilerek öldüğü söylenirdi; bu, un üretmek için buğdayın dövülü­şünü sembolize eder. Ölü Adonis'in kemiklerinin bir değirmende öğütüldüğü, daha sonra rüzgara saçıldığı söylenirdi.

İsa gibi, Dionysus da asma ve şarap ile ilişkilendiriliyordu. Dionysus 'Şarap Tanrısı' olarak biliniyor ve bazı mitlerde, parçalanarak ölüyordu; bu parçalanış, şarap üretmek için, üzümlerin, ayak ile çiğnenişini sembolize eder.

Tanrıyı yemek vasıtasıyla Tanrısal komünyon fikri öyle eski bir ritüeldir ki, Mısır Ölüler Kitabı'nda görülür; kitapta ölüler, Tanrıları yiyor ve böylece onların güçleri ile doluyor olarak tasvir edilirler.

Haç, Antik Çağ insanları için kutsal bir semboldü. Haçın dört kolu, fi­ziksel dünyanın dört unsurunu temsil ediyordu-toprak, su, hava ve ateş. Beşinci gizli unsur olan ruh, bu dört unsur aracılığı ile maddeselliğe bağlı idi. Bu yüzden, dört kollu bir haça çivilenmiş bir insan figürü, doğal olarak, inisiyenin, bir nefs (soul) olarak fiziksel bir bedene bağlı olmak durumunu gösteriyordu.

Hıristiyanlık'ta olduğu gibi, Gizemlerde de 'ilk günah' öğretisi bulunur. Platon, adı geçmeyen eski bir suçun bir cezası olarak nefsin (soul) beden içine hapsedildiğini öğretir. Empedokles'e göre, bizler, ilahi dün­yada yaşanan suçun kefareti olarak dört unsurda geziniyoruz. Gi­zemler, ilk günahın Tanrı'dan bir ayrılış olduğunu öğretmişlerdir. Tanrı-insanın kurban edilerek öldürülüşü, ya da onun kurban olarak öl­ dürdüğü hayvan, inisiyenin kendi 'hayvani' alt doğasına olan sembolik 'ölümü'nü ve onu Tanrı ile birleştiren ve böylece bu ilk suçun kefareti olan kendi Tanrısal doğasına yeniden doğuşunu temsil eder.

Çok yaygın olan antik bir Hıristiyan geleneğine.göre, Isa 25 Mart'ta ölm­üştü. Bu, Frigya tanrısı Attis'in yeniden dirilişinin Roma'da resmi olarak kutlandığı gün ile aynı gündü. Ancak, Kilise babası Lactantius tarafından an­latılan bir başka antik Hıristiyan geleneği, Christ'in ölümünü 23 Mart ve yeniden dirilişini 25 Mart olarak belirler; bu, Attis'in ölümü ve ölüm­den dirilişi ile tam aynı zamana rastlar.

Hem Gizemler'de hem de İsa hikayesindeki ölümden diriliş mitini an­layışın anahtarı, mistik olarak ölümün yeniden doğum oluşudur. Gizemlerin inisiyesi, kendi aşağı kendiliğine doğru 'ölürken' aynı zamanda kendi Yüksek Kendiliğini de doğurmak eylemindedir. Aşağı kendiliğe ölmek, ruhsal olarak yeniden doğmaktır-bu, Osiris-Di­onysus mitleri tarafından şifrelenmiş temel gizli öğretidir.

İsa, taraftarlarına, sadece hareketler açısından değil, aynı zamanda dü­şünceler açısından da ahlaki arılık için çabalamayı öğretmiştir. İskende­riyeli Kilise babası Clement şöyle yazar: 'Mabede girecek olan kişi arı olmalıdır ve arılık, kutsal şeyleri düşünmektir.' Ama Clement, sa­dece, Pagan Asclepius'un mabedi üzerindeki bir yazıyı tekrarlamaktadır. Yazı şöyledir: 'Arılık sadece kutsal düşünceleri düşünmektir.' Aynı şe­kilde Pagan bilge Sextus'un sözlerinde de şöyle yazar: 'Tanrı'nın bilişini istemediğiniz şeyleri düşünmeyin bile.' Celsus şöyle yazar: 'Gece gündüz, zihinlerimizi meşgul etmek zorunda olan şey, İyi­liktir: insanlar ile beraberken ve yalnızken, her sözde ve harekette ve düşüncenin sessizliğinde.'

Stoacı filozoflar, Hıristiyanlığın miras aldığı 'vicdan' düşüncesini geliştir­mişlerdir. 'Vicdan' demek 'bilgi ile' demektir. Pagan bilgeler için, kendi vicdanını dinlemek, Yüksek Kendiliğin sahip olduğu içsel olan Ruhsal Bilgi'yi ya da Gnosis'i izlemekti. Pitagor'un taraftarlarından, her gece, günün tüm olaylarını hatırlasınlar ve kendilerini, Yüksek Kendiliklerinin bakış açısıyla ahlaki olarak yargılasınlar istenirdi. İnisiye Seneca, kendi­sinin ahlaki mükemmellik için sürekli çabasını, günümüzdeki bir Hıris­tiyan'a ait olabilecek yalın ve gösterişsiz bir dilde anlatır: 'Her gün kendimi yargılarım. Işık söndürüldüğü zaman ve benim alışkanlığımı bilen karım sessiz iken, geçirdiğim o günü incelerim ve tüm hareketlerimi ve sözlerimi gözden geçirir ve tartarım. Hiç­ bir şeyi gizlemem, hiçbir şeyi dışarıda tutmam: kendime "Kusur­larını tekrarlamamaya dikkat et, bugün de seni bağışlıyorum" diyebilecekken niçin kusurlarım ile yüzleşmekte tereddüt ede­yim?'

Hem Pagan bilgeler hem de Origen, reenkarnasyona inanıyorlardı. Cen­net ve cehennem, bir başka enkarnasyonun izlediği geçici ödül ve ceza durumları olarak görülüyordu. Yaşam ve ölüm, sonsuz bir ödüle ya da cehennem cezasına sebep olan bir defaya özgü olaylar olarak değil, yi­nelenen 'döngüsel' bir sürecin parçaları olarak görülüyordu. Cehennem, daha öte bir insan deneyimine giden bir araf deneyimi olup, her nefs, bu yol ile, Tanrı'ya geri dönüş yolculuğunu yapabilirdi.

Antik Çağ insanları, Yeni bir çağın başlangıcının, eskinin yıkımı ile be­lirlendiğine inanıyorlardı. Büyük Boğa Burcu Ay'ı, bir boğa ile sembolize edilir. Araştırıcılar şimdi Mitras'ı bir boğayı öldürürken tasvir eden sunak parçalarının aslında Boğa Burcu Çağı'nın bitişini gösteren yıldız harita­ları olduğunu anlamaktadırlar. Bunu izleyen Büyük Koç Burcu Ay'ı bir koç ile sembolize edilir. Bu Büyük Çağ'ın (milattan önceki iki binyıl) sonunun, benzer şekilde, 'Tanrı'nın Kuzusu' İsa'nın, öldürülüş tasvirleri ile damgalanmış oluşu bir tesadüf müdür? 

Paganizm geleneksel olarak 'çoktanrıcı' bir din olarak sınıflandırılmıştır, çünkü Paganlar çok sayıda Tanrıya inanıyorlardı. Bunun tersine, Hıris­tiyanlık, 'tek tanrıcı' bir din olarak sayılmıştır, çünkü Hıristiyanlar sadece tek Tanrı'ya inanıyorlardı. Hıristiyanlar, Paganizmi karalayan sürekli kampanyalarında, Paganizmin sözde 'tektanrıcılığı'nı ilkel bir putperestlik olarak tasvir etmişlerdir. Ama bu, Antik Gizemlerin bilgelerinin Tanrı hakkındaki yüce felsefi bilgilerinin tam anlamıyla bir çarpıtılışıdır.

Christ'ten beş yüz yıl önce, Xenophanes şöyle yazmıştı: 'Tüm şeyleri zih­ninin düşünceleri ile hareket ettiren, daima sessiz ve hareketsiz tek bir Tanrı vardır.' Efsanevi Mısırlı bilge Hermes Trismegistus ‘Çok sayıda Tanrı olduğuna inanıyor musunuz? Bu, saçmadır-Tanrı tektir’ şek­lindeki öğretisi ile tanınır. Hıristiyanların, tek Tanrı şeklindeki sözde Pagan karşıtı öğretilerini henüz vazetmeğe başladıkları sıralarda, Tyreli Pagan bilge Maximus şöyle söylemişti: 'Tüm dünyanın üzerinde birleştiği tek öğreti, tek bir Tanrı'nın, her şeyin kralı ve babası olduğudur.'

Mısır yazıtları, aslında, Pagan ve Hıristiyanların Tanrı kav­ ramlarının ne kadar benzer olduğunu gösterir.

 'Tanrı sadece tektir, ve başka hiçbir şey O'nun ile birlikte var olmaz. Tanrı, tüm şeyleri yapmış olan Bir'dir. Tanrı, başlangıçtan beridir, Ve başlangıç beri olmuştur. O, hiçbir şey yokken var olmuştur, Ve var olmuş olan şeyler, Onun, varlığa geldikten sonra yarattıklarıdır. O, başlangıçların babasıdır.'

Mısır Tanrısı Amon, 'Bir'in Bir'i'olarak adlandırılıyordu. Büyük Mısır bi­limcisi, Wallis Budge şöyle söyler:

Ayrıca O'nun "bir ikincisinin olmadığı" söylenir ve bu yüzden Mı­sırlılar, 'Tanrı'larının Tek olduğunu ve bir ikincisi olmadığını bil­dirdiklerinde, kesin olarak kastettikleri şeyin, İbraniler ve Arapların da kendi 'Tanrı'larının Tek olduğunu söyleyişleri oldu­ğundan şüphe yoktur. Böyle bir Tanrı, doğanın kişileştirilmiş güç­lerinden ve daha iyi bir ad ihtiyacından dolayı "Tanrılar" olarak adlandırılmış olan varlıklardan bütünüyle farklı bir Varlık idi.'

Her din gibi, Paganizmin de batıl ve ilkel bir yönü var idi ve elbette çok sayıda farklı Pagan Tanrı kültleri vardı. Ama Budge'nın açıkladığı gibi, bu sözde 'Tanrılar' doğanın görünüşlerini temsil ediyordu. Bizim 'Tanrı' olarak tercüme ettiğimiz eski Mısır sözcüğü neter'dir. Neter, ruhsal bir öze ya da ilkeye işaret eder. Mısırlıların çok sayıdaki neterleri, her şeyi kapsayan tek bir Varlığın çok sayıdaki doğasını temsil ediyordu-Tanrı­ lar, tek bir yüce Tanrı'nın farklı görünüşleri ve yüzleri idi. 

Antik Yunanlı­lar 'da, Logos'un bir çok anlam düzeyi var idi ve bizim 'Kelam' terimimiz bunları tam temsil etmez. Bunlardan biri, Logos'u 'İdelerin İdesi' ola­rak tanımlayan Papaz Clement ve Papaz Origen tarafından ifade edil­miştir. Bu, Tanrı'nın temel düşüncesidir. Efsanevi Pagan bilgesi Hermes Trismegistus tıpatıp aynı kavramı ifade eder. Hermes, Lo­gos'un-İdelerin İdesi-Tanrı'nın Birliğinden bir sözcük ya da düşünce olarak meydana geldiğini anlatır. Clement ve Origen için olduğu gibi, Hermes için de, Logos, Tanrı'nın Büyük Zeka'sının ilk düşüncesidir ve O, bunun ile evreni yaratmıştır.

Logos ile Tanrı, Baba ile Oğul arasındaki bu Gizemli ilişkiyi nasıl anla­mak gerekiyor? Clement şöyle yazar: 'Oğul, Tanrı'nın Bilinci'dir. Baba, sadece, dünyayı Oğul'da yansıdığı gibi görür.'

Logos, Kendi'nin bilincinde olan Tanrı'dır. Logos, tüm varlıklar yoluyla bilinçli olan, Evrenin Tek Ruhu'dur. Heraclitus'un, kendisini bulmak için yola çıkışının ama 'herkes tarafından paylaşılan bir Logos'u keşfedişinin sebebi budur; çünkü Logos bizim temel ortak kimliğimizdir. Hıristiyan fılozof Origen şöyle yazar:

'Bedenimizin, çok sayıda unsurdan oluşurken tek bir nefs saye­sinde bir arada tutuluşu gibi, evren de, Tek bir Ruh'un-Tanrı'nın gücü ve Logos'u-bir arada tuttuğu, yaşayan uçsuz bucaksız bir varlık olarak düşünülmelidir.

Tıpkı Aziz Yahya'nın bize Isa'nın Logos'un cisimleşmiş hali olduğunu söyleyişi gibi, Pagan inisiye Plutarch da, Osiris'in, 'kendinde Logos oldu­ğunu, aşkın ve aşılamaz olduğunu' öğretir. Aziz Yahya, Isa Mesih'i Logos ile eşit sayarak, Isa'nın, Evrenin bu Tek Ruhu'nun bir kişileştirilişi olduğunu belirtmektedir--Paganlar için Osiris-Dionsysus'un olduğu gibi. Christ hepimizin içindedir, çünkü o, hepimizin paylaştığı temel Tanrısal doğadır. Bu açıdan bakıldığında, Tanrı'nın Oğlu, zamanda yaşa­yan tarihsel bir kişilik değildir; ama ölümsüz felsefi bir ilkedir; çünkü, Origen'in yazdığı gibi 'Baba, Oğul'u bir defa için meydana getirmedi, O'nu devamlı olarak meydana getirmektedir.'

Yeni Ahit, Yahudiler için yeni idi-ama Paganlar için değildi. Onlar yüzlerce yıl boyunca bu tür öğretilere inan­mışlardı. Ancak, İsa'nın öğretilerinin Pagan öğretileri tarafından önce­den belirtilmiş oluşu, Antik Çağ insanlarını şaşırtmamış olmalıdır. Onlar, Gerçek'in, esas doğası itibarıyla, özgün değil, ebedi olduğunu düşünmüş olmalılardır. Hıristiyanlar, İsa'yı, Logos'un somut bir hali olarak görürler; bu, Musevilik'te görülmeyen bir Pagan kavramıdır.

Gnostik metinler, ayrıca, Pagan ve Yahudiler'e ait mitolojik motifleri harmanlar. Baruch adındaki Gnostik metin, Pagan astrolojisi ile Yahudiler'e ait melekler kavramının bir sentezini sunar. Baba Tanrı, evreni kuşatan ve idare eden 12 melek yaratır-Pagan burçlar kuşağındaki burç­lar gibi. Metin, Tanrı'nın Yahudi adı olan 'Elohim'i. kullanır; ama Elohim'i, Yunan Zeus ile denk görür. Metin, Elohim'in, Pagan kahraman Herakles'i bir peygamber olarak seçişini anlatır ve hatta Tanrı'yı, Di­oynsus'un bir başka adı olan 'Priapus' olarak adlandırarak şu iddiada bu­lunur: 'İyi olan, hiçbir şey var olmadan önce yaratılan Priapus'tur; ona Priapus denir, çünkü o her şeyi önceden yaratmıştır. Bundan do­layı o her mabede konmuş, tüm yaradılış tarafından onurlandırıl­mıştır.

Pagan Gizemleri'ni araştırırken, Tanrıçanın doğasını çok derin bir şe­kilde incelemedik; çünkü Paganizm ile Hıristiyanlık arasındaki benzer­likleri arıyorduk ve ortodoks Hıristiyanlığının bir Tanrıçası yoktu. Ortodoks Hıristiyanlığında, sadece Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve oldukça muğlak iki cinsiyetli Kutsal RUH Tanrı var idi. Gnostik Mitoloji, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Ana Tanrıça Sophia şeklinde daha doğal ve dengeli bir Kutsal Üçlü'yü içeriyordu.

Sophia, Pagan Tanrıça gibi, ilahi göksel bir varlık oluşunun yanısıra, Gnostik mitte trajik bir figür olarak betimlenir. Tıpkı Mısırlı Tanrıça İsis'in, kurtarıcısı/kardeşi/sevgilisi Osiris'i arayışıyla aynı şekilde, Sophia da, kurtarcısı/kardeşi/sevgilisi İsa'yı ümitsizce arar. Gnostikler, şiirsel bir şekilde, 'sudan oluşan tüm maddeler'in, Sophia'nın akıttığı gözyaşları ol­duğunu düşünmüşlerdir. Onlar, böyle düşünerek, beş yüzyıl önce tüm suların Tanrıça Persephone'nin gözyaşları olduğunu açıklamış olan Pagan bilgesi Empedocles'i tekrarlıyorlardı.

Gnostiklerce Tanrı, gökyüzünde bulunan büyük bir tür kişi gibi görülmüyor, kendisini tüm varlıklar aracılığıyla ifade eden Evren'in Zekası olarak biliniyordu.

Gnostiklere göre, diril­mek, açıkça, inisiyasyon aracılığı ile ruhsal olarak yeniden doğuşun bir alegorisidir. Bu, Yuhanna İncil'inde Lazarus'un yeniden dirilişi hikaye­sinin de aslında bir inisiyasyon alegorisi olduğunu akla getirir. Bu, Yuhanna İncil'inde, Thomas'ın, herkesin düşünebileceği gibi, gidip İsa'nın Lazarus'u yeniden diriltişine yardım etmeyi teklif etmek yerine, havarilerine, 'Biz de gidelim ve onun ile birlikte ölelim!' önerisinde bu­lunduğu tuhaf pasajı açıklayacaktır.

Pagan Gizemleri'nin ruhsal yolundaki en önemli öğüt, Delfı'deki Apollo Tapınağı'nda yazılıydı: Gnothi Seauton-'Kendini Bil'. Pagan Gizemle­ri'nin inisiyelerinin aradığı Gnosis ya da Bilgi, Kendinin-bilgisi idi. 

Gnostiklere ait, Mücadeleci Thomas'ın Kitabı, aynı şekilde şunu öğretir:

'Kendini bilmeyen kişi, hiçbir şey bilmiyordur; ama kendini bilen kişi, aynı zamanda, her şeyin derinliği hakkındaki Gnosis'e zaten erişmiştir.'

Pagan bilgeler, her insanın 'eidolon' adında ölümlü bir aşağı kendiliğe ve 'Daemon' adında ölümsüz bir Yüksek Kendiliğe (Higher Self) sahip olduğunu öğretmişlerdir. Ei­dolon, bedenlenmiş kendiliktir, fiziksel beden ve kişiliktir. Daemon ise Ruhtur (Spirit), hakiki Kendiliktir, yani her insanın Tanrı ile olan ruhsal bağıdır. Gizemler, inisiyelerin, eidolon'un sahte kendilik (false self) ol­duğunu ve onların hakiki kimliklerinin ölümsüz Daemon olduğunu an­layışlarına yardım etmek için tasarlanmışlardı.

Plato şunu öğretir: 'Ruhun, en yetkili parçasını, bizi göksel yurdumuza yükselten, Tanrı tarafından verilmiş Koruyucu bir Melek olarak düşünmeliyiz.'

Valentinus ise, bir kimsenin, Gnosis'i, kendi Koruyucu Meleğinden aldı­ğını, ama bu meleksel varlığın aslında, arayış içinde olan kişinin kendi Yüksek Kendiliği olduğunu açıklar.

Kendinin-bilgisini arayış, Pagan ya da Gnostik inisiyeyi, olağanüstü bir keşif yolculuğuna götürür. İlk önce inisiye, kendisini eidolon, yani ci­simleşmiş kişilik olarak deneyimler ve Daemon'u, Koruyucu bir Melek ya da Göksel İkiz olarak görür. Daha olgunlaşmış inisiye, Daemon'u kendi Yüksek Kendiliği olarak deneyimler. Kendinin-bilgisinin tamamı­nın son imgesi ya da Gnosis ile kutsanmış kişiler, Daemon'u, daha huşu verici sessizlik olarak görür. Valentinus'un söylediği gibi, o, gerçekte, 'Tanrısal ''Ben" 'dir.

Her kişinin kendi Daemon'u ya da Yüksek Kendiliği varmış gibi görünse de, aydınlanmış inisiye, aslında, herkes tarafından paylaşılan tek Daemon olduğunu keşfeder-her varlıkta bulunan evrensel bir Kendilik. Her nefs, tek bir Tanrı Nefsi'nin bir parçasıdır. Bu yüzden, kendini bilmek, Tanrı'yı bilmektir.

Pagan Gizemleri'nde, bir nefsin, Gnosis'in kavranışına, çok sayıda ömür yaşayarak ilerlediğine inanılırdı.

Gnos­tik bilge Basilides, Gnosis'in çabadan oluşan pek çok ömrün tamamlanışı olduğunu öğretmiştir. John'un Gizli Kitabı, bir nefsin, sonunda 'idrak eksikliğinden kurtulana, Gnosis'e erişene ve böylece mükemmeleşene' kadar reenkarne olmaya devam edeceğini ve bunun ardından 'bir daha başka bir bedene girmeyeceğini' öğretir. Pistis Sophia, bir nefsin, pek çok ömürden oluşan deneyim aracılığı ile Gizemler'in tümünü anlamış olana kadar Işık'a erişemeyeceğini öğretir. 

Origen, nefslerin, arınana ve 'kötülüklerinden ve bedenlerinden tamamen kurtularak yeniden önceki durumlarına yük­selene kadar', bir çok kere, 'cezalandırılmak için farklı bedenler içine hapsedildiklerini' anlatır.

Araştırıcılar, Pistis Sophia ve İeou'nun Kitabı gibi Gnostik İncillerin, akıl karıştırıcı boş laflar özeti olmaktan ziyade, aslında, sayı sembolizminin gelişmiş bir biçimine dayandıkları sonucuna varmışlardır. Bu sem­bolizmde temel olan bir unsur, gemetria'dır-sayıların ve matematiksel ilişkilerin sözcükler aracılığı ile ifadesi.

İlk Hıristiyanlar, bizim 'isa' olarak tercüme ettiğimiz orijinal Yunanca ad olan 'İesous'un, 'tüm adların üstünde bir ad' olduğunu iddia ediyor­lardı. Origen, onun, Pagan ilahlarının adlarından daha sihirli bir et­ kiye sahip oluşuyla övünürdü. Yuhanna'nın Vahyi'ne göre, 'Şeytan'ın sayısının 666 olduğu iyi bilinir. Daha az bilinen şey ise, gematriaya göre, Yunan adı 'İesous'un (İsa) 888 sayısını ifade ettiğidir.

IESOUS 10+ 8+ 200+ 70+ 400+200= 888

İsa'nın adının 888 sayısına eşit oluşu olgusu, şansa dayanan bir tesadüf değildir. Yunan adı olan 'İesous', İbrani adı olan 'Joshua'nın yapay ve zor­lanarak sağlanan bir harf çevirisidir; Joshua adı, bu sembolik olarak önemli sayıyı ifade etsin diye İncil yazarları tarafından kasıtlı olarak oluş­turulmuştur.

Gnostiklere göre, tanrı-insan İsa, Daemon'u, yani Ölümsüz Benlik'i sem­bolize ediyordu. Genellikle eidolon, yani enkarne kendilik, Gnostik mit­lerde İsa'nın 'ikiz kardeşi' Thomas tarafından temsil edilir. Mücadeleci Thomas'ın Kitabı'nda, İsa (Daemon), havarisi ve ikiz kardeşi Thomas'a (eidolon) şunları öğretir:

'Kardeş Thomas, dünyada zamanın varken, beni dinle ve ben, dü­şünüp taşınmış olduğun şeyleri sana açıklayacağım. Şimdi, senin, benim ikizim ve gerçek arkadaşım olduğunu söylendiği için, ken­dini incele ve kim olduğunu, ne şekilde var olmakta olduğunu ve ne olacağını öğren. Benim kardeşim olarak adlandırılacağın için, kendin hakkında bir şey bilmeyişin uygun değildir. Ve biliyorum ki anladın, çünkü benim, gerçeğin bilgisi olduğumu daha önce an­lamıştın. Bu yüzden bana eşlik ederken, anlamasan da, aslında zaten biliyorsun ve sen, "kendini bilen kişi" olarak adlandırılacak­sın.'

Thomas İncili Didymos Judas Thomas'a atfedilir. Hem Arami adı olan Thomas hem de Yunan adı olan Didymos 'ikiz' anlamına gelir. Bu yüzden yazarın adı 'İkiz Judas'tır. Bu durum, esas İsa hikayesinde, İsa'yı ele veren Judas’ın Daemon'a ihanet eden eidolon'u sembolize ettiği izleni­mini verir.

Gnostikler'in, çarmıha geriliş konusundaki 'İllüzyonist' bakış açısı, olay­ların tarihsel bir açıklaması anlamına gelmiyordu. Bu, bir insanın iki kı­sımdan-acı çeken ve ölen dünyevi bir kısım (eidolon), ve acıdan etkilenmeyen ve bu dünyayı geçici bir illüzyon olarak deneyimleyen, ölümsüz, ruhsal bir tanık (Daemon)-oluştuğu şeklindeki süregelen mis­tik öğretileri şifreleyen bir mittir.

Gnostik inisiyasyonun amacı, inisiyelerin, gerçek kimliklerinin bahse­dilen haça bağlı olan eidolon değil, yaşam'a geçici bir illüzyon olarak tanık olan Daemon olduğunu farkedişleri yoluyla tüm acılardan kurtu­ luşlarını sağlamaktı. Bu yüzden Gnostik İsa şunu öğretir:

'Acı çekmeyi öğrenseydiniz, acı çekmeyebilirdiniz. Acı çekmek yolu ile anlayın ve o zaman hiç acı duymayacaksınız.'

Bu Gnostik öğretinin tekrarı, ayrıca Kur'an'da da günümüze kadar gel­miştir. Kur'an, İsa'nın farzedilen ölümünden bahsederken şöyle bildirir: ‘Ama onu öldürmediler, ya da onu çarmıha germediler, ama onlar için bir benzerlik meydana getirildi.’

Gnostikler yeniden dirilişi, gerçek kimliğimizin Daemon olduğunu far­kına varmak yolu ile burada ve şimdi herhangi birimizin başına gelebi­kecek mistik bir deneyim olarak anlamışlardır. Yeniden diriliş aslında, sadece, farkındalıkta bir değişimdi. Rheginos'un öğretmeni şöyle belirtir: 'Zaten yeniden dirildiniz. Kendinizi çoktan dirilmiş olarak düşünün. Siz-gerçek siz-sadece yozlaşmış birisi misiniz? Niçin kendi Benliğinizi incelemiyor ve ölümden dirilmiş olduğunuzu görmüyorsunuz?

Gizem inisiyasyonlarında, inisiye, genellikle, Osiris-Dionysus'un gelini olarak tasvir edilirdi. İnisiyasyonlar, Pagan mabedlerinde bulunmuş olan özel 'gelin odaları'nda gerçekleştirilirdi. Antik bir freskte, gelin giysi­leri giymekte olan ve inisiyasyon için hazırlanan kişilerin görüntüleri bu­lunur. Bu kişiler, inisiyasyonlarının ardından 'gelinler' olarak selamlanırdı.

Pagan Gizemi'nin kutsal evlilik motifi, ortodoks Hıristiyanlığında yok­tur, ama Isa ile Sophia arasındaki kutsal evliliği kutlayan Gnostik Hıristiyanlıkta önemli idi. Gnostik mitte, Sophia, enkarne benliği temsil ediyor olarak 'düşmüş' bir durumda tasvir edilmiştir. O, dünyada, tanımsız Kaynağı arayan kaybolmuş biri olarak betimlenmiştir. Sevgiyi hep yanlış yerlerde arayan Sophia, bir fahişe haline gelir. Sonunda yardım etsin diye Tanrı Baba'ya yalvarır ve Tanrı, onu, İlk-doğan Oğlu ve Sophia'nın kar­deşi isa'ya güvey olarak yollar. Güvey, oraya gittiğinde, Isa ile, Bir hale gelmek için tutkulu bir şekilde sevişirler.

Bu, enkarne kendiliği, yani psişeyi (nefsi), kurtarmaya gelen Daemon'un, yani Ruh'un, bir alegorisidir. Philip İncili'ne göre, yalnızca, psişesini (nef­sini) Ruh ile 'yeniden birleştirmiş' olan kişi, kendisini, kontrolsüz bir şekilde, kendini yıkıcı davranışlara ve kötülüğe yöneltebilecek fiziksel ve duygusal itkilere dayanmaya yetenekli hale gelir.

Gnostik şair Valentinus'un taraftarlarının, kutsal evlilik ritüelini melekler ile bir nikah odasında gerçekleştirdikleri söylenir. Naassenler, inisiye olanların, 'giysilerini çıkarmak ve hepsinin Bakire Ruh tarafından hamile bırakılan gelinler haline gelmeleri gerektiğini' öğretmişlerdir. Philip İncili, inisiyasyon sürecinin, mistik birliğin 'gelin odası'nda doruk noktasına ulaş­tığını açıklar, çünkü 'Gelin odası, kutsalların kutsalıdır. Kurtuluş, gelin odasında gerçekleşir.'

İsa hikayesinde, çökmüş durumda olan Sophia (psişe, nefs), İsa'nın (Dae­mon) fahişelikten kurtardığı Magdalalı Meryem figürü ile temsil edi­lir. Gnostik bilge Heracleon'a göre, bu kutsal evlilik motifi de İsa hikayesinde Cana'daki evlilik ziyafeti olarak görünür. Burada İsa, ken­disinden önceki Dionysus gibi, suyu sarhoşluk veren şaraba dönüştürür. Heracleon, bu mucizenin, salt insani olan şeyi Tanrısal olana dönüştüren 'Tanrısal Evliliği' sembolize ettiğini söyler. Bu motif ayrıca Matta İn­cil'indeki bir pasajda da görülür; burada İsa, Gökyüzü krallığına ulaşımın, 'Güvey' ile buluşmağa giden genç kızın durumu gibi olacağını açıklar.

Thomas İncili'nde, İsa, inisiyasyonun mistik birlik olan bu son safhasını deneyimlemek için, her inisiyenin, gelin odasına tek başına girişinin ge­rektiğini söyler:

'Birçok kişi kapıda duruyor, ama gelin odasına (halvete), tek başına olan kişi girecektir.'

İbrani Kabala öğretisinde ise Onuncu ve son küre, Tanrı’nın sureti olan Şehine’dir ve Talmud’da bir deyiş, ondan şöyle söz eder: “İsrail nereye sürgün edilirse Şehine’de onunla birlikte gider.” Kabala’ya göre Şehine, tıpkı kocasından -kutsal olan, mübarek olsun- ayrı düşmüş bir gelin gibidir. Ancak Mesih’in gelişiyle sefirot’un kusursuz bütünlüğü sağlanacak ve Şehine sonsuza dek kocasına kavuşmuş olacaktır. 

Pagan bilgeler, İçsel Gizemler'de, bir inisiyenin, kendi bireysel Dae­mon'u olarak görünen şeyin aslında, parçalara ayrılmış ve tüm bilinçli varlıklar arasında dağıtılmış olarak tasvir ettikleri Evrensel Daemon olduğunu keşfettiğini öğretmişlerdir. Epictetus şunu öğretir: 'Siz, Tanrı'dan ayrılmış bir parçasınız. İçinizde ondan bir parça var.' Osiris-Dionysus yaşayan tüm şeylerde bilinçli olarak var olan Tanrı'nın Zekası'nı, yani Ev­rensel Daemon'u, temsil eder.

Pagan tanrı-insan Osiris-Dionysus gibi, Hıristiyan tanrı-insan İsa, da, sembolik olarak, parçalanmış olan Evrensel Daemon'u ya da Logos'u temsil eder. 

En üst düzey inisiyasyonunun yapılacağı büyük gün'de söylenecek olan Gnostik bir ilahi, İsa'ya şöyle yalvarır: 'Bize gel, çünkü biz Senin aynı yoldaki parçalarınız, Senin organ­larınız. Hepimiz seninle biriz. Biz aynı şeyiz ve Sen aynı şey­sin.' Gnosis'e yani Kendinin-bilgisi'ne erişmiş olan Pagan bir inisiye, kimliğinin, Osiris-Dionysus'un, yani Evrensel Daemon'un bir ifadesi ol­duğunun farkına varmıştır.

Soma sema, yani 'Beden bir mezardır' cümlesi, Pagan Gizemleri'nde yaygın olan ve Platon tarafından genellikle aktarılan bir deyiş idi. Mistik olarak yeniden dirilişi deneyimleyen inisiyeler, gerçek kimliklerinin Christ olduğunun farkına varmışlar ve İsa hikayesindeki kadınlar gibi, 'mezarın boş olduğunu' keşfetmişlerdir. Beden, onların kimliği değildir. Onlar, yaşayan ve ölen eidolon değil, ama sorisuza dek, doğmayan ve ölmeyen ebedi tanıktırlar.

Hem Pagan hem de Gnostik felsefi sistemleri, insan kimliğinin dört dü­zeyini tanımlamışlardır: fiziksel, psikolojik, ruhsal ve mistik düzeyler. Gnostikler, varlığımızın bu dört düzeyini, beden, sahte-ruh, Ruh ve Işık gücü olarak adlandırmışlardır. Beden ve sahte-ruh (fiziksel ve psikolojik kimliklerimiz) eidolon'un, yani aşağı kendiliğimizin, iki yanını oluşturur. Ruh ve Işık gücü (ruhsal ve mistik kimliklerimiz) ölümsüz Daemon'un, yani bireysel Yüksek Kendilik ve ortak Evrensel Kendiliğin, iki yanını oluşturur.

Günümüz Hıristiyanlarından kaç tanesi Pavlus'un, üçüncü göğe kadar yükselmiş olduğuna dair ünlü iddiasının ne anlam'a gelmiş olabileceğini merak etmiştir? Bu, bir Gnostik için ya da Pagan Gizem­lerinin bir inisiyesi için muammalı olmazdı; çünkü ikisine de, yedi göksel bedene bağlı olan yedi gök-görünmeyen beş gezegen ve ay ve güneş­ olduğu öğretilmiş olurdu. 

Pavlus, bir dizi dünya çağının başlangıcından evvel, Tanrı'nın, insanlığın iyiliği için dünyaya önceden var olan Tanrısal bir varlık göndermeye karar verdiğini açıklar; dünyanın cinlere benzeyen hükümdarları, bu varlığın gerçek doğasını kav­rayamadıkları için onu ölüm'e mahkum etmişler ve böylece bir şe­kilde kendilerini mahvetmişlerdir. Kısaca Pavlus, insanlığı, astral olaylar ile ilişkili olan cin benzeri varlıklara köle olarak tasavvur etmiştir; o, bunları, "Evrenin doğal güçleri" gibi değişik terimlerle anlatır. Buna göre insanlık, bu ölümlü kölelikten, ancak Ruh ve Işık gücü sayesinde kurtulabilir.

Bu sır, Gnostisizmin ve Pagan Gizemleri'nin ebedi mistisizmidir-yani, her birimizin içinde Evrenin tek Ruhu'nun, Logos'un, Evrensel Daimon'un, Tanrı'nın Zekası'nın ol­duğudur. Pavlus şöyle yazar:

'Sır budur: Christ, sizin içinizde!

Gnostikler, Pavlus'un mektuplarında, İncil mesellerine benzer olarak, gizli öğretilerin şifreli olduğunu, böylece inisiye olmamış okurlar bir şey işitirken, inisiye olanların başka bir şey işittiklerini iddia etmişlerdir. Yal­nızca, İçsel Gizemlerin gizli sözel öğretilerine inisiye olmuş kişiler, Pav­lus'un daha derin olan anlamını anlayabiliyordu.

Pavlus, Yasa'nın, aracı'nın bir ürünü olduğunu iddia eder. O, her şeyin tek Tanrı'sı ve Rabbi farzedilen Yehova'yı bir aracı' olarak adlandırarak ne kastetmektedir? Eğer öyle ise, o, ne ile ne arasındaki aracıdır? Gnos­tikler, Pavlus'un, Yehova'nın tarif edilemez yüce Tanrı ile evren arasında aracılık yapan daha aşağı bir Tanrı, yani 'demiurgos' olduğu şeklindeki Gnostik doktrini öğrettiğini iddia etmişlerdir. Pavlus elbette Yehova'yı gerçek Tanrı olarak görmez; çünkü o şöyle devam eder: 'Aracı, tek de­ğildir; Tanrı ise tektir.'

Pavlus'a göre, kendisinin vazetmekte olduğu İncili anlamayan insanların, 'inanmayan zihinleri bu geçici zamandaki Tanrı tarafından kör edilmiş­tir'. Onun mektuplarının çoğu tercümesinde, editör, 'bu geçici za­ mandaki Tanrı' şeklindeki Gizemli tabiri açıklamak için buraya küçük bir not ekler. Bu tabir hakkındaki genel ortodoks yorumu, Pavlus'un, Şeytandan bahsettiğidir; ama onun kötü bir melekten niçin bir 'Tanrı' olarak bahsettiği açıklanmaz! Gnostiklere göre, Pavlus'un demek istediği açıktı. O, Yahudilerin daha alt seviyedeki Tanrısı olan; Yahudi halkına hükmetiş yıllarının son bulmak üzere olduğu ve İsa ile Platon'un hakiki kutsal Tanrı'sı uğruna terk edilmek üzere olan Yehova'dan bahsediyordu.

Pavlus'un mektupları, doğru tercüme edildiklerinde, kuvvetli bir Gnostik içeriği ortaya koyar. Pavlus sık sık Gnostik terimler kul­lanır. O, bir Pneumatic (Ruhsal) iniyasyon öğretmenidir. Pavlus, mistik ola­rak, üçüncü göğe seyahat etmiştir. o, isa'nın sadece, beden 'suretinde' geldiğini öğretir. O, yüzeysel dini küçümser; kutsal yazı­ları 'alegoriler' ve 'sembolik şeyler' olarak tasvir eder. O, 'aracı' ve 'bu geçici zamanın Tanrısı' olarak adlandırdığı Yehova'nın Yasası'nı red­deder.

İbranice 'Messiah' sözcüğü, 'Meshedilmiş' anlamına geliyordu. Bu, Yu­nanca'da 'Christ' idi. Bu sözcük, esasında, ritüel olarak başlarına yağ sü­rülen kralları ve baş rahipleri belirtmek için kullanılıyordu. Eski Ahit'te bu, çoğunlukla, hüküm süren kraldan bahsetmek için kullanılıyordu. Daha sonraki yıllarda, Yahudiler fethedilip yenilgiye uğramış bir halk ol­duğunda, bu sözcük, onları kendilerine zulmedenlerden kurtarmak ve büyük kralları Kral Davud'un soyundan olan bir kralın hakimiyetinde Yahudi devletini yeniden kurmak için gelecek bir kurtarıcıyı işaret eder olmuştur. M.Ö. 63'te Romalıların Filistin'in güneyini işgalinin ardın­dan, Yahudiler için durum daha da ümitsiz hale gelmiştir ve onlara zul­meden dev İmparatorluğu sadece Tanrı'nın kozmik bir eyleminin yok edebileceği düşünülmüş, böylece Mesih, gelişi zamanın sonunu müjde­leyecek olan doğaüstü bir figür olarak görülür olmuştur.

Mistik Yahudiler, Exodus'u, ruhsal inisiyasyonun bir alegorisi ola­rak anlamışlardır. Yahudi halkı, Mısır'da 'tutsaklar' olarak başlar, Musa tarafından "Mısır'dan dışarı çağrılırlar" ve son olarak, 'seçilmiş insanlar' ola­ rak peygamber Joshua tarafından vaadedilen topraklara götürülürler. O zaman, burada, daha önce Gnostisizmde ve Pagan Gizemleri'nde gör­müş olduğumuz üç inisiyasyon safhası vardır: inisiye ilk önce bir 'tutsak'tır (bir Hylic), daha sonra 'çağrılanlardan' biri (bir Psychic) olmak için vaftiz edilir ve son olarak, 'seçilmişlerden' biri (bir Pneumatic) olmak için inisiye edilir. Bedeni ile özdeşleşmiş olan ve gerçek ruhsal kimliğine duyarsız olan bir kişi, 'tutsak' olarak görülüyordu. Mısır, bedenin bir metaforu ola­rak görülüyordu ve 'Mısır'dan dışarı çıkmak' beden ile özdeşleşmeyi aşışın bir sembolü olarak görülüyordu. Kızıldeniz'in mucizevi bir şekilde ge­çilişi, su ile vaftizin bir metaforu olarak anlaşılıyordu. Vaftiz olmuş bir inisiye, ruhsal yolculuğu yapacak olan o 'çağrılmışlar'dan biri olarak gö­rülüyordu. Yahudilerin ıssız bölgelerde 40 yıl dolaştıkları esnada yaşa­dıkları acılar, inisiyenin, şüpheler ve belirsizlikler dolayısıyla acı çekişinin bir metaforu olarak görülüyordu. 'Seçilmişler', spiritüel yolculuğun so­nundaki Gnosis vaadini sembolize eden vaaedilen topraklara ulaşanlardı.

Yahudi tanrı-insanına, 'Balığın oğlu Jesus' anlamına gelen, Exodus peygam­beri Joshua ben Nun'a atfen Joshua/Jesus adı verilmişti. Bu, Balık tara­fından sembolize edilen, yeni astrolojik Pisces Çağı için tasarlanan bir kurtarıcı figürü için mükemmel bir addır. Isa'nın 'doğumu' için seçilen zaman, onu, Yeni Pisces Çağı'nda başlayan M.Ö.'deki önemli bir as­trolojik kavuşumla ilişkilendirir. Yıldızlar ile ilgili bu kavuşum, aynı zamanda, Pagan mitinde tanrı-insanın doğumunu önceden bildiren yıl­dız haline gelir. Bu yüzden, Isa sembolik olarak, Yeni bir Çağın yeni kur­tarıcısı haline gelir.

Tanrı, Dünyaya sadece bir kez gelmemiştir. Ve onun vaaedilen kıyamet ile ilgili dönüşünü de bek­lememek durumundayız. Gerçek şudur ki, Tanrı asla gitmemiştir.

Timothy Freke & Peter Gandy - İsa'nın Gizemleri





   




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız