Aynadaki Evren
Sistem Bilgi Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i, günümüz anlayışıyla değerlendirebilmemizi kolaylaştıran Modern Bilim, bize, bu evrenle birlikte iç içe sayısız paralel evrenlerin varlığını; hatta şu anda bu satırları aynen okuyan, bir “ikizimiz” olduğunu bildiriyor!
Görme, duyma, dokunma, tat alma ve koklama olarak adlandırdığımız beş duyu organlarının hepsi de gerçekte değişik frekansları dönüştüren birer “frekans çözümleyicisi” işlevini yerine getirmektedir!.
Çözülen frekanslar ise beyinde birer anlam olarak değerlendiriliyor. Nesnel diye kabul ettiğimiz dünyanın, şartlandığımız gibi olmadığını şimdilerde yavaş, yavaş kavrıyoruz! Oysa Evliyaullah denen seçkin zevât, bunu yüzlerce sene önce keşfedip yazmışlar… Neyse onlar bir yana… Evrene başka bir gözle (özle) bakıldığında, seyredilecek olan frekanslardan oluşmuş bir “titreşimler okyanusu” söz konusu…
Misal “görme” dediğimiz algı, dışarıda zannedilenle beyin arasında değil; gözün retina tabakası ile beyin arasında gerçekleşen ve çözülen bir kavrayış biçimi! Ancak “zannedilen”, her şeyin, ötede olduğu yönünde!
Keza işitme, koklama, dokunma da yine öyle!. "Bak şu Mansur'un işine?"
Beyin bir yorum merkezi; beynin uzantıları durumundaki mercekler olan duyu araçlarından filtre edilerek kendisine ulaşan titreşimleri, o andan önceki kendi veri tabanına GÖRE yorumluyor, “anlamlar” olarak “kavrıyor”…
Eğer “algının” önündeki bu mercekleri kaldırabilsek, algılanan “sınırsız titreşim okyanusu”ndan başka bir şey kalmayacak…
Yaşadığımız evrenin kendisi ve evrendeki her şey çift yaratılmış!
Biri, taştan, topraktan, sayısız nesnelerden oluşmuş, uzayda bir yer tutan “fiziksel evren”…
Diğeri, sırf dalgaları ve girişim desenlerini barındıran, “uzay ve zaman ötesi bir frekans okyanusu”…
İnsan da çift yaratılmış!.
Biri, madde bedenden ibaret nesnel sureti; diğeri, merceksiz bakışa karşılık gelen girişim desenleri şeklindeki ışınsal sureti…
Kendini et-kemik sanarak ve beden mezarına tutsak olarak maddî zevklerle ömür tüketen; beş duyuya bağımlı amaçlarla uzay ve zaman içerisinde evreni maddi bir kitle olarak kabul edip; dışında gördüğü bu varlıklar üzerinde hükmetmek gayesiyle varlığını kanıtlama çabasındaki “insan!”…
Ve yanı sıra... Zaman ve mekân kayıtlarının ötesindeki düşünsel “insan”
Yani tüm evreni düşünceden, şuurdan ibaret olarak algılayıp, her şeyin yalnızca düşündüklerinde var olduğuna inanarak, varlığı kendi özüne dönük değerlendiren “insan”…
Ekranda veya bir fotoğrafta gördüğünüz nesne, o nesnenin ışınsal bedeninin, gözün algı kapasitesine uyarlanmış suretidir.
Kameranın şeffaf merceği üzerine düşen, gözün sandırdığı gibi nesnenin resmi değil, karşısındaki “sınırsız frekanslar okyanusu” ve o okyanustaki çeşitli “girişim desenleri”dir.
“Biz her şeyi çift yarattık; umulur ki tezekkür edersiniz!” “Subhandır O ki, hepsini çiftler hâlinde yarattı; yerin bitirdiklerinden, nefislerinden, ve bilmediklerinden!”
İnsanın evreninde varlığın iki yönü; yani, düşünsel (anlam) ve nesnel (bedensel) yanı mevcuttur… Ayrıca sayısız atom altı düzeyler ile sayısız üst madde düzeyleri...
Atomaltında gözlendiği ifade edilen yapılar ⎯elektron gibi⎯ kâh belirli bir anda belirli bir noktada gözlenirler (bu durumda enerjileri yoktur); kâh da belirli bir enerji taşıdıkları halde bulutumsu (kuantum dalga modeli) şekilde gözlenirler, ancak bu durumda da belirli bir yerleri yoktur. Yani, tanecik halinde gözleniyorlarsa, enerjileri yoktur; bulutumsu dalga şeklinde gözleniyorlarsa, bu kez yerleri ve belirli bir konumları yoktur… Bu demektir ki, ya enerjisini tespit edeceksiniz, ya da yerini; fakat biri varken diğerinin varlığından bir eser bulamayacak, söz edemeyeceksiniz…
Bahsedilen bir durumdan diğer duruma geçiş veya bir evrenden diğer bir paralel evrene geçiş, duyularla gözlemlediğimiz madde evrenin tükendiği; ama bilincin seyrine devam edebildiği farklı varlık boyutlarına delildir.
Fizik boyutun derûnundaki her şey, ölçümlerin ve karşılaştırmaların sonucu olarak “anlamlar” vasıtasıyla akıl dediğimiz meleke sayesinde kavranmaktadır…
Derinliğine dalıp, araştırıp keşfedebildiğimiz, bir frekans okyanusu!. Okyanus Ötesi nasıl, orada neler var, “Okyanus Ötesinden” okyanusa ve oradan bu evrene neler nasıl ulaşıyor, bu akılla bilinesi değil…
Yapılan araştırmalar, tüm atomaltı parçacıkların “bilgiyi” aralarında aktif olarak kullanıldığını ve ⎯aslında “bilgi birikimi” ve “verilerin karşılıklı interaksiyonu” olan⎯ “anlam” dediğimiz şeyin, sadece kişinin zihnine ait değil, evrenimizdeki tüm nesneler için geçerli bir nitelik olduğunu ortaya çıkarmıştır…
Sonuçta, bilginin kavranmasının sonucu olan ve “anlam” denen şeyler, madde ile ışınsal (nur) diye tanımladığımız, ⎯beş duyuya göre⎯ varlığın çift yüzü arasında hizmet eden ve yine bize göre ışınsal katmanda kalan varlıklardır...
Dini terminolojide, “melek” kelimesiyle işaret edilen varlıklar “anlam”lardır…
Her bireyin yetileri, “meleke” kazanmış olduğu eylemleri, kendi varlığında zâhir (görünen) olan mevcut meleklerin faaliyetindendir…
Ne çare ki bizler, mecaz ve benzetme yollu anlatılan gerçekleri kelimelerdeki şekliyle kabullenme faziletimiz(!) sebebiyle, melekleri, nesnelerden kopuk, uçan kızlar gibi figürlerle resmetmiş, sonra da göklerde arar olmuşuz…
İşte biyolojik bedenle şuur arasında bağlantıyı sağlayan o meleke, gerçekte madde ile nuranî beden arasındaki bağlantıyı sağlayan bir “anlam”dır…
Mevcudâttaki her şey, varlığını, derûnundaki anlamlar evreninden alır, yani melekût boyutundan…
İsa aleyhisselâm'ın insanları davet ettiği “göklerin krallığı”, yeryüzü krallıklarıyla mukayese ederek indimizde değer biçtiğimiz saltanat makamı değildir…
“Semâ”, gökyüzü değil, anlamlar orjinli “esma” (isimlerin mânâları) boyutunun adıdır…
Semânın krallığı”, saltanat değil, hilâfettir ki; yeryüzünde her fert bu hilafet özelliğiyle vardır…
“Her şey semâdan yeryüzüne iner”, ifadesi, “anlamlar evreni, madde evrenin kaynağıdır,” demektir…
İniş, yani “nüzul”, tavandan yere doğru değil; Özden, görünene doğrudur!
Arapça, Sema (سَّمَٓاءَ) kelimesinin ebced değerinin 101 olması, 11 sayısının sembolize ettiği anlamlar bakımından da önemlidir. Zira 11 sayısı Yaratanın ve Yaratılışın sembolüdür. Düalitenin ve döngünün nümerik sembolü olan bu sayı temel düalite olan "Yokluk-Varlık" düalitesinin sembolüdür. Döngülerin sebebi de düalite olduğundan 11 sayısı döngünün de sembolüdür. Her döngü sonu ve yeni döngü başlangıcı bir "halden hale geçiş" olduğu için 11 sayısı "boyut portalının ve portalden geçişin" de sembolüdür. Halk arasında kullanılan ve "ani hal değişimi"ni ifade eden "BİRdenBİRe" ifadesi de 11 sayısının bir tezahürüdür. Bu sayı, özünde ise "1" mesajını yani Rabbin her şey üzerindeki idraklere sığmaz kudretini ifade eden "Birlik, Ünite, Vahdet" mesajını barındırmaktadır.
Yüzünü, beş duyu sınırlarının ötesinde varlığının özüne dönemeyen ⎯şuuruyla gördüğünün derûnuna yönelemeyen⎯, “ALLAH” ismiyle işaret edilene “imanı” olmadan yaşamakla, düşünce ve imanın gücünden bîhaber kalacaktır ve kendini et-kemik beden sanma düzeyinden, bilinç boyutunun değerleriyle yaşama düzeyine geçme melekesini kendinde bulamayacaktır. Bundan dolayı, evrensel bilince ait melekî özelliklerin yaşandığı “cennet” denen boyuta dahil olma şansını da sonsuza dek yitirecektir.
Cennetin sakinlerinin melek olmasını; bağın, bostanın içinde rengârenk tül giysiler içinde şirin kızlar gibi yorumlayıp, mecazların ardındaki gerçeklere “hadi canım”, diyen; madde bedeninin ötesinde zevk tanımayan, bilincin zevklerini tatmaktan mahrum dünya ehline bu açıklama ne değer taşır acaba?…
Yaşamını, Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği ALLAH indindeki DİN'in gereklerine göre değerlendirmeyenler, kendi hakikatleri olan Evrensel Bilincin “meleki güçlerinin” farkında olamamaları sebebiyle; ölüm ötesi diye bildirilen ışınsal ortamların şartlarında güçsüz kalacak; çeşitli yaşam safhalarında cereyan edecek doğal olaylar karşısında, hareketsiz, kıpırdayamaz, tutsak, aciz ve sıkıntılı vaziyette kaldıklarını görerek, dünya yaşamlarında bildirilen tehlikelere vurdum duymazlığın pahasını ağır bir pişmanlıkla ödeyeceklerdir.
Güneşin dünyayı kuşattığı “Mahşer Günü”, kiminin dizine, kiminin boğazına, kiminin de çenesine kadar tere batacağı şeklinde anlatılanı; saunada kömürle ter atmak gibi yorumlayan beş duyu mahkûmu bir beyne bu sözler ne ifade eder ki!!..
Hazreti İsa aleyhisselâm: “Sanmayın ki ben sizi bir araya toplamaya geldim; ben kurtla, kuzuyu ayırmaya geldim,” diyor…
Semânın melekûtuna erişmek için “mâna=şuur=gönül” âlemine doğun ve önce kendinizde, kurtla kuzuyu ayırın!
Muhammedî hakikatin gereğini yaşayabilmek için, “benim” sandığınız her şeyinizi verin; şartlanmalar, değer yargıları ve duygulardan arınmak suretiyle, “ölmeden evvel ölün!”
"Hayat" olarak tanımlanan süreç, esas itibarıyla "Olgular" karşısında tezahür eden "Algıların" simülasyonu sonucunda oluşan "Duyguların" değişken trendde (artan-azalan) deneyimlenmesinden oluşmaktadır. "Kader" (ölçü) kavramı ise insanın ömür süresi içinde bu duyguları ne zaman ve ne kadar süreyle yaşayacağını belirleyen, Allah'ın takdir ettiği olgudur.
"Kader" kavramı bir "ilahi kodlama" olarak nitelendirilebilir. Zira Allahü Teala "Her şeyi saydığını ve ölçülendirdiğini (kaderlendirdiğini)" ayetlerinde bildirmektedir. Dolayısıyla kader, ilahi bir yazılımdır. Temel değişkenler olan "Algı" ve "Duygu" ilişkisi çerçevesinde kader yazılımı aşağıdaki gibi örneklendirilebilir. (Örnekte Algılar ve Duygular bilgisayar programlamasında olduğu gibi binomial - ikilik - sistem mantığı ile 1 ve 0 kombinasyonlarıyla kodlanmıştır.)
"Büyük" (1), "Tehlikeli" (10), "Pis" (101) algılarının sebebiyet verdiği "Korku" (01) duygusunun yaşandığı küçük bir kader kesiti şöyle sıralanabilir: "11010101"
Aşağıda insanın sınav olarak deneyimlediği temel duygular yer almaktadır:
Sevinç (keyif, neşe, huzur), Üzüntü (sıkıntı, acıma), Sevgi (şefkat, özlem), Nefret (öfke), Korku (endişe), Şaşırma (anlam verememe), Tiksinme, Şehvet vs.
Pozitif (rahmani) frekans tesirlerine maruz olan varlıkların duygusal mekanizması pozitif olgular vasıtası ile pozitif duyguların (Mutluluk) oluşumu esasına göre işlerken; Negatif (şeytani) frekans tesirlerine maruz olan varlıkların duygusal mekanizması ise tersine yani negatif olgular vasıtası ile pozitif duyguların oluşumu esasına göre işlemektedir.
Pozitif Olgular: İyilik, Doğruluk, Yardımseverlik, Özveri, Paylaşım, Alçakgönüllülük, Düzen vs.
Pozitif Duygular: Mutluluk, Huzur, Sevinç, Rahatlama, Umut vs.
Negatif Olgular: Cinayet, Hırsızlık, Aldatma, Bencillik, Kibir, Gasp, Kötülük, Kaos vs.
Negatif Duygular: Üzüntü, Stres, Depresyon, Karamsarlık vs.
Dolayısıyla şeytani varlıklar, pozitif olguları negatif algılamak suretiyle negatif duygulara kapılmaktadırlar ki bu durum yaratılışın başından beri dünyaya hakim olan kan ve gözyaşı ortamının kök sebebini oluşturmaktadır. Negatif frekanslar ile pozitif duygulara kapılma fenomeni "kötülük ile mutlu olma" olarak tanımlanabilir. Bu tanım psikolojideki "kötülükten mutluluk sendromu"na (Schadenfreude) uymaktadır.
Bazı çevrelerde "İnsan, kendi kaderini kendisi yaratır." şeklinde temelsiz söylemler benimsenmiştir. Ancak, bu söylem çok basit iki soru ile batıl kılınabilir. "İnsan kendi yaratılışına kendisi mi karar vermiştir." "İnsan ne zaman ve nasıl öleceğini bilebilir mi?" Öte yandan insan kaderini değiştirse bile yine Allah'ın belirlediği kaderi yaşar. Çünkü bir insan, mevcut ömür sürecinin herhangi bir noktasında yaşamını etkileyen ve müdahale edebileceği değişkenlere ilişkin köklü değişiklikler yaparak o noktadan sonrasını "farklı" olarak algılayacağı bir şekilde yaşasa dahi, söz konusu değişimi yapabilmesi için gerekli "akıl etme yetisi", "meleke" kendisine yine Allah tarafından bahşedilecek, vahiy edilecektir. Dolayısıyla insanın kaderini değiştirme, kader sürecindeki herhangi bir vakanın tezahür zamanını "öne alma" veya "erteleme" gibi bir yetisi bulunmamaktadır.
Üniteyi (Birliği) oluşturan insanlar esas itibariyle reenkarnasyon döngüleri zinciri içinde birbirlerinin hayatlarını yaşamaktadırlar. Dolayısıyla yapılan her iyilik yapana yansımakta, yapılan her kötülük de yine yapana yansımaktadır.
Kötülük yapan insan, kendi kuyruğunu yemeye çalışmak suretiyle kendisini kısır döngü içine sokmuş olan Ouroboros Yılanı ile sembolize edilmektedir. Bu sembol Kuran'da "Nefislerine (kendilerine) Zulmedenler" ifadesiyle bildirilmektedir.
Göremediğin kadar küçük bir hücrenin içlerinde bir yerde, bir “gen”de, hakkındaki tüm bilgi yazılı… Boyun, posun, kaşın, gözün, beynin, dilin… Ve aynı gen, her yanındaki milyarlarca hücrenin her birinin içerisinde gizli, değişmeden… Her bir gene, vücudunun hangi hücresi ve organı olacağını, ne iş için var olduğunu bildiren kim? Nereden gelmekte bu bilgi, bu istem; düşündün mü hiç?
Rüzgâr “eser” mi, yoksa estiren mi var?.. Nerede rüzgârın tanrısı?
Bir kasırga çıkar, yıkar ağaçları şiddetiyle, binaları, evleri… Ne acır hayvan böğürtülerine, ne tanır insan haykırışlarını!.. Sende merhameti çağrıştırsa da feryatlar, inlemeler; anlam ifade etmez doğaya, ne yakarışlar, yalvarmalar, ne çaresiz imdat sesleri!..
Sarsılır arz bir zelzeleyle! Tanımaz üzerinde kim olduğunu! Bakmaz üstündeki dünyalıların kurduğuna, mevkisine, şanına, dinine, devletine!
Hayvan böğürtüsüyle, insan feryadının farkı yoktur tufanın kulağına! Fark etmez ne tayfuna, ne sele, ne depreme, ne yanardağa, ne de ateşe!.. Farksızdır onlara önlerindeki! İşitmeden kimseyi, yürürler kendi yollarında! Yakar, yıkar, ezer, geçer, gider onlar…
Anla artık doğayla ve insanlarla uğraşan bir tanrının olmadığını, adına ne dersen de! Ama insanların, kendi yaptıklarının neticesini yaşadıklarını!..
Yaşayan sensin, öyle ya da böyle; kendine dön, kendinde ara!
Sistemin hükmü “ellerinle önceden hazırladığını” vurguluyor! Sistemle ve yaşadığın ortamın şartlarıyla kendi arandaki, ve sonuçlarını kendin yaşayacağın meseleyi, dünyandaki otoriteyle veya sürünün çobanıyla arandaki mesele gibi algılamanın sonuçları ağır olur…
Kurunun yanında, yaş da yanmada! Altında kaldığın enkaz; cehalet! Üzerine gelen tonlarca yük; birikmiş tamâhın, tabiatın! Yerinden sarsılanlar; değer yargıların, duyguların… Seni sıkıştıranlar, ezenler; huyların ve şartlanmaların… Seni üzen yerküre değil; seni üzen sahiplik duygun, ansızın koptuğunu gördüğün bağların!
Arınmadıkça bu zincirlerden insan, asla ulaşılamaz felâha!.. İman etmedikçe hakikate, asla erişilemez arınmışlığa…
Taşta, toprakta, tabiatte çözüm arama; taşı, toprağı belâ haline getiren kendi tabiatına bak!
“Bir topluluk kalplerindeki gidişatı değiştirmedikçe, Allah onlar üzerine verdiklerini değiştirmez…” (8/53)
Hakikat apaçık bildirilmişken, Rasûl, “Allah uyarısını” seslendirirken; sen duygularına, şartlanmalarına, huylarına, hırsına, açgözlülüğe, bedeninin tabiatına hizmetle ne kadar daha oyalanacaksın? Geçici olanı alıp da, ebedi olanı görmezden gelerek daha ne kadar kandıracaksın kendini?
“İnsan” olmak için “vermek” üzere yaşamayı prensip edinenlere katıl… Onlar, ulaşılması gerekenin ne olduğunu ve karşılığında ne verilmesi gerektiğini akleden ve o gerçeğe iman edenlerdir… Er-geç elinden çıkacak olan dünyalığı satın almakla geçerken günlerin, kaybettiğin değerlerin bilincinde misin?!
Hitaba kulak ver; “Şükür, nimeti vereni görmektir…” Bu nimettir, bir de ötede onu veren var zannıyla, nankörlükten vazgeç artık… “Kendi”liğinden olanı, “özünden geleni” anla!
“Asırlar boyunca, bir dünyada “bizler” varız, yaratılmış; bir de her şeyi var eden “tanrı” var sanırdık, yaratan! Oysa şimdi fark ediyoruz ki, iki varlık yok imiş, asla var olmamış…”
Kendindeki, seni var kılan hakiki güçleri ve özellikleri bilip, bulup, gereğini yaşamaksa amacın, önce kendine atfettiğin, “benim” sandığın güçlere aslında sahip olmadığının, ancak onları edinmen gerektiğinin bilincine var!
Gördüğünün hakikatinin farkında olarak yaşamaksa amacın, O'nu “sen” veya “o” diye ayırmaktan; suçlamaktan, kızmaktan, kıskanmaktan, yargılamaktan, kınamaktan, dedikodusunu yapmaktan, kısacası “gayrı” diye nitelemekten uzak dur!
Tasavvufta ve Modern Bilimle, evren, beyin ve şuur hakkında ortaya konan bulgular göstermiştir ki, varlıkta hükmü yürümekte olan, parçalardan oluşmamış, sınırsız tek bir bilinç sözkonusudur, herşey onun varlığından meydana gelmiştir; ve gerçekte evrende, seyreden bilincin, kendi hakikatinin görüntüsünden başka hiç bir şey yoktur.
Beş duyu verileriyle bloke olması dolayısıyla, duyularla fark edilemeyen oluşumları kabul edebilme ve bu oluşumları düşünüp değerlendirebilme yetisinden yoksun beyinlerin asla kavrayamayacağı bir gerçek var:
İnsan zihninin, yani iç dünyasının, dışarda diye algılanan fiziksel dünya ile birebir ilişki içerisinde olduğu gerçeği...
Algıdaki bu körlük sebebiyle de karşılaşılan birçok oluşumun gerçeğini düşünüp değerlendirebilme düzeyinden çok uzak bir biçimde, neden ve nasıl olduğu bir türlü bilinemeyen, sayısız “başa gelen çekilir” türünden olaylar içerisinde tükenir nice yaşamlar...
İlmin gerektirdiği bakışla yaşayabilenler için ise insanın “karşılaştıkları,” sistemli ve şuurlu bir şekilde gelişen, insan bilinci ile fizik dünya arasındaki karşılıklı etkileşimin sonuçlarıdır...
Beş duyu ile bloke olmuş beyinlerin gözünde “dua”, tanrı diye kabul edilen ötedeki bir varlıktan istekte bulunmaktır...
Beş duyu ötesi gerçekleri değerlendirebilme özelliği ile var olmuş beyin sahipleri için ise “dua”, ötedeki bir varlıktan istekte bulunmak değil; insanın iç dünyası ile dışında görünen dünya arasındaki ayrımın esasta geçerli olmadığının anlaşılması; her şeyin birbiriyle ilintili olduğunun, bunun da özünde her şeyin evrensel tek bir bilinçten ve güçten meydana geldiğinin gözlenmesi ve bu değerlendirmenin sonuçlarının yaşanması faaliyetidir...
Rûyaların gerçekleşmesi veya bilinmeyen yerlerin, kişilerin önceden rûyada görülmesi türünden birçok olay da aynı şekilde insan bilinci ile dış dünya arasındaki görünen ayrımın esasta geçerli olmadığına işaret eden müşahedelerdir...
Kişi kendi özüne yönelerek dua ettiğinde, o andaki tüm yönelimi ve istemi tamamen kendi özünde, kendi iç dünyasında gerşekleştiği halde, ettiği duanın sonuçlarının dışında diye bilinen bu fizik dünyada ortaya çıkması, kişinin iç dünyası ile dışındaki dünya arasındaki bağın ve birliğin açık bir göstergesidir...
Dua, olmayan birşeyin yoktan varedilmesi anlamına gelmez, varolan ile bilinç arasındaki ilişkinin keşfedilmesi ve seyridir, dua... Kişinin kendini ve evreni, fizik boyutun ötesinde bilinç boyutunun değerleriyle tanımaya başlamasıdır, dua...
Dahası, yaşanan tüm olaylar dahi hakikatte insanın kendi iç dünyasının halinin karşılığından, yani kendi elleriyle kazandığından başkası değildir...
“İnsan hayrına olan duası gibi, şerrine de dua eder.” (17:11)
“Kul azmayınca belâ nazil olmaz” sözü, evren ile bilinç, doğa ile insan arasında gözlenen bu karşılıklı ilişkinin mekânizmasına işaretle söylenmiştir.
Bir toplumdaki bireylerin yaşam biçimlerinin ve beyin faaliyetlerinin sonucu yaydıkları çeşitli dalgaboyları sistemdeki çeşitli dalgaboylarını etkileyerek olayları yönlendirir ve bu da ya çeşitli güzelliklerin ya da çeşitli felaketlerin oluşmasında etkili olur.
Basiret yetersizliği dolayısıyla “tanrı” kavramıyla şartlanmış beyinler ise insanla dünyası arasındaki birliği göremeyip, göremediği için de inkâr eder.
ALLAH” ismiyle işaret edilen hakikati bilememenin neticesinde ise özüne ait kendinde mevcut gerçek özellikleri yaşamaktan mahrum kalması sebebiyle, kendi hakikatini örten ve kendine (nefsine) zulmedenlerden olur...
Oysa, insanlara ve toplumlara mükâfat veya azap veren yukarda bir yargıç tanrı yoktur, Kur'an-ı Kerim'e ve Modern Bilime göre! Evrensel SİSTEM'in gereği olarak kimseye haksızlık edilmeden herkes sonsuza kadar kendinden ortaya çıkan düşünce ve fiillerin sonucunu yaşar...
Hakikat; birliktir, bütünlüktür. Zan ise ayrılığın hizmetindedir...
Devası olmayan dert değilse eğer bizdeki, hiç olmazsa yaşananlardan ibret alıp, inkâr, kavga, ayrım, aldatma, başkasının hakkını yeme, gaspetme, tamah, böbürlenme gibi davranışlarla ilkellik, ayrılık ve zulme hizmeti bırakıp, kabullenmeyi, kanaati, şükretmesini, vericiliği, cömertliği, paylaşmayı, sevmeyi öğrenip, karşımızdakine saygı duymanın güzelliklerini yaşamayı, Birliğe hizmet etmeyi amaç edinelim!..
Hatırladığım kadarıyla, Hazreti İsa aleyhisselâm, bildirdiklerine şaşkınlıktan inanmayan ancak kendilerinin Hazreti Musa’nın bildirdiklerine iman ettiğini söyleyen Kudüslü hahamlara, “bütün nebilerin bildirdiklerinin aynı sistem olduğuna ve aynı kaynaktan geldiğine” işaret ederek şu mealdeki sözü söyler:
“Musa’nın sözlerini sizler ölü hükümler gibi taşlara yazmışsınız, oysa onlar canlıdırlar ve sizden beklenen onları taşlara yazıp bırakmanız değil, kalplerinize (bilinçlerinize) yazmanızdır…”
“Deyin ki: Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve evladına ne indirildi ise, Musa’ya, İsa’ya ne verildi ise ve enbiyaya Rableri tarafından ne verildiyse, hepsine iman ettik. Onların birini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz nefsimizi O’na teslim etmişiz.” (Bakara:136)
Zaman ve mekân şartlarıyla kayıtlı olmayan Kur’an RÛHU, hükümlerin bildirildiği dönemde geriye dönülmez en alt sınırları belirtmiş, ancak ileriye doğru uygulamalara ve ondan alınan feyzle kemale ermeye, yücelmeye asla engel olmamıştır... Kur’an RÛHU’nun ebedi canlılığı ve onun bu temel prensibi dolayısıyla her yüzyılın başında bir Müceddid gelir ve Kur’an’a dayalı DİN'i o günün ANLAYIŞINA GÖRE yeniler...
“Tek tanrılı” diye bilinen dinlerin mensupları dışındaki toplulukların çoğunluğu için herşey, “görünen” dünya ve “görünmeyen” diğer varlıklardan ibarettir. Bu toplulukların kutsal varlıkları da yeryüzü işlerini yöneten o görünmeyen varlıklara yönelmelerini sağlayan çeşitli sembollerdir!
Eğer bir Asyalı size, örneğin, tanrıyı gördüğünü söylerse buna şaşırmayın! “Tanrı” diye nitelediği, büyük ihtimalle görmüş olduğu madde ötesi bir varlık, yani fiziksel dünyada herkesin göremediği bir varlıktır… Madde olmayan bu varlıklar İslâm terminolojisinde “cin” ismi ile bilinir…
Dolayısıyla “tanrı” kelimesi ile karşılaştığınızda, kastedilenin sizin bildiğiniz mânânın dışında başka bir şey olabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir…
Öte yandan, “tek tanrılı” diye tanımlanan dinlerin mensupları ise, bu “görünen” ve “görünmeyen” âlemlerin ötesinde bir “Yaratıcı” kavramına sahiptirler… Bu yaratıcı tanrı, hiçbir şeyle kayıtlanamaz, her şeyden ayrıdır ve ötededir…
Hangi toplum veya coğrafyada olurlarsa olsunlar, ne adla anarlarsa ansınlar, mensupları, inandıkları o tanrı için yaşar, o tanrı için ibadet eder, o tanrı için çalışır; hatta o tanrı için ölür ve öldürürler!…
Bunun da ilerisindeki düşünce sistemine eren küçük bir azınlık, ilkel insan kimliğinden çıkarak; ötede ve ayrı olmayan bir Tanrı ile bütünlük içerisinde olduğunu düşünenlerdir…
Günümüz “Atomaltı Fiziği’nin” keşfetmiş olduğu gerçek, ötede olmayan bu “evrensel tanrının varlığı, tekliği; insanla ve her şeyle olan bütünlüğüdür”… “Mevcudat Tanrıdır; Tanrı, varlıkta ne görüyorsan hepsinin toplamıdır ve o Tanrı insandan ayrı değildir”… Dolayısıyla, “her bir insan gerçekte tanrısal özelliklerle varolmuştur”…
AHAD olan ALLAH’a iman odur ki, “iman edildiği anda”, iman edenin “imanının” gereği olarak ayrılık ifade eden tüm kelimeler, kavramlar, ikilikten doğan isimlendirmeler düşer ve varlığın özündeki Teklik boyutu dışında hiç bir şey kalmaz.
ALLAH’a imandan sonra, tekrar kendisini, Allah yanısıra bir varlık olarak görmek(!), ve birey gözüyle değerlendirmelere(!) sapmak, o imandan uzaklaşmaktır…
Dolayısıyla, eğer imanın bir tanrıya değil de “ALLAH” ismiyle işaret edilene ise, bu imanının gereği olarak, bunu kendinden değil, ALLAH’dan bilmen, ALLAH’ın lütfu olarak bilmen ve hiç bir suretle O’ndan yüz çevirmemen gerekir!..
Tanrıya inanan bireyin kendinden → Tanrıya bakışı, kendinin → Tanrıya imanı ve şehâdeti söz konusu iken...
“Allah’a imanın” gereği ve sonucu... Kendi mânâlarını, kendi âlemlerini, ←ALLAH’tır seyreden…
Birincide “sen” varsın, “O” hayal! İkinci de “O” var, “sen” hayalsin! Dahası YOKSUN! (Fakr)
O halde, “ALLAH’a iman”, iman edenin ALLAH indinde YOKLUĞU’nu idraki, yani HİÇLİĞİNİ itirafıdır…
Rasûlullah aleyhisselâma hizmetin dışındaki her seçim, bedensel birlikteliklerden, tatmin arayışlarından ibarettir; âhırette (bilinç boyutunda) geçerliliği yoktur ve “bireyselliğini kanıtlamak veya TANRILAŞTIRMAK” uğraşından başka bir şey değildir!..
Kişinin dünyası ne kadar “başka” kavramı ile doluysa, “ALLAH” ismiyle işaret edilene İMANLI yaşamdan o derece uzak düşmüş demektir; kim kime ne adı, hangi mertebeyi verirse versin…
“ALLAH”a İMANI olmayanın dünyasını şekillendiren kavramın karşılığıdır “başka” kelimesi.
İmandan nasibi olmayan, her dem “başkası” ile yatıp “başkası” ile kalkar; baktığı, gördüğü, konuştuğu, dinlediği, okuduğu hep “başkasıdır”…
“Başka”dan doğar, “benim-senin”, “bizim-sizin” kavgası! “Başka”dan doğar ayrılık, kin, nefret; kıskanma, haset, düşmanlık, fitne! Hep “başka”dan doğar şikayet, huzursuzluk, acı, azap!
Ne kötülük gördüysen, başkasından değil, “başka”ndan görmektesin.
İslâm Dini’nde uzak durulması tavsiye edilen, yasak diye algılanan hükümler, o nesnelerden değil, senin bilincindeki yanılgıdan uzak durman için, gayrı ile perdelenip bilincinin kör olmaması için teklif edilmiştir…
Dışındaki değil, SENDEKİ “başka anlayışından ve kabulünden”… Zihninde, bilincinde, gönlündeki “başka”dan… Sen varlıkta direndikçe, “başka”lar da var olmaya devam eder hep!..
O halde kurtulmak, arınmak lâzım “gayrı” varsayımından, “başka”sından…
“La ilahe” demeden, “gayrı yoktur” yaşanmadan, “illa-ALLAH” denmiş olmaz, demiş ehli!
Ben dünyanın bir yerinde, zamanın bir noktasında doğmuş değilim! “Zamanlar”, “tarihler” bilincimde doğmakta!
Bu zaman ve içindeki her şey bir an var, bir an yok şuurumda!
Ölüm de yok bana!
Çünkü, aslında YOK’um ben, fâni…
Varlıkta ismim, “Bâki”…
Topu HU’dan bir NÜKTE kâinatın… Bir varsayım!
Hay’dan gelip Hu’ya gitmiş bir Nükte!
HAY Allah!..
Selâm olsun o Nükteye!…
Yorumlar
Yorum Gönder