Tanrı dedi ki: “Alfa (Aa) ve Omega (Ωω), başlangıç ve son Ben’im.”*(Kıyamet-21-6)
İnsan bu sınırlar arasında bir ara konumdadır. Hikmet’ten gelen bilginin amacı: Alfa’dan yani öznel, geçici sevgiden yaratılmış insanı; ölüme karşı zafer kazanan nesnel ve yok olmaz sevgi’yi simgeleyen Omega’ya götürmektir.
Tanrı “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım.” diye buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasında sonuncu maksat ve yüce istek, Tanrı’nın bilinmesidir.
Ezoterik anlamda dağınık, parçalı bilgi tehlike kaynağıdır. MS ilk asırlardaki sapkınlıkları konu edinen Kilise Babalarının eserleri bunu kanıtlamaktadır. Örneğin, yaratılmış dünyanın kusurlu olduğunu fark eden, bu kusurun nedenlerini araştırmadan, bazı Ezoterik okulların, yaratıcının zayıflığı, yetersizliği, hatta kötülüğü gibi görüşlere vardıklarını öğreniyoruz. Ancak antik düşünürlerin “Pleroma” adını verdiği, yani Hikmet’i bir bütün olarak kapsayan tamlık, her türlü sapkınlığa karşı bir garanti sunar.
Pleroma: Yunanca kökenli olup “dolu”, “doluluk”, “tamamlanma” veya “bütünlük” anlamına gelir. Her şeyin tam ve eksiksiz olduğu, hiçbir eksikliğin ve kusurun bulunmadığı ilahi bir alem olarak görülür. Tanrı’nın tüm nitelikleri ve tezahürleri orada mevcuttur. İlahi düşünceye göre, orada kötülük, acı veya kusur yoktur. Bu kavramlar, Pleroma’dan düşüş veya uzaklaşma sonucunda ortaya çıkan içinde yaşadığımız maddi dünyaya özgüdür.
İsa kendisine iman etmiş olan Yahudilere, “Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi özgür kılacak,” dedi.*(Yuhanna-8-32)
Kalıcı olan üç şey vardır: “iman, ümit ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir.”*(1.Korintliler-13-13)
Mükemmel olan, kendi içinde tüm erdemlerin, tüm kehanetlerin, tüm gizemlerin ve tüm bilginin gerçekleştirilmesini içeren sevgidir. Aziz Pavlus’un meşhur formülü : inanç, umut ve sevgi, hikmet bilgisinin basit bir özetidir. Bu formülü bağlamı açısından incelediğimizde ilk iki terimin geçici, üçüncüsünün ise kalıcı olduğunu görürüz.
“Eğer yediğim şey kardeşimin sendeleyip düşmesine yol açacaksa, kardeşimin düşmemesi için bir daha et yemem.”*(1.Korintliler-8-13)
Sevgi, numenal bir kuvvettir; hayırseverlik ise yalnızca bir tutumdur, sevginin tezahürlerinden biridir.
Numenal (Kendinde şey): Duyusal deneyimin ve zihin kategorilerinin ötesinde kalan, şeylerin gerçekte ne olduğuna dair olan alandır. Numen, varoluşunu duyularımızdan ve zihnimizin işleme biçimlerinden bağımsız olarak sürdüren, mutlak ve aşkın bir gerçekliktir.
Fenomen (Görüngü): Duyularımız aracılığıyla deneyimlediğimiz ve zihnimizin kategorileri (zaman, mekan, nedensellik gibi) tarafından şekillendirilen dünyadır. Gördüğümüz, duyduğumuz, tattığımız, dokunduğumuz her şey fenomenler alemine aittir. Öznel deneyimlerimiz ve zihinsel yapılarımız tarafından yorumlandığı için bize “göründükleri” şekildedirler.
“Sevginin ardınca koşun ve ruhsal armağanları, özellikle peygamberlik isteğini gayretle isteyin.”*(1. Korintliler-14-1)
İsa, insan ilişkilerine kendisinden önce neredeyse hiç bilinmeyen bir şeyi soktu. Orman yasası olan ‘göze göz, dişe diş’ emrinin yerine, ‘birbirinizi sevin’ emrini koydu. Tanrı, sevdikçe insanoğluna açılan çok büyük bir enerjidir. Sevgi gösterişte değil, titreşimde, frekanstadır. Dünyada kime gülerseniz, o daima size gülecektir. Evrensel kural budur. Sen beni seversen, ben de seni severim. Çünkü sen bir aynasın. Neyi görürsen onu aksettireceksin. Sen bir kömürsen, kömür gibi yanmadan kapkara kalacaksın.
İsa’nın bu emri kadın ve erkek arasındaki ilişkide devrim yarattı. Aşk toplumsal yaşama sokuldu. Geçmişin “kölelerine” var olma hakkı tanındı. Elbette, hemen değil, tamamen de değil. Üreme köleliğinden kurtulan kadın, zıt yarısı olan erkek ile Mutlak’ın içinde bütünleşerek bir olma imkanına erişti.
“Ne var ki, Rab’de ne kadın erkekten, ne de erkek kadından bağımsızdır. Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı’dandır.”*(1.Korintliler-11-11-12)
Batı medeniyetinde bireyin iç dünyası, bütün zenginliğiyle varoluşun arka planına itilmiştir. İnsan, makineleşmiş hayatın çarkları arasında öylesine sıkışmış durumda ki, artık durmaya vakti yok, zihinsal bakış açısını içe çevirmek için gerekli dikkat gücüne de sahip değil. İnsan günlerini şartların etkisi altında geçirir. Onu hareket ettiren devasa makine sürekli dönüyor ve onun durmasını engelliyor, çünkü ezilme tehlikesi var. Dün olduğu gibi bugün, bugün olduğu gibi yarın da kendisini hiçbir yere götürmeyen bir istikamete doğru fırlatılan bu çılgın yarışta tüketiyor. Hakiki hayat fark edilmeden, bir ışık huzmesi kadar hızlı geçer.
Her şey içimizde ve her an değişiyor. İçsel içeriğimizin yeni bir boyut kazanması için, hoş ya da nahoş, mutlu ya da mutsuz, en ufak bir dış şok yeterlidir.
İçimizde aslında tek bir adamın değil, her birinin kendi zevkleri, kendi özlemleri olan ve kendi amaçlarının peşinde koşan birkaç adamın yaşadığını fark etmeye başlıyoruz.
Bu yaşamda sürekli hareket halinde olan üç akımı ayırt etmek gerekiyor:
- İçgüdülerin bitkisel yaşamı: arıların petek yapması, örümceğin ağ örmesi, kuşların göç etmesi, nefes alma - verme, göz kırpma, bebeklerdeki emme refleksi, cinsel dürtüler, savaş ya da kaç dürtüsü vs.
- Duyguların hayvansal yaşamı: korku, mutluluk, üzüntü.
- Düşünce ve konuşmayla karakterize edilen gerçek insan yaşamı.
Sanki içimizde üç ayrı canlı var gibi. Ama hepsi inanılmaz bir şekilde iç içe geçmiş durumda.
Psişik yaşamımızın bu üç modunun her birinin ağırlık merkezi beyinde, kalpte ve alt sırtta yer alır; ancak bu terimlerin çok da kelimesi kelimesine alınmaması gerekir. Bu üç merkezden birinden bir dürtü alındığında veya yayıldığında, diğer ikisi, dürtüye katılmakla birlikte, genellikle edilgen bir tutum sergilerler. Öyle ki, o anda kim emir verirse, Şahsiyetin tamamı adına konuşur ve dolayısıyla bütün insanı temsil eder.
İnsanın kendisi hakkındaki bütün yanılsamalardan, ne kadar değerli olursa olsun, en baştan kurtulması gerekir; çünkü başlangıçta hoşgörüyle karşılanan bu doğa yanılsaması, yol boyunca büyüyecektir; o zaman ondan kurtulmak için ek acı çekmek ve çaba sarf etmek gerekecektir.
Psişik yaşamımızı oluşturan üç akımı temsil eden bu üç merkezin her biri, alım ve tezahür etme olmak üzere ikili bir işleve sahiptir. Bu açıdan bakıldığında sistem hayranlık verici bir şekilde dizayn edilmiş olup, her merkez kendi alanında, insanın iç ve dış yaşamının ihtiyaçlarına mükemmel bir şekilde cevap vermektedir.
Öncelikle kafamızla düşünürüz, ama sadece kafamızla değil. Aynı şey, duygusal merkezimizi yerleştirdiğimiz kalbimiz için de geçerlidir. Motor merkezi içgüdüsel yaşamın yanısıra motor becerileri ve psişik hareketleri de yönetir; böylece aktivitesi tüm bedene yayılmış olur.
Psişik yaşamımızı oluşturan üç merkezin ruhsal işlevlerini açıklayalım:
- Entelektüel merkez kaydeder, düşünür, hesaplar, birleştirir, araştırır vb.
- Duygusal merkez hislerin yanısıra rafine duyumlar ve tutkular alanına girer.
- Motor merkezi beş duyu yönetir, içgüdüsel işlevleriyle organizmada enerji biriktirir ve motor işlevleriyle bu enerjinin tüketimini yönetir.
Motor merkezi üçü arasında en iyi organize olmuş olanıdır. En eski ve en düzenli olanıdır. O, bazen hata yapsa da, deyim yerindeyse en bilge olandır. Diğer ikisi ancak çocuk büyüyüp geliştikçe oluşup organize olurken, motor merkez döllenmeden itibaren çalışmaya başlar.
Diğer iki merkezde ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bunlar anarşiktir, sıklıkla birbirlerinin alanlarına ve motor merkezinin alanına öyle bir şekilde tecavüz ederler ki, motor merkezin dengesi bozulur.
Aslında ne saf düşüncelerimiz, ne saf duygularımız var, ne de eylemlerimiz saf değil. İçimizde her şey birbirine karışmıştır; çoğu zaman bu, bazen entelektüel merkezden, bazen de duygusal merkezden gelen her türlü düşünce ile olur.
İnsan yaşamla kaynaşmayı başaramadığı sürece yaşamı aslında hayali bir varoluştan ibarettir; çünkü kendisi her an değişmektedir. Ve bu değişimler neredeyse hiç öngöremediği dış şokların sonucu olarak gerçekleştiğinden, kendi iç dünyasındaki değişimleri önceden fark etmesi de imkansızdır. Yani olaylara göre yaşar, sürekli “yamalama” işiyle meşguldur. Aslında o, tesadüfün keyfine göre bilinmeyene doğru hareket ediyor. Gelenekte Şans Yasası veya Kaza Yasası olarak adlandırılan bu durum, insanın aldatıcı varoluşunu sürdürdüğü yanılsamanın temel yasasıdır.
Ezoterik bilim yeni ve anlamlı bir hayata başlamaya yardımcı olur; kendine karşı mantıklı olmak ve en sonunda kendine hakim olmak. Ama bu yeni hayata başlamak için, insanın öncelikle içinde bulunduğu vaziyeti tüm çıplaklığıyla görmesi gerekir. Bu vaziyet en eski kaynaklarda “Koşum” resmi ile örneklendirilmiştir.
Bu resim, insanın koşum takımı aracılığıyla yapısını temsil ediyor. Fiziksel bedeni araba temsil ediyor; Atlar hisleri, duyguları ve tutkuları temsil eder; Arabacı, akıl da dahil olmak üzere zihinsel yeteneklerin bütünüdür. Arabanın içindeki görünmeyen yolcu ise efendidir.
“Tanrı’nın egemenliğinin sırrı sizlere açıklandı, ama dışarıda olanlara her şey benzetmelerle anlatılır.”*(Markos-4-11)
Dış insanın üç benliği vardır: beden benliği (fiziksel), kişilik benliği (psişik) ve potansiyel olarak gerçek benlik (spiritüel).
Psişik benliği uyanık halde kullanırız. Uyku sırasında bu benliğin bilgisini kaybederiz. Yerini alan fiziksel benliktir. Unutulmamalıdır ki, bedenin benliği anestezi, koma gibi hallerde tamamen silinmez.
Teorik olarak, tüm sistemi yönetme sorumluluğunu spiritüel benliğin üstlenmesi gerekiyordu. Ancak Adem’in düşüşünden beri gerçek benlik, iç benlik biçiminde, kişiliğin psişik benliği tarafından yönetilen uyanık bilincin arka planına itilmiştir. Ancak geçici olarak komutayı elinde bulunduran ikincisinde birlik yok. Değişen, yüzen, çok olan, parçalardan oluşur. Öyle ki, normalde ruhsal benliğe itaat etmesi gereken bedensel benlik, sık sık kendi amaçlarını ona dayatmaktadır. Bu tür bir tahakkümün yaygın bir örneği, herhangi bir manevi bağlantı olmaksızın cinsel çekim nedeniyle yapılan zinadır. Not: kişiliğin entelektüel merkezinin hesaplamaları ile belirlenen amaçlar doğrultusunda cinsel çekimin sömürülmesiyle karıştırılmamalıdır.
Bütün olarak ele alındığında, içimizdeki Ben’i temsil eden şey, göreceli konumları sürekli değişen talaş parçacıklarıdır. Bu benlik sabit değildir, birçok farklı görünüm alır, ama yine de insanın Dünya’ya doğduğu andan itibaren yaşamda evrimleştiği Benlik’tir.
Bu Benlik ne sabit ne de kalıcıdır, aynı zamanda çoktur, zira yukarıda sözünü ettiğimiz, insanda bir arada var olan üç kişiden her biri aynı zamanda bileşik bir öznedir. Yani benliğimiz aslında çok sayıda küçük, nispeten özerk benliğin bütünüdür ve her biri kendi tarzında hareket etme eğilimindedir. İncil’e göre bu benliğimizin doğasıdır.
Sonra İsa adama, “Adın ne?” Diye sordu. “Adım Tümen, çünkü sayımız çok” cevabını aldı.*(Markos-5-9)
İnsan nedir sorusuna dönecek olursak artık cevap verebiliriz: Kişilik’tir.
İlkel insanlar arasında yaygın olan, göze göz, dişe diş formülüdür. Bunun amacı sürekli değişen talaş parçacıkları örneğinde olduğu gibi, talaşları anarşik tepkilerden korumaktır. Tokat yedikten sonra bile kendi gibi kalabilmek ve değişmez bir iç huzuruyla diğer yanağını çevirebilmek ancak gerçek anlamda kendine hakim bir varlık için mümkündür.
Anlamadan da bilebiliriz; ama bilmeden anlamak mümkün değildir. Bundan anlaşılıyor ki anlamak bilmektir. Bilgi her yere yayılır. O bizim dışımızda. Anlamak ise içimizdedir.
Bir kabın içindekiler bir bardağa boşaltılırsa, camın ancak kapasitesine eşdeğer hacimde sıvı alabileceği açıktır. Taşan su dışarı akacaktır. Bizim başımıza gelen de budur. Biz ancak varlığımızın içeriğine karşılık gelen şeyleri anlayabiliyoruz.
İsa öğrencilerine dedi: “Size daha söyleyecek çok şeyim var, ama şimdi bunları tutamazsınız.”*(Yuhanna-16-12)
Toplamda dört bilinç düzeyi vardır: Mutlak bilinç ve ondan türemiş üç düzey:
- Mutlak bilinç (farkındalık)
- Gerçek benliğin bilinci
- Uyanık bilinç
- Bilinçaltı
Bilinçaltının alanı çok geniştir ve üstüne çok az düşülmektedir. Bazen uyanık bilincimizin kapsamına girmeyen her şeyi bilinçaltına atarız. Böylece ona sadece refleksler ve içgüdüsel yaşam fonksiyonları atfedilmekle kalınmıyor ki bu doğrudur, aynı zamanda sezgi, altıncı his vb gibi belirsiz terimlerle gösterilen daha yüksek seviyelerden gelen parıltılar da atfediliyor ki bu da bir yanılgıdır. Bunun sebebi uyanık bilincin, bilincin zirvesi olarak kabul edilmesidir.
Ancak uyanık bilincimizin ötesinde iki yüksek seviye daha vardır. Bunlara doğuştan sahip değiliz, bunları herhangi bir eğitimle de elde edemiyoruz. Ancak bunlar, doğru yönlendirilmiş özel çabalar sonucunda başarılabilir.
Gerçekte bizler gerçek benliğin bilinç düzeyinde değil, kişiliğin benliğine özgü uyanık bilinç düzeyinde hareket ederiz.
Kişiliği oluşturan küçük bir benlik ya da küçük benliklerden oluşan bir grup, bir noktada bir şeye karar verir ve onu uygulamaya koyar. Daha sonra hem yapılan eylemi hem de onun sonuçlarını onaylamayan başka bir küçük benliğe veya küçük benlik grubuna yer açılır. Kişiliğin çeşitli bileşenlerinin sahneye girmesiyle meydana gelen değişimler bazen o kadar radikal olur ki, özellikle bir tutkunun, şiddetli bir duygunun etkisi altında ya da yanlış bir hesaplamaya dayanarak hareket etmişsek, sanki bir yabancı bizim yerimize hareket etmiş gibi gelir. Acı bir pişmanlık duyduğumuz bu kararların çoğunda kendimizi tanımıyoruz.
Ezoterik bilimin, onu inceleyenlere önerdiği çalışma, gerçekte sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz gizli yetenekleri temel alarak bu sonsuz küçüklükten bir birlik yaratmaktır. İsa’nın belirttiği hasta, günahkar insanlar bu yeteneklerinin farkında olmayan insanlardır.
Bunu işiten İsa onlara: “Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var.” Dedi. “Ben doğru kişileri değil, günahkarları çağırmaya geldim.”*(Markos-2-17)
Kendini pratik olarak hiçlikten birlik haline getirme sorunu, bizi varlık sorusunu biraz farklı bir açıdan tekrar incelemeye götürür. Simyacıların dilini kullanacak olursak, bu, bir olasılık değeri taşıyan yapay varoluşumuzun, bu olasılığın gerçekleştirilmesiyle gerçek bir varoluşa dönüşmesi, bir dönüşümüdür.
Dört bilinç düzeyine karşılık olarak dört varlık düzeyi ayırt edilir: yani daha yüksek bir varlık düzeyi ve üç alt düzey.
- Adam Kadmon (Mükemmel İnsan)
- Yaşayan İnsan: Gerçek benliğin bilincine tekabül eder.
- Ölü İnsan - Memeliler: Uyanık insan bilincinin alt düzeyi.
- Canlı Seviye
İç gözlem, içimizde bir tür küçük, ölçülemez bir “bulutsu”nun var olduğunu fark etmemizi sağlar; bu bulutsu, hissetme, düşünme, hisleri deneyimleme ve hareket etme kapasitesiyle donatılmıştır. Bazen beyinde yer alır, bazen kalbe, bazen de solar pleksusa v.b iner. Şiddetli izlenimlerin ardından, örneğin büyük bir korku, vücudun tüm uzunluğu boyunca ayaklara kadar inebilir. Duygu geçtikten sonra bu “bulutsu” yükselir ve çoğunlukla başın üst kısmına yerleşir. O zaman kişinin kendine döndüğünü söyleriz.
Ancak varoluş sorunundan çok görünüş sorunuyla meşgul olan, koşullar içinde eriyip giden, her zaman kendinden uzak olan ya da boş vakitlerinde dikkat dağıtıcı şeylerle ilgilenen çağdaş insan, artık kendi içinde içsel yaşamın nabzını hissetmiyor. Bu ilk keşiflere ulaşmak için çaba, egzersiz ve içsel gözlem gerekir.
Kişilik, genel kabulün aksine fiziksel bedene çok daha fazla bağlıdır. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi psişik yaşamızı etkileyen en önemli merkez, motor merkez’dir. Kişiliğin, içinde yaşadığı ve işlev gördüğü fiziksel bedene olan yakın bağımlılığı, mantıksal olarak, kişinin bu ikincisi aracılığıyla var olması gerektiği sonucuna götürür. Ona ulaşmak için harekete geç, onu incele ve sonunda ona karşı bir eylemde bulun. İşte bu yüzden tüm zihinsel egzersizlerin fiziksel antrenmana ihtiyacı vardır.
Binlerce yıllık deneyim, bu gereksinimi karşılayan tek bir duruşun olduğunu gösteriyor. Baş, boyun ve omurganın aynı düz çizgi üzerinde olması ve bu çizginin dikey olması gerekiyor. İster ayakta ister oturarak olsun, bu kuralara kesinlikle uyulmalıdır. Psişik veya psikolojik çalışmalara başlamadan önce bu duruşa aşina olmak gerekir.
Duruş egzersizleri her sabah aç karnına, en fazla iki üç dakika ile başlanacaktır. Burada şu soru ortaya çıkıyor: Bilge adamın pozunun ne zaman bulunduğunu bilmemizi sağlayacak kontrol araçları nelerdir? Cevap açıktır: Yaşanan dinlenme duygusuyla. Bu pozu doğru şekilde tutarak geçirilen çeyrek saat, birkaç saatlik kesintisiz uykuyla elde edilemeyecek bir dinlenme hissi verir.
İlk egzersizler şu şekilde yapılır: Dört vuruş nefes alın, dört vuruş nefes tutun, ardından yine dört vuruş nefes verin. Vuruşla kastedilen nabız atışıdır. Bu hareketin sarsıntısız, ahenkli bir şekilde yapılması gerekir. Bir ürperti görünebilir; ilerleyen günlerde egzersizlere devam edilmesi durumunda bu durum ortadan kalkacaktır. Aynı şekilde kaygı ortaya çıkarsa veya kendinizi iyi hissetmezseniz egzersizlere ara vermelisiniz.
Bulut’un ilk hissi genellikle egzersizin üçüncü vuruşunda, yani nefes verme sırasında ortaya çıkar. Gırtlaktan ve tiroit bezi boyunca geçtiğini hissederiz. Daha sonra başın tepesinden kalbe doğru hissedilmesi büyük bir ileri adımdır ve bunun ötesinde öğrenci egzersizi doğru yaptığını anlayacaktır.
Kişilik bir organizmadır. Böyle bir yapısı var. Fakat bu yapıyı bilmiyoruz. Dikkatimiz sürekli olarak dışsal olgular, olaylar ve bunların bizde uyandırdığı mekanik tepkiler tarafından tutuluyor.
Daha derinlemesine iç gözlem yaparsak, psişik yaşamımızı oluşturan her bir merkezin pozitif ve negatif olmak üzere iki bölüme ayrıldığını görürüz. Normalde bu iki kısım birlikte hareket eder: aslında kutuplaşmışlardır, tıpkı aynı işlevlerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan veya aynı işin yürütülmesinde aynı anda yer alma olasılığı bulunan vücudun çift organları gibi, örneğin kollarımız gibi. Evrensel kutuplaşmayı yansıtan bu merkez bölünmesi, onların karşılaştırmalar yapmalarına, kendileri için ortaya çıkan sorunların her iki tarafını da düşünmelerine olanak tanır; merkezin tamamı bir sentez yapar ve her bir tarafın yaptığı gözlemlerden esinlenerek sonuçlar çıkarır.
Yapıcı, yaratıcı fikirler, zihinsel merkezin pozitif kısmından doğar. Ama fikri ölçen, tartan, tabiri caizse, olumsuz tarafı negatif kısmıdır. Merkez bu işlevsel kutupluluğa dayanarak yargıda bulunur.
Zihinsel ve duygusal merkezlerin olumsuz kısımlarının kötüye kullanımı çok daha sinsi biçimlere bürünür ve hem ruhumuz hem de bedenimiz için çok daha korkunç sonuçlara yol açar. Böylece entelektüel merkezin olumsuz kısmı kıskançlığı, art niyetleri, ikiyüzlülüğü, şüpheyi, ihaneti v.b besler. Duygusal merkezin olumsuz kısmı ise tüm hoş olmayan izlenimleri alır ve melankoliden nefrete kadar uzanan çok geniş yelpazedeki olumsuz duyguların taşıyıcısı olarak hizmet eder.
Kişiliğin yapısının incelenmesi ezoterik bilimde büyük rol oynayan bir soruna, insan tiplerine yaklaşmayı mümkün kılar. 3 çeşit insan tipi vardır:
- Adam: ruhsal ağırlık merkezi motor merkezinde bulunan kişi. Eylem adamı.
- Adam: ruhsal ağırlık merkezi duygusal merkezde olan kişi. Hisli, sanatçı, romantik adam.
- Adam: ruhsal ağırlık merkezi zihinsel merkezde olan kişi. Düşünen, hesaplayan, araştıran adam.
Bu üç temel tipin üstünde başka tipler de vardır. Fakat çok istisnai durumlar hariç, kişi doğuştan bu üstün tiplere ait değildir. Bu seviyelere yükselebilmek için, ezoterik bilimin bin yıllardır koyduğu kurallara göre bilinçli çaba sarf etmek gerekir.
Kendine yalan söylemeye devam ederken gerçeğe yaklaşmayı istemek ya da kendi yalanlarına inanmak nesnel olarak çelişkili olurdu. Bu nedenle kendimize yalan söyleme girişimini engellemeliyiz. Ama öte yandan, içinde bulunduğumuz durumda başkalarına yalan söylemeden yaşayamayacağımıza göre, yine de yalanlarımızın farkında olmalıyız. Başkalarına da yalan söylememe konusunda acele etmeye yönelik her girişim, ne kadar asil olursa olsun, daha baştan başarısızlığa mahkumdur. Çünkü yalanlarla dolu ve yalanlarla yönlendirilen bir dünyada yaşıyoruz. On Emir’in, insan ilişkilerinin yalnızca küçük bir kesiminde, yani komşumuza karşı yalancı şahitlikte, yalan söylenmesini yasaklaması dikkat çekicidir.
“Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin.”*(Tesniye-5-20)
Geleneğe göre insanın üç psişik merkezi olduğunu, bunların her birinin altı sektöre bölündüğünü ve bunun da kişiliğin bilinç organlarının sayısını on sekize çıkardığını öğrendik. Her küçük benlik, bu kişiliğin, yani tüm psişik (kişilik) benliğin yalnızca kısmi bir bilincidir, ancak bir an için kendini bu şekilde ortaya koyar. Üç merkez ve on sekiz sektörün varlığından doğan üç, iki ve bir’in olası kombinasyonlarına cebirsel hesaplama uygulandığında, bu kombinasyonların sayısının dokuz yüz seksen yedi olduğunu görürürüz. Bunlar kendilerini tüm Benliği ifade ediyormuş gibi gösterirler ve şu anda kendilerinin ifade ettiğine inanırlar.
İçimizdeki bu küçük benliklerden sürekli olarak yapılan ve bozulan bileşimler hayatımızı örer; ve sonuçları zararlıdır. Bu hayat, vazodaki talaşlar gibi önceden belirlenmiş bir hedefe ulaşmak için önceden belirlenmiş bir planın müdahalesi olmaksızın, olaylara göre anarşik bir biçimde durmadan değişir. Bu durum insanı ölüme götüren bitkinliğe sebep olur.
Yenidoğanda duygusal merkez üst düzeyde çalışır. Çocuk yalan söylemeyi öğrenmediği sürece, bu merkeze özgü olan, kendiliğinden ve geniş bir yelpazede gerçeği yalandan ayırt etme gibi harikulade bir yeteneği korur. Zamanla, eğitimle ve çocuğa aşılanan her şeyle bu merkez bozulur. Ancak ezoterik çalışmalarla, özel egzersizlerle yeniden kazanılır.
Kalbin özel hareketlerinin gücünü çok az kişi bilir. Dışsal - sıradan insan, hayatının geçtiği ve bütün hayallerinin indirgendiği beş veya altı tutkuya karşı duyarlıdır. Onlardan sevgiyi ve nefreti, zevki ve acıyı, umudu ve korkuyu alın, hiçbir şey hissetmezler.
Ama daha asil karakterli insanlar bin farklı şekilde etkilenebilirler. Doğanın olağan normlarının ötesinde fikir ve duyumlar alabildikleri anlaşılıyor.
Duygusal merkezin geliştirilmesi ezoterik kültürün temel amacıdır. İnsan ancak bu merkez aracılığıyla yüksek yaşama açılan kapının anahtarını bulabilir.
Kişinin kendi ölümünün temsiline yönelen zihinsel çaba, insanı farkında olmadan, yalnızca bedeniyle değil, aynı zamanda kişiliğiyle de özdeşleşmekten bir nebze uzaklaştırır ve karşılığında onu, yalnızca birkaç an için de olsa, gerçek (spritüel) benliğiyle özdeşleştirir. Bu egzersiz yararlıdır. Ezoterik Ortodokslukta İsa Duasının yanı sıra, ölümü anma başlığı altında günlük bir egzersiz olarak öğrencilere empoze edilir. Çünkü ölüm, başımıza gelen tek, eşsiz ve kusursuz gerçek olaydır. Başka bir deyişle, her gün yaklaşan ölüm fikrini sürekli akılda tutmak, kişiliğin bütün sevinçlerinin ve endişelerinin sönük kaldığı amansız gerçeklikle yüzleşmenin somut aracıdır. Böylece aslında her şeyin boş ve zihnin işkencesi olduğunu öğreniyoruz.
“Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır.”*(Vaiz-1-14)
İnsan, bir kişilik olarak kendini ortaya koyduğu, göreceli bilinciyle özdeşleştiği ve onun amaçlarını ve çıkarlarını kendine mal ettiği sürece durum umutsuzdur. Zira yıkıma götüren yol geniştir.
“Dar kapıdan girin. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur.”*(Matta-7-13)
Yaşama giden dar yol, kişilik ile edilgen gerçek Benlik arasında kalıcı, sürekli bir bağın kurulmasıyla yapılır. Bu yolu dar ve acı verici kılan büyük zorluk, bu dönüşümün kişilik için egemen konumunu kaybetmesini gerektirmesidir: eğilmeli ve boyun eğmelidir. Ve sorunu daha da zorlaştıran şey, kişiliğin bu yeni durumu önceden kabul etmek zorunda olmasıdır. Daha da iyisi, onu arzulamalı ve içtenlikle istemelidir. Zira daha önce de söylediğimiz gibi, hakiki gerçek Benlik dış insanda edilgen bir halde kalır.
Kişiliğin erişebildiği insan yani şahsiyet bilgisiyken gerçek Benliğin erişebildiği bilgi ilahi düzlemden gelen yüksek bilgidir.
Gurur, egoizm, kibir, bencillik ve dünyevi bilgeliğin dayattığı her türlü düşünce, özellikle kendine yalan söyleme alışkanlığı, duygu merkezinde tehlikeli bir deformasyona yol açar. Sık sık aşağılık duygusu ve bunun getirdiği telafi ihtiyacından etkilenen, her şeyi yargılamaya, eleştirmeye alışmış, olumsuz duyguların tuhaf hazzına kapılmış bu merkez tanınmaz hale gelir. Öylesine yozlaşır ki varlığımızın yıkımının aracı haline gelir, onu yaşlanmaya ve ölüme doğru sürükler.
Yüksek duygusal merkez tarafından alınan mesajlar temsillere ya da insan diline çevrilebilir, ama bu yalnızca imgeler ve semboller biçiminde olur. Patmos adasında Aziz Yuhanna’ya bu şekilde vahiy edilmiş olup, ancak bu şekilde bu büyük önem taşıyan mesaj anlaşılabilir. Elbette Kişilik Benliği bunu okuyabilir; fakat bunun ancak küçük bir kısmını anlayacaktır; görkemli vizyonlarının derin anlamı gizli kalacaktır. Yüksek entelektüel merkez tarafından alınan mesajlara gelince, bunlar aşkın bir yapıya sahiptir ve bu nedenle hiçbir şekilde insan diline çevrilemezler.
Zekası, edindiği bilginin kapsamı ve derinliği ne olursa olsun, dışsal insan aklın çemberi içinde kalır. Tek çıkış yolu kalbin yanındandır; işte bu nedenle ezoterik öğreti işe en baştan yani kalbin eğitilmesi ve duygusal hayatın arıtılmasıyla başlar.
Benliğin dört seviyesi (evrensel öz, spritüel benlik, psişik benlik, fiziksel benlik), varlığın ve bilincin dört seviyesine karşılık gelir. Bu evrim şöyle tanımlanır: ben bir solucanım, ben bir köleyim, ben bir kralım, ben bir tanrıyım.
Adem’in düşüşünden bu yana ruhsal insan, hayvan insana dönüşerek yüksek merkezlerle, yani Hayat Ağacı’yla temasını kaybetmiş, önceliği alt merkezlerine, İyilik ve Kötülük Bilgisi Ağacı’na vermiştir. Şimdi, Kişilik ve onun üç merkezi aracılığıyla, evrenin oluştuğu ve geleneğin “Dünya” adını verdiği tüm unsurları içimizde bulunduruyoruz. Kişiliği üzerinde ustalık ve kontrol kazandıkça, insan bu karmaşık aracın yardımıyla Evreni bütün parçalarıyla tanımaya ve onunla bilinçli ve organik bağlar kurmaya başlar.
“İç kafese girmeye çalışın, dış kafesi (Evreni) göreceksiniz, çünkü her ikisi de birdir.”*(Philokalia-2-30)
Ezoterizmden, dar anlamıyla, daha yüksek merkezlerin erişilebildiği olgular ve eylemler, yani gerçek Benliğin ve Bilincin bilinç bölgesi kastedilmektedir. Kısacası bu alana erişimin iki basamağı vardır: önce Kişiliğin kalıcı bir değer olduğu inancının terk edilmesiyle karakterize edilen ekzoterizmi, sonra da gerçek Benliğe yaklaşma aşaması olan mezoterizmi içerir.
Hayatın kendi yarattığı tesirler A olarak adlandırılır. Tüm ışınım kuvvetleri gibi, uzaklığın karesiyle ters orantılıdır; İnsan bu yüzden doğumundan ölümüne kadar yakın çevresinin etkisi altında kalmakta, onların o anki sonucuna göre sürüklenmektedir. A tesirlerinin kümesi, İnsan kaderinin hüküm sürdüğü Şans Yasası veya Kaza Yasasını oluşturur. Dışsal insan bunu gerçeklik olarak algılar. Halbuki A tesirleri, eşit güçte, zıt başka bir A tarafından dengelendiğinde nötrleşmektedir. Kısacası etkileri yanıltıcıdır.
Yaşamın genel yasalarının dışındaki ezoterik tesirler B olarak adlandırılır. Bunlar bir araya gelince bir tür manyetik alan oluştururlar. A etkileri birbirini götürdüğü için, aslında B etkileri tek gerçekliktir.
Eğer bir insan hayatını A ve B tesirlerini birbirinden ayırt etmeden geçirirse, başladığı gibi, mekanik olarak Şans Yasası’nın etkisiyle bitirecektir. Maruz kaldığı kuvvetlerin niteliğine ve yoğunluğuna bağlı olarak, dünyanın anladığı anlamda parlak bir kariyere, lüks bir yaşama sahip olabilir. Ama o, gerçeklik hakkında hiçbir şey anlamadan günlerinin sonuna ulaşacaktır. Ve bu dünyaya geri dönecektir. Eğer B tesirlerinin varlığını fark ederse, içsel, karışık yapısı yavaş yavaş bir evrim geçirecektir.
Oluşturduğu manyetik merkez ilk mücadeleden galip çıkarsa, sağlamlaşığ güçlenen manyetik merkezi onu kendisinden daha güçlü manyetik bir merkeze sahip adama C’ye doğru çekecektir. Böylece bu kişi etkili bir adamla D ilişkide olduğundan, ezoterik merkeze E bağlanacaktır. Elbette uzun bir süre daha A tesirlerinin etkisi altında, daha önceden olduğu gibi yaşamaya devam edecektir. Fakat yavaş yavaş, zincirleme etkisiyle (B - C - D - E) manyeti merkezi gelişecek ve Şans Yasası imparatorluğundan çıkıp Bilinç alanına girecektir.
İnsan toplumu, varlığını barış içinde sürdürebilmek için her zaman zorlamaya ve ceza uygulamasına başvurmak zorunda kalmıştır. Kişiliğin aşırı ve anarşik eğilimlerini dizginlemeye ahlak yasalarının gücü yetmemektedir. Bu nedenle ahlak, vicdanla hiçbir şekilde özdeş değildir. Ahlakın zaman içinde yükselen bir eğri izlediğine inanmamak gerekir. İlerleme kişiliğin çabalarından başka bir şey değildir. Son savaşlar ve devrimlerin deneyimi -buna teknolojik devrimler de dahil- uygar halklar arasında insan ahlakının sarsılmaz temelleri olarak ciddiye alınan her şeyin ne kadar kırılgan olduğunun yadsınamaz kanıtını sunmuştur bize. Ahlak, dinsel pratiklerin Tanrı korkusu biçiminde aradığı türden bir farkındalıktan yoksundur.
İnsana, “İşte Rab korkusu, bilgelik budur” dedi, “Kötülükten kaçınmak akıllılıktır.”*(Eyüp-28-28)
Kötünün, haksızın, kolunu kır, sormadık hesap kalmasın yaptığı kötülükten.*(Mezmurlar-10-15)
Rab korkusudur bilginin temeli. Ahmaklarsa bilgeliği ve terbiyeyi küçümser.*(Özdeyişler-1-7)
Oysa kötü, Tanrı’dan korkmadığı için iyilik görmeyecek, gölge gibi olan ömrü uzamayacaktır.*(Vaiz-8-13)
Manyetik merkezin ortaya çıkmasının ruhsal organizmada derin bir değişikliğe yol açacaktır. Belirli bir büyüme düzeyine ulaşan bu merkez, artık mekanik değil, bilinçli olarak, üç merkezin her biriyle doğrudan bağlantılar kurar. Yani merkezlerin otomatik bağımlılığından kaynaklanan karışımı tabi olmaz. Artık her merkez izole bir şekilde, ancak koordinasyonu sağlayan manyetik merkezin sıkı kontrolü altında çalışır. Böylece ahlaki doğamızda manyetik merkezin ortaya çıkmasıyla dürtüsel hareketlerin kurbanı olmaktan çıkarız ve dışsal izlenimlere, şoklara tepkimiz giderek daha düşünceli ve bilinçli hale gelir.
Dışsal insanın kişiliği ölümlüdür. Dolayısıyla onun genelde özlemini çektiği bütün değerler aslında geçicidir, ona ödünç verilmiştir. Bunlar geçicidir, dolayısıyla yanıltıcıdır. Ezoterik bilim kalıcı olana giden yolu gösterir. Ama ona ulaşmak için, insandan, onu uçuruma sürükleyen fanilikten yüreğini kurtarmasını ister.
Ezoterik anlamda gurur, Kişiliğin gerçek Benliğe göre önceliğinin teyididir. Dış insanda böyle bir tutum doğaldır ve eğer o kişi hayatta başarılı olursa, bu durum tutumunu pekiştirir.
İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla ve o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.*(Kıyamet-3-20)
Bu, her insanın ezoterik Merkez’in B tesirleri şeklindeki sürekli baskısı altında olduğu anlamına gelir. Oysa kapıyı açacak olan, yani bu tesirleri ayırt edip özümseyecek olan yine insanın kendisidir. O zaman Kişilik, gururlu doğasını yenerek, gerçek Ben’in üstünlüğünü kabul etmeli ve boyun eğmelidir. Ve bunu, bir inanç ve umut eylemiyle önceden yapmalıdır.
Üç çeşit insan tipi var demiştik. Manyetik merkez Kişiliğin üç merkezi üzerinde tartışmasız bir otorite kurduğunda, 4. Adam ortaya çıkar. Bu Adam dış Adamlar ile (1,2,3. Adam) iç Adamlar (5,6,7. Adam) arasında köprü görevi görür. Manyetik merkezi vasıtasıyla kendi üzerinde çalışmayı sürdüren kişi 5. Adam olacaktır. Yüksek duygu merkezi ile yüksek entelektüel merkez arasında bir bağlantı kurulmasıyla 6. Adam ortaya çıkar. Bundan sonra elde edilen sonuçları pekiştirmek gerekecektir. 7. Adam elde edilen sonuçları birleştirir. Bu, Havari Pavlus’un ifadesiyle, tamamlanmış ve ölümsüzleşmiş insanın örneğidir.
İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borozan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana dek değiştirileceğiz. Evet, borozan çalınacak, ölüler çürümez olarak dirilecek, ve biz de değiştirileceğiz.*(1.Korintliler-15-51-52)
Not: Bedenimizi aşırı derecede çileye tabi tutarak ihmal etmemeli, hor görmemeli ve ona kötü davranmamalıyız. Yapmamız gereken tek şey onlara hak ettikleri değeri vermek ve onlara yüce otoriteyi veya gerçek Benliğin niteliklerini atfetmeyi bırakmaktır. Bunun yanı sıra, Kişilik Benliğinin geçici bir Benlik olduğunu, kendi başına yok olabileceğini bilerek, kendini beğenmişlik gururuna karşı her türlü mücadeleyi vermeliyiz. Zira eğer inatla onunla özdeşleşirsek, kendimizi Yasa ve Kaza’nın öznesi olarak yeniden teyit ederiz ve aslında Ölüm’e yaklaşmış oluruz. Bu tür aşırılıklara düşmeden, Kişiliğimize, gerçek Benliğimize ve onun içinde yaşadığı bedenimize, iyi bir binicinin atına davrandığı gibi davranmalıyız. Ancak bu şekilde takip edilen hedefe giden uzun yolu kat edebiliriz.
İnsan, evrende, insan vücudundaki bir mikroorganizmaya benzer. Eğer mikrop olabilseydik, vücudumuzu içeriden, organlarımız olan galaksilerle dolu yıldızlı gökyüzü gibi görebilirdik. Öte yandan, eğer uçsuz bucaksız olabilseydik ve Evreni kendi ölçeğinde görebilseydik, onu canlı bir beden olarak görürdük. İşte görelilik ilkesinin etkisi budur.
Peki, bu Kozmos’ta bildiğimiz şekliyle insan yaşamının anlamı nedir?
İnsan varoluşunun iki sebebi vardır:
- Evrensel organizmanın bir unsuru olarak, onun amaçlarına hizmet eder.
- İzole birey olarak kendi hedeflerinin peşinden gidebilir.
Pasif kuvvet, olgunun yaratılmasının bütün imkanlarını kendi içinde barındırırken, aktif kuvvet yönlendirici, nötrleştirici kuvvet ise diğer iki kuvvet arasındaki ilişkilerin düzenleyicisi olarka, onları en uygun biçimde dozlayarak devreye girer. Bu, fenomenal dünyada edilgen kuvvete öncelik atfedilmesini açıklar ve haklı çıkarır.
Bu önceliğin aynı zamanda ilk Yaratılışın şartlarında da kaynaklandığını unutmayın. Gerçekten, tezahür etmemiş halden, yani tek kutuplu halden, Dünya yaratılmadan önce İlahiliğin içinde bulunduğu Benliğin eşsiz bilincine yoğunlaşmış halden geçmek için, tezahür etmemiş halden çıkıp tezahür etmiş hale girmesini sağlayan İlk Fikir, zorunlu olarak Sen fikridir. Kendini sınırlamanın ilahi fedakarlığıyla tasarlanan bu fikir, nötrleştirici kuvvet olan Sevgi’dir.
Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.*(Yuhanna-3-16)
Böylece, Yaratılıştan itibaren ilahi varoluş iki kutuplu hale gelir. Sevgi, Öz ile evrensel Siz arasındaki ilişkileri güvence altına alan nötrleştirici güçtür. İçinde yaşadığımız dünya, insan Kişiliğine tek gerçek gibi görünen, ama aslında göreli, hatta yanıltıcı bir yerdir.
Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.*(Matta-6-19-20)
Başlangıçtaki yaratı güç, evrensel Sen’i mutlak Ben’e (Öz’e) bağlayan nötrleştirici güç Sevgi’dir. Yaratılışın her seviyesinde yeni bir görünüm kazanan, ama özünde aynı kalan bu Sevgi gücü, tüm evrene yukarıdan aşağıya ve tam tersi şekilde nüfuz eder.
Sevmeyen kişi Tanrı'yı tanımış değildir. Çünkü Tanrı sevgidir.*
(1.Yuhanna-4-8)
Üç yasasının, üç kuvvetin oyunuyla yaratılan Dünyada, Yaratılışın üç temel koşulunu, yani statik, dinamik ve dengeyi yansıttığını saptadık. Evrende var olan her şey, bu üç kuvvetin ortak etkisi sayesinde var olur. Şimdi ikinci temel yasayı, Yedi Yasasını inceleyeceğiz. Bu kanun, uzaydaki şeylerin ve olguların yaratılışına veya varoluşuna değil, onların Zaman içindeki evrimine uygulanır.
Yedi Yasasının mahiyeti ve nesnel zorunluluğu, Yaratılışın ikinci koşulu olan Zamanın yıkıcı karakterinden kaynaklanmaktadır. Bu ilkeye göre doğan veya yaratılan her şey, insan da dahil, yok olmaya mahkumdur. Yedi yasası, Zamanın yıkıcı etkisinin belli bir ölçüde etkisiz hale getirilmesini temsil eder.
Üç Yasası doğal bir yasa iken Yedi Yasası yapay bir yasadır. Zamanın yıkıcı etkisini tümüyle etkisiz hale getirmese bile, en azından her eyleme veya harekete ardışık eğrilikler uygulayarak onları döngüler içine hapsederek yumuşatır.
Sonsuzluk, daha önce de belirttiğimiz gibi, sonsuz değildir. Yaratılan her şey gibi sınırlıdır. Bütün Tezahürleri kucaklar ve içinde bütün imkanların ve vaatlerin gerçekleşmesini barındırır. Yedi Yasası’ndan kaynaklanan Zaman’ın eğriliği, Sonsuzluğun çokgenini çizdikten sonra, onu başlangıç noktasına geri döndürür. Bu şekilde ele alındığında, Sonsuzluğun 2.1015 Dünya yılı mertebesinde belirli bir süresi vardır.
Belirli bir doğrultuda yapılan herhangi bir hareket, belirli bir anda sapmaya uğrar. Belirli bir hedefe doğru olan hareketin aynı doğrultuda sapmadan devam edebilmesi için, ona belirli zaman ve noktalarda yeterli tamamlayıcı dürtülerin verilmesi gerekir. Belirli bir yönü izleyen, kendi haline bırakılan bir hareket, üçüncü sapmayla tam zıt yönde bir yönelime girer. Bunlar Yedi Yasasının temel özellikleridir.
Çağdaş pozitif bilim, madde ile enerji arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu ezoterik bilimin çok eski zamanlardan beri bildiği bir gerçektir. Bugün artık maddenin, doğası gereği dinamik olan, bir bakıma statik bir enerji biçimi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Maddenin yoğunluğu ile titreşimlerin yoğunluğunun ters orantılı olduğunu unutmamak gerekir.
Titreşimler ne kadar ağır ve yavaşsa, bir cismi oluşturmak için o kadar çok çekirdeğe ihtiyaç vardır ve bunun tersi de geçerlidir. Hareket hızının maddenin fiziksel özellikerini değiştirdiği bilinmektedir. Örneğin, bir aksın uçları arasına sıkıştırılmış hafif bir kağıt parçasına dakikada beş-altı bin devirlik bir dönme hareketi verildiğinde, bir tahta parçasını kesebilecek duruma gelir.
Gelenek, bütün hareketleri aynı türden titreşimlerin artması veya azalması olarak kabul eder. Var olan her şeyin hareketle var olduğunu ve sürekli hareket halinde olduğunu ileri sürerek, durağanlık fikrini reddeder. İstikrar, ezoterik bir bakış açısından düşünülemez; bu bir kurgu. Kabul edilen tek istikrar, hareketin istikrarıdır.
Atom, maddenin fiziksel, kimyasal, ruhsal ve kozmik özelliklerinin tamamını koruyan en küçük parçacığı ve son bölümüdür. Bu tanımın molekül tanımına daha yakın olduğunu, ama aynı zamanda molekülün ötesine de geçtiğini görüyoruz. Ezoterik bilimin monistik anlayışına göre, tezahür dünyasındaki her şey maddedir, çünkü madde, Ruh’un sadece belli bir biçimi olan enerjiyi tezahür ettirir. Ortodokslukta korunan bir ilahide Kutsal Ruh’a atfedilen nitelikler bu düşünce biçimini açıkça göstermektedir:
Göklerin kralı, teselli edici
Her yerde mevcut, her şeyi dolduran
Azizlerin hazinesi, hayat veren
Gel, kendini içimizde yerleştir
Bizi her türlü kirden arındır,
Ve ruhlarımızı kurtar, ey mübarek olan!
Zaman algımız kişiden kişiye ve her kişinin içinde bulunduğu fiziksel veya psikolojik koşullara göre değişir. Ancak zamanın tamamen kaybolduğu özel durumlar da vardır; örneğin rüyasız uykuda, anlık bilinç kaybında veya genel anestezi durumunda. Fizyolojik sebeplerin dışında zaman, bilinçli, gönüllü bir çaba, özellikle de konsantrasyon sonucunda da kaybolabilir.
Bireyin algılama hızı ne kadar artarsa, gözlenen hareket o kadar yavaş görünmektedir.
Solunum organik yaşamın karakteristiğidir. Topraktan yaratılan insana Allah’ın, burnuna hayat nefesini üflediği ve onun yaşayan bir ruh olduğu söylenmiyor mu? Ve Kral Davut sesini yükseltip şöyle haykırmıyor mu: Nefes alan her şey Rab’bi övsün.
İkinci doğuma ulaşmış, astral bedenle donatılmış olan 5. Adam, Dünya’da kalırken artık Mezokozmosun bir parçasıdır. Bu, ona komşu olan daha yüksek kozmos olan Deuterocosmos’u yani Oğul’un kozmosunu tefekkür etme olanağı verir. Paskalya döngüsündeki bir ilahide, başka türlü tuhaf görünebilecek şu ünlemi görüyoruz: Sarayını görüyorum, Tanrım.
Eğer istikrarlı bir denge ilkesine dayanan mükemmel bir dünya hayal edersek, bu sabit bir imge, yani Ölüm imgesi olacaktır. Çünkü hayat, en mükemmel haliyle harekettir ve bu hareket bir akım şeklini alır. Hareketi yaratmak için dengeyi bozmanız gerekir.
Yaşamın, Evrenin her düzeyinde titreşimsel bir oyunun etkisi olduğunu söyleyebiliriz; bu oyun, her durumda, dengenin bozulması ve ardından yeniden kurulmasından oluşur. Sonuç olarak, herhangi bir evrende herhangi bir yerde yapılan herhangi bir eylemin mutlaka bir dengeleyici etkisi olacaktır. İstisnasız her durumda, bozulmanın telafi edilmesi ve dengenin yeniden sağlanması gerekir. Tazminat ölümle yapılır.
Doğum, her düzeyde, Sevgi denen devrimci ve yıkıcı bir eylemin sonucudur. Aşkın kendisi yaratılıştan önce, Mutlak Bilincinde, zorunlu olarak Ben’den gelen Sen fikrinin belirmesiyle doğmuştur.
Dünyevi insan sevgisinin, göksel sevginin yalnızca bir kalıntısı olduğu söylenebilir.
Mutlak Aşk, insan ruhuna burada, aşağıda bile ulaşabilir. Ancak ne erkek ne de kadın bunu ayrı ayrı başaramaz. Bu, yalnızca bir çift tarafından ve gerçek Ben ve Sen’in kendi Kişiliklerinin kabuğunu kıracak güce sahip olmasıyla, birinin ve diğerinin tek bir Varlık’ta bilinçli ve tam bir yeniden bütünleşmesi koşuluyla erişilebilirdir.
İnsanlar ve hayvanlar bitki yerler; öte yandan dışkıları da ikincisine besin olarak hizmet eder. Bu durumlarda ve daha az kolaylıkla gözlemlenebilen diğer birçok durumda, kendimizi, birleşik artan-azalan ölçeklere göre bir eylemin, bütünüyle mükemmel bir şekilde dengelenmiş bir eylemin huzurunda buluruz. Beslenme, bildiğimiz gibi, bilimin henüz tam olarak anlayamadığı karmaşık bir metabolik süreçle güneş enerjisinin emilmesidir. Aynı zamanda gıdanın özü, sindirim kanalıyla vücuda ihtiyaç duyduğu madde ve enerjileri sağladıktan sonra, bitki dünyaı için besin görevi görecek bir kalıntı bırakır: bu kalıntının ürünleri daha sonra yemekler şeklinde sofralara geri döner.
Hakk’a doğru yürüyenler, giderek birbirlerine yakınlaşırlar.
Dil, insana düşüncelerini gizlemek için verilmiştir.
Ezoterik anlamda susmak, konuşmak demektir; ama iyi tanımlanmış sınırlar içinde konuşmak: Kişi, gerekeni, gereken zamanda ve gereken kişiye söylemelidir. Elbette bu, herhangi bir gevezeliği, laf kalabalığını veya soytarılığı dışlar.
Dikkat ve dinlemek sahip olduğumuz tek sermayedir.
Yorumlar
Yorum Gönder