İnsanın kadim arayışı veya yarası

yıllarca aradım kendi kendimi

hiçbir türlü bulamadım ben beni. 

hayal miyim, rüya mıyım bilinmez

insan mıyım, mahluk muyum, ot muyum?

ekilir biçilir bir nebat mıyım?

hiçbir türlü bulamadım ben beni, oy oy. 

İnsanın geçmişten bu yana süren kadim arayışı veya yarası bu şarkıyla çok güzel anlatılmış. Merhum Aşık Veysel'in de şarkısında bahsettiği gibi biz insanlar on sekiz bin alemden geçtik. Her safhayı yaşadık hava olduk, su olduk, toprak olduk. Belli bir kıvama gelmiş olmalıyız ki Kadiri Mutlak toprak olarak şekillendirdiği bize kendinden üfürdü ve insan olarak yeryüzüne indirdi. İndirdi ama şüphesiz onun bizden beklediği bir şey olmalı. Zira biz insanoğlunu yeryüzüne indirirken perdeledi. Üfürdüğü özümüz mükemmeldir. Ancak bizi aşağıların aşağısına indirirken özümüze yani aslımıza ZİHİN ile perde çekti. Yaratıcının emek sarf edilmeden, çaba gösterilmeden hissedilmediği, görülmediği her şeyin ZITTI ile yaratıldığı bir yerdeyiz. Bu maddi dünya tevhit gerçeğinin yani tekilliğin gayret sarf etmeden hissedilmediği ÇOKLUK YANILGISININ hüküm sürdüğü bir yer. Nitekim varlığın TEK olduğunu, Allah'tan gayrısının olmadığını unuttuk. Kendimizi müstakil varlıklar sanarak indik. Kalıplara, etiketlere, sıfatlara büründük. Fiillerin sahibinin O olduğunu, sıfatların sahibinin O olduğunu ondan başka varlık olmadığını unutarak yaşamla birlikte oluşan, gelişen zihnimizle, kendimizi ayrı bir varlık olarak hissettik ve birbirimizle kavga etmeye başladık. 

"Düşünüyorum o halde, varım!" Descartes, bu meşhur sözüyle varoluşun belirtisinin düşünmek olduğunu ifade etmişti. Düşünmek, insanı cansızlardan, diğer canlılardan ayıran insanı insan yapan en büyük özelliktir. Pekala düşünme yetisi nedir?

Düşünmek ZİHİN ve BİLİNÇ ile olur. Özümüzün perdesi zihin demiştik. Zihin tüm zihinsel bağlarıyla beynin üretimidir. Doğuştan itibaren madde ve zaman içinde gelişmeye başlar. Akıl, zeka, hafıza, sağduyu gibi çağrışımlardan ve melekelerden teşekkül eder. Aile çevresi etkileri, sosyal çevre kuralları, gelenekler, görenekler zihni oluşturur. Genetik yapının da zihnin yapısının oluşmasında yadsınamayacak önemde rolü vardır. Zeka, algılama ve intikal kabiliyetidir. Akıl, olaylar ve eşyalar arasında bağlantıları görme melekesidir. Zekada, akılda çoklukta çalışır. 

Bilinç ve zihin ayrımını doğru yapmamız son derece önemlidir. Zira zihin tamamen beynin fonksiyonudur. Halbuki bilincin beynin dışına taşan bir tarafı vardır. Bilinç en basit tanımlamasıyla farkındalık demektir. İnsanın en önemli melekesidir. Bilinci üçe ayırarak analiz edebiliriz. 

1. Bilinçli zihin: Zekanın, çevre oryantasyonunun (uyumunun) aktif ve hakim olduğu zihindir. Zeka, akıl yürütme, kendini koruma, mantık arama, benlik, bencillik gibi türlü zihinsel faaliyetler bilinçli zihin içindedir. Madde, zaman içindeki farkındalık alanımızdır. 

2. Bilinç zihin eşiği: Bilinçli zihin ile bilinçdışı zihin arasında bir geçittir. Hipnotik telkin tedavileri, reklamcılık faaliyetleri bilinç zihin eşiğine hitap eden faaliyetlerdir. Pasif dikkat dediğimiz melekemiz vardır. Mesela yolda yürürken bir reklam vardır onun etkisinde kalırsınız. Farkında olmadan o ürünü alırsınız. O reklam bilinç zihin eşiğini dikkate alarak yapılmış bir uygulamadır. 

3. Bilinçdışı zihin: Bütün yaşam deneyimlerini saklar. Iceberg'in su altında kalan kısmı gibidir. Hafıza bu alandadır. Aynı zamanda genetik bilgileri içerir. Doğrudan farkında olmadığımız tarafımızdır. Bilinçli zihnimizi etkiler ve davranışlarımızı yönlendirir. Bilincin beyin dışına taşan tarafı da madde - zaman ötesi ruh dediğimiz hali de bilinçdışı zihin kavramı içinde mütalaa edilir. 

Düşüncelerimizin üretimi zihin ve bilinç ile olur. Düşüncelerimiz negatif ve pozitif olmak üzere birer enerjidir. Enerjinin sakınımı prensibini Sigmund Freud psikolojiye sokan bilim adamıdır. Nasıl ki enerji yoktan var edilemez veya varken yok edilemez sadece dönüşürse; düşüncelerde, duygularda enerji olduğu için yok edilemediğinden bilinçdışına atılır. Bilinçli zihni rahatsız eden düşünceler, bilinçdışına atılınca bunlar devamlı bir sıkıntı yaratırlar. Bilinçli zihne çıkıp deşarj olmak isterler. Kaygılar, panik ataklar, birtakım nevrotik hastalıklara kadar giden bir süreç başlar. 

İnsanı rahatsız eden ve insanın sebebini izah edemediği sıkıntılarının gerçek nedeni -birçok insanın farkındalık alanının dışında olan-  insanın kadim anlayışı - yarasıdır. Yani özünü, gerçek benliğini bulamamış olmasıdır. Mutluluk, gerçek doğamız olan öz benliğimize kavuşmaktır. Öz benliğine kavuşan insan bu dünyadaki ölüm dahil hiçbir şeyden etkilenmez. Rüyada olduğunu bilir ve sadece seyreder. İçinde var olduğumuz enerji okyanusunda olasılıklar dalgası vardır. Bilinç kendi fıtratına göre olan olasılığı çökertiyor ve yaşamını meydana getiriyor. "Sebepleri öğrenmeyi isteyerek delirmenin eşiğinde çaldım Allah'ın kapısını. Kapı açıldı ve gördüm ki içerden çalmaktayım." demiş Mevlana. 

Dünyada olabilecek her bir olay için misal aleminde sayısız ihtimal uyur. Siz ağzınızdan çıkardığınız sözlerle o ihtimalleri uyandırırsınız. Güzel kelimeler söyleyin ki güzel ihtimaller uyansın. İnsanın özgür iradesi yani kaderine müdahalesi buradadır. Bilim dünyasında yaşamın bir illüzyon olduğu ve gerçekliğin içsel olduğu tartışılmaktadır.

Madde - zaman içindeki hayata uyumumuzu sağlamak bakımından zihin bize dost iken geçmiş anıları ve gelecek kaygıları ile bilinçli zihni meşgul eder ve sürekli duygulanım yaratır. Bu anıların, düşüncelerin çoğu da negatif düşüncelerdir. Üzücü, ezici anıların enerjisi çok yüksektir. Yalanı yaratan da zihindir. Zihin bu haliyle şu anı yaşamımızdaki en büyük engeldir. Şu anın yaşanması için zihnin kontrol edilmesi şarttır. Zihni ancak bilinç kontrol edebilir. Ve bunu zihni kullanarak yapabilir. 

Beyne bağlı bilinç, beyin hasar gördüğünde kaybolur. Ama bilincin beynin dışına taşan tarafı yoluna devam eder! İnsanın bir fani yönü vardır (beden ölür doğaya karışır, doğadan alınan geri verilir) bir de baki - ruhani yönü vardır. Beynin dışına taşan taraf (öz) yaratanın bir parçasıdır. Ayette belirtildiği gibi yaratan insana kendi ruhundan üfürmüştür. Ve bu gerçeği zihin ile perdeleyerek insanı yeryüzü platformuna indirmiştir. Esasen insan görünmez. İnsanın fani olan tarafı yani bedeni, cesedi görülür. Öz (hu), ete kemiğe bürününce hak olur. İnsanın aslı haktır. Kaf suresi 16. ayet: "Hamdolsun ki biz insanı yarattık ve nefsi onu ne gibi vesveselere düşürür biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." 

Esasen bizler bir oyunun, imtihanın içindeyiz. Ve oyunu hayırlı tuzaklarla kuran yaratandır. Ali İmran Suresi 54. ayet: "İnanmayanlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır." Allah neden bizleri böyle bir oyunun parçası yaptı? Bunu anlamamız için yazılımımız müsait değil. Hu, öz Allah'ın zatıdır. 

Özümüze kavuşmak için ne yapabiliriz? Zihni susturmak -zihin yok edilemez-, zihnin efendisi olabilmek ilk adım, kendinizi seyretmeye çalışın, sonra çokluk yanılgısından sıyrılıp varlığın tekliğini, tevhidi anlamaya çalışmak, yaratanın sıfatlarını ve isimlerini iyi öğrenip o manada hayata bakabilmek, dua etmek, gönülden dilemek, bunlar yapıldığında zaten yardım gelecektir. Zihin yaratanın kendinden üfürdüğü özü perdelemektedir. Perdelense de insan kendisine can veren özü taşımaktadır. O yüzden değerimizi, kıymetimizi bilelim. Kendimize saygı duyalım, kendimizi sevelim. Egoistik şekilde değil hayret duygusuyla yani saygı şeklinde sevelim. 

Öz'ün yani hu'nun esma ve sıfatlarının sonlu açılımı olan insan yine esma ve sıfatların sonsuz açılımı olan kainata gönderilmiş ve hayat macerası başlamıştır. Hadisi Kudsi'de geçen "Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım." sözü çok manidardır. Nefis (eğitilmemiş, sahte benlik) hayatı boyunca özü arar. Yani hazinenin anahtarını arar. İnsanın içinde daima bir huzursuzluk vardır. Arar ama ne aradığını bilmez. Tasavvuf ehli bu arayışa "aşka düşmek" demiştir. Birçok nefs oradan oraya savrulur ve rabbini aradığının farkında değildir. Halbuki insanın gördüğü her şey kendisidir zaten. Arayış bilinçlenmeyle ilgilidir. Nefs aslında özüyle buluşmak için yanmaktadır. Bize şahdamarımızdan da yakındır. Öz haktır, tek varlık olan Hu'dur. Bütün bu alem senin içinde. Çünkü sen Alem-i Kübra'sın (alemin dışındaki her şey). Gördüğün her şey senden yansıyandır. 

Tasavvuf da insanın özüne kavuşması için öncelikle insan yokluğunu, hiçliğini (Fenafillah) anlamalıdır. Sonra o bilinçle tevhidi idrak etmiş, tek varlığın Allahu olduğunu benimsemiş vaziyette varlık mertebelerine (Beka Billah) geçer. Muhyiddin İbn Arabi der ki "denizden bir bardak su al, o bir bardak su sensin. Şimdi o suyu tekrar denize dök. Hadi kendini bul ara şimdi." Hayatta bizim dert olarak gördüğümüz her şey içimize üflenmiş gizli hazinenin kapağını açacak anahtardır. Maalesef insanoğlu dertlerle kavrularak olgunlaşıyor. Niyazi Mısri şöyle buyurmuş "derman aradım derdime, derdim bana derman imiş. Burhan (delil) aradım aslıma, aslım bana burhan imiş"

Hayat ne yazık ki çok kısadır. Bu kısa sürede anahtarı bulmaya çalışmalıyız. Ancak nefs (eğitilmemiş, sahte benlik) bize haz peşinde koş, keyfine bak der. Düşünmemizi bile istemez. Unutmak, bilinçaltına atmak, gaflet bunların hepsini anahtarı çevirmemizdeki engellerdir. Başımıza gelen olaylardan mutlaka dersler çıkarmamız gerekmektedir. Bizden istenen budur. Ölmeden önce ölmek, özümüze uyanıp kendi kurduğumuz hayatı etkilenmeden seyredebilmek...





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarkaç Oyunu

Yedi Kozmik Yasa

Hatalı Alanlarınız